Zarife: MUHALİF BİR ÖZNELLİK TARZI OLARAK ‘TRANSİT YOLCULAR’*

  • Zarife: MUHALİF BİR ÖZNELLİK TARZI OLARAK ‘TRANSİT YOLCULAR’*

    Posted by romankahramanlari on 11 Temmuz 2024 at 15:10

    MUHALİF BİR ÖZNELLİK TARZI OLARAK ‘TRANSİT YOLCULAR’*

    Makale Yazarı: Nazan Haydari

     

    * Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI Temmuz/Eylül 2013, 15. sayıda yayımlanmıştır.

    “Sonra #Zarife geldi. Üzerinde bütün oyunların tılsımıyla… O bir kurşun askerdi, tahta attı, yapbozun en can alıcı parçası, bir uçurtma, tombaladan çıkan sürpriz rakam, eğlencelik bir bigudi, kuru ciltlere nemlendirici krem, sevdalılara gazoz, tutkununa lahmacun, yaz vakti ipil ipil esen bir mesire yeri, emprime tiril tiril bir döpiyes, damadaki son hamle, satrançtaki vezir, eskilerden bir deniz hamamı sefası, hulahupun keyfi, elbette bisiklet, ozonu delmeyen deodorant, çarşambaları kadınlar matinesi, ipek bir fular, cezbedici bir ruj, lunaparktaki dönme dolap, gramofondaki kopuk ses, takvimlerdeki en ılıman mevsim, avlanması yasak olan geyik, ahu-yı harem, ipekten kutsal bir Saman elbisesi, en nazenin dilber, saklambaçtaki en akça pakça ve hoşgörülü ebe, nefis bir dantel, sulusepken bir masal, ateşli, of hem de nasıl, bir kızmabirader.
    Sonra Zarife geldi…
    En şimdi, en gelecek, dünya durana değin devam edecek yekpare ve en umut vaat eden ‘yer’siz bir ‘yaşam kendiliği,’ bir devrimdi.” (s.173, 174).

    #TransitYolcular var olan söylemlerin zorladığı yaşam biçimlerini değil, yaşamın kendiliğindenliğini anlatan ve bunu kavramlarla oynayarak, kavramlara yeni anlamlar kazandırarak sunan bir öyküler bütünüdür. Zarife’lerin öyküleridir Transit Yolcular; otoriteye değil kendi iç sesine kulak veren, gücünü yaşamın kendisinden alan, kendine özgü kızgınlıkları, karşı çıkışları ama her şeyden öte yaşanmışlığın kazandırdığı özgüvenleri olan kadınların… Deleuze’ün deyişiyle yaşam, her türlü yaşanmışlığın ötesine geçen bir güce sahiptir. Ve yaşam yazınla doğrudan ilişki içerisindedir, çünkü #yazmak, kendi başına, yaşanmış olanlar ile yaşanabilme olasılığı olanlar; gerçekler ve düşler arasında gidip gelen bir köprüdür; bu gidiş gelişte neyin gerçek neyin düş olduğu ise belirsizdir. Yaşam ile olan bu yakın ilişkisi nedeniyle de yazın bir karşı çıkış, #birdirenişbiçimi; olası başkaldırıların, karşı çıkışların yaşama geçirilmesine olanak yaratan bir alandır.(1) Transit Yolcular’ı özünde muhalif kılan merkezdeki söylemleri tanımlayıp eleştiriler getirmesi değil, bu söylemlerin karşısında #yenivaroluşbiçimleri önermesidir.

    Transit Yolcular #metaforlar ve alegorilerle beslenen, çok katmanlı, öykü ile roman arasındaki o belli belirsiz çizgide gidip gelen, daha doğru bir deyişle böyle bir çizginin varlığını sorgulatan bir yazınsal yapıt. Öyküler boyunca #destansı ve #masalsı öğelerle fotoğrafları bir araya getiren biçimsel #çoğulculuk, zamandizimsel olmayan anlatım ve yazar, öykü kişileri ve okurun içiçeliğinin getirdiği #çokseslilik Transit Yolcular’ın “muhalif öznelliğine” katkıda bulunurlar. Aynı zamanda #postmodern yazının belirleyici özelliklerinden ‘oyun’ öğesi hem merkez söylemlerce yaratılan ‘gerçeklik’i sorgulamak, hem de birer oyuncu olarak bireylerin ayrım yaratabileceklerini göstermek için kullanılır. Öyküler merkezdeki söylemlerin unuttuğu, göz ardı ettiği, sıradan saydığı yaşamların özünde taşıdığı gücü ve sıradan gibi görünen ama yaşamın kendisi olan yinelemelerin yarattığı ayrımları vurgulamak üzerine kurgulanmışlardır. Bu yönüyle Transit Yolcular sosyal bir amaç taşır ve politik çabanın bir göstergesidir. Aynı zamanda, bu yönüyle hem postmodern yaklaşımın yazının yaşamla olan bağını zayıflattığı, politik amaçlardan uzaklaştırdığı bakış açısını sorgulatır, hem de #postkolonyal yazına daha yakın bir çizgiye yerleşir. Burada postkolonyal yaklaşımı “#muhalifbiröznellik” tarzı olarak ele alıyorum. (2) “Bu muhalif ruh, #emperyalleştirme / #kolonileştirme söylem ve pratiklerine muhalefet eden bir öznelliği içerir.” (3) Bu öznelliği yazarın kimliğinden veya sömürge ülkelerinden olup olmamasından bağımsız, var olan güç dengelerinin ayrımına varmak ve bunlara karşı olmak üzere oluşturulmuş bir tavır olarak görüyorum. Özünde, söylem dışı kalmış yaşamları anlatarak seçenekler yaratmak, merkez söylemleri sorgulamak ve değiştirmek yatar. Transit Yolcular’ı postkolonyal yazına yaklaştıran muhalif öznellik yalnızca sistemi eleştiren değil, kavramlara yeni anlamlar kazandıran, ben ile öteki arasındaki çizginin ortadan kalktığı yeni oluş biçimleri öneren, yeni alanlar yaratan bir öznelliktir.

    Simgelerin Yeniden Anlamlandırılması

    Transit Yolcular’da #Müge İplikçi’nin #kadınyazar kimliği; öykülerinin söylemin içinde var olan bireyleri değil görünmez yaşamları, özellikle de kadınları anlatmayı seçmesinde, kullandığı simgelerde, #doğum ve #doğurganlık gibi kadın olmaya yüklenen kavramlara kazandırdığı yeni anlamlarda kendini yansıtır. #Anaerkil toplumlara bir gönderme olan ‘#geyik’ ve “memelerinden oluk oluk sütün ve bereketin aktığı” (s.148) Ana Tanrıçayla özdeşleştirilen #HayatAğacı gibi simgelerin yanı sıra doğum, öyküler boyunca belirleyici bir izlektir. Bir söyleşide Müge İplikçi “ataerkilliğe geçişin gerçekleşmesiyle horgörülmeye, aşağılanmaya başlanması fikri, geyiğin ‘Transit Yolcular’da öne çıkmasına yetti de arttı bile” (4) yorumunu yapar. Yanlış temsillerle, yanlış anlamlar yüklenmiş olan simgelere yeni anlamlar kazandırma çabasının bir uzantısı olan bu bakış açısının Transit Yolcular’daki yansımasını Ren Uçağı adlı öyküde görürüz:

    #Renuçağı aşağılarda bıraktığı nefreti, sevgiyi, aşkı ve tutkuyu ta oralarda bırakmanın muzipliğiyle küçük hava boşluklarına düşüyor ya da özellikle düşürüyor kendini… Ren uçağı savaşı, barışı, aşağılarda bıraktı. Masalları bıraktı, kendi masalını anlatmaya başladı. Ren uçağı o zaman cinssiz bir #Şehrazat’a dönüşmeye başlar mı? Nee, bir geyik mi? #Birgeyikleuçmak mı, diyenlere (gene bir geyik muhabbeti, geyik destanı işte diyenlere de) kendi masalını o karanlıkta anlatmaya başlar mı- kendini beğenmeyen küçümseyenler için…” (s.102).

    Doğu yazınında #BinbirGeceMasalları’nın Şehrazat’ı önemli bir simgedir; öyküler anlatabilmenin gücünü simgeler. Ren uçağı kendi öyküsünü anlatmaya başladığı anda Şehrazat’a dönüşecektir, yeter ki dinleyen, dinlemeyi bilenler bulunsun. Ren uçağının Şehrazat’a dönüşümü ve ardından gelen sorular bir anlamda okura durumunu sorgulatmak ve bir dinleyici olarak taşıdığı sorumluluğu anımsatmak içindir.

    #Kristeva’nın tanımıyla, dil sembolik düzen içerisinde muhalif bir öznellik oluşturabilmek için bir araçtır. (5) Dilin başarılı kullanımıyla, Transit Yolcular’da geyik artık var olan söylemlerce tanımlanmış ve küçümsenmiş basit bir simge değil, anaerkilliğe bir gönderme olarak olumlu anlamlarla yüklenmiş güçlü bir imge haline gelir. Söylensel anlatım anaerkil dönemi bir anda bugüne taşır, okuma serüvenin içerisindeyken yanı başımızda uzaklara bakan bir geyik görüveririz. Anaerkilliğin simgesi geyik, olumlu anlamlarla yüklenmiş doğum izleği ile birleştiğinde ise kadın olmak güçlü bir oluşu simgeler.

    Ben ile Öteki Arasındaki Sınırların Kalkması

    Transit Yolcular’da doğum izleği özellikle #Nida ile #Gülistan’ın öyküsünde ben ile öteki arası sınırları kaldırıp ayrımlarımızla birlikte var olmaya yeni bir bakış açısı getirir. ‘Öteki’nin temsili modernizmin belirleyici niteliklerinden birisi olmuştur. Modern bakış açısında ‘#ben’ kimliği öteki’nin ayrımını vurgulamak üzerine kurulmuştur. ‘#Öteki’ yabancılaştırılmış, dışlanmıştır. Postkolonyal yazın ‘öteki’liği ortadan kaldırıp ben ve öteki arası ilişkiyi yeniden tanımlar. Julia Kristeva doğurganlığın doğa ile kültür, ben ile öteki arası sınırları kaldıran önemli bir simge olduğunu ileri sürer. Doğurganlığı veya anneliği kadının toplumsal ezilmişliğinin temel nedenlerinden birisi olarak tanımlayan batı çıkışlı feminist söylemleri eleştirerek, kadının ezilmişliğinin nedenlerinden birisinin doğurganlık değil, #doğurganlığayüklenenyanlışanlamlar ve yanlış temsil olduğunu savunur. Doğumu yalnızca var olmanın önemli bir yüzü olarak değil, aynı zamanda kadınlara özgü önemli bir deneyim olarak görür. Kadın ile doğurganlık veya annelik arasındaki ilişkilere ayrı tanımlamalar getirilmesi gerektiğini ve bunda yazının önemli bir rol oynadığını belirtir. (6)

    “Gülistan bedeninden bir şeylerin akıp gittiğini hissetti o anda. Yapacak birşey bulamadı, “Bekaretim, bekaretim bozuldu!” diye bağırmaya başladı. O kadar gürültü vardı ki kimse dikkat sarf edemedi bu sözlere. Ve #MaralDüğünSalonu’nun ortasında kalbi rahminden çıkan ilk gelin olma sıfatını hak etti böylelikle.” (s.35)

    Nida’nın, Gülistan’ın yerde duran kalbini alıp apış arasından içeri sokuvermesiyle yaşamında yeni bir dönem açılır. Bir bedende iki ayrı kişilik; Nida ve Gülistan, bir arada var olurlar ki bu, ben ve öteki arasındaki sınırın ortadan kayboluşu üzerine kurulu dostluğu simgeleyen bir varoluştur. Bu birliktelik bireylerin bütünleştiği bir “biz” birlikteliği değil, bireyler olmayı sürdüren iki ayrı kişiliğin birlikteliğidir. Kristeva bireysel ayrımları tanıyan ve değer veren politik gruplaşmaların varlığının ayrım yaratmak yolunda tek umut olduğunu vurgular. Nida ile Gülistan’ın öyküleriyle taşınan ileti Müge İplikçi’nin, Kristeva’nın bu bakış açısını paylaştığının bir göstergesidir. Nida’nın iki kalpliliği aynı zamanda kadın kimliğinin sürekli değişim halinde olduğunun simgesel anlatımıdır. Bir anlamda içimizdeki ayrımların ve çelişkilerin yansımasıdır ki bu ayrılıkların ayrımına varmaksa başkaları ile birlikte olmak için ön koşuldur. (7) Aslında bir doğum sahnesine gönderme olan Gülistan’ın kalbinin rahminden çıkışı, kendi ayrılıklarının ve kişiliğinin ayrımına varışın bir simgesi olarak yorumlanabilir. Gülistan “kalbi hiçbir zaman anlayamayanlardandır. Ona yıllar önce söylenen bir söze inanmış ve kendinin kalpsiz olduğunu düşünmüştü hep.” (s.33) Oysa o gece, yani o kapışma anında, Gülistan sol tarafında “çok ağır bir acı” hisseder. Gülistan ilk kez o anda yalnızca Servet’i değil, kendisini de anlar ve “… kalbinin sesiyle, hayatında ilk kez tanık olduğu bir ses tonuyla şöyle seslendi ona: Keşke birbirimizi sevebilseydik Servet…” (s.34). Müge İplikçi’nin öteki öykülerinde olduğu gibi Transit Yolcular’da da kadınlar arasındaki ilişkiler ve dostluklar, onları hayatın zorlukları karşısında güçlü kılan etkenler olarak karşımıza çıkar. Küt diye Maral Düğün Salonu’nun üzerine düşüp “kırık, yalnız ve kimliksiz” olarak kalan kalbi, Nida’nın kendi bedenine yerleştirmesi yeni bir dostluğun başlangıcıdır. Bu dostluk, Siren ile Nida’nın 80’lerin #pazarekonomisi ile gelen toplumsal değişimleri sonucunda zayıflayan ilişkilerinin yarattığı umutsuzluğun karşısında bir umuttur. Siren ile Nida’nın ilişkilerinde açmazlar yaratan kişinin adının 80’lerin başaktörünü anımsatırcasına #Turgut olması ise bir rastlantı değildir.

    #Doğumizleği Mürüvvet’in öyküsünde ayrı bir anlam kazanır. Bu kez doğum beklenen, umut edilendir. 1961 yılında Mürüvvet gebe olduğunu düşler. Karnı şişmektedir ama sirozdan ötürü. Düşünü fotoğraflarda ölümsüzleştirmek için Taksim meydanında körüklü bir kamerada #fotoğraf çektirir. Fotoğraf makinesinin körüğünden bugüne, transit salonunu uçağa bağlayan körüğe geliriz. Körük dün ile bugün arasında bir geçit, Nida’yı Mürüvvet’e bağlayan göbek bağıdır. “Mürüvvet gebedir ve karnı şişmektedir. Mürüvvet gebe değildir ve karnı şişmemektedir.” 1961 yılında gecenin içinden bir çığlık duyulur, ancak bunun Nida’nın doğum çığlığı olup olmadığı belli değildir. Doğum çığlıkları, bugün kandırmaca bir umut olduğunu bildiğimiz, aslında pek de bir şeyi değiştirmeyen #61anayasası için atılan özgürlük çığlıklarına karışır. Geleceğin ayrıksı olabilmesi için #körük tek umuttur; doğum gerçekleşmeli ve çığlık gerçek olmalıdır. Öykülerdeki zamandışılık bu umudun gerçekleşmesine olanak yaratır. Öykülerin sanal dünyasında Nida bir sestir, doğmuş ve yaşıyordur. Önemli olan bu sesi kitap sayfalarından dış dünyaya aktarabilmek, değişimi bugüne ve geleceğe yansıtabilmektir.

    Yolculuk İzleği

    Müge İplikçi’nin daha önceki öykülerinde de gördüğümüz yolculuk izleği Transit Yolcular’da fiziksel yolculuktan zamanın içinde geçmiş, bugün ve gelecek, gerçek ve düş arasında gerçekleştirilen bir bilinç yolculuğuna dönüşür. Yazının #bellek ile ilişkisi, genelde yazının kültür için bir bellek oluşturduğu ve bu belleği depoladığı yönünde yorumlanmıştır. Oysa yazmak aynı zamanda kendi başına bir #anımsama eylemidir. (8) Transit Yolcular’da yazarın Nida, Nida’nın Gülistan, okurun Mürüvvet olduğu yerine geçmelerde ise bu anımsama eylemi ben ile öteki arasındaki sınırların yok olduğu bir toplumsal belleğe dönüşür. Her öykü kişisi bir okur, her okur bir öykü kişisi olur. Okurun dünyasına giren Nida’yla Gülistan’ın düşleri ve yaşadıkları okurun yaşadıklarından ayrı değildir. Zamanda gidiş gelişler bugünün geçmişle bağlantısını oluşturur, yarının ayrıksı olabileceği ve bu ayrıksılığın yaşamın içinden çıkacağı duygusunu verir. Ortak anımsamalar ortak yaşantılardır, okurla öykü kişilerini bir bütüne dönüştürür. Düğün öyküsünde Gülistan ve Servet’in düğününü ve Gülistan’ın rahminden dışarı çıkan kalbi Nida’nın bulup kendi bedenine ikinci bir kalp olarak yerleştirmesini üçüncü tekil şahıs, “o” anlatır. Nida’nın kalbi kendi bedenine sokmaya karar vermesinden başlayarak öykü “bir bellek, bir hatırlayış…” (s.37) haline gelir ve “o”, birinci tekil kişiye bırakır yerini. Bir düş dünyasının içine çektiği okuru geçmişte bir yolculuğa çıkarır. İçinde peynir, ekmek, domates, çay, toplu olarak yapılan pazar gezileri olan bir yolculuğa doğru… (s.38) Öyküler boyunca Uzay Yolu, Kaptan Kirk, Ava Gardner, Liz Taylor, Görevimiz Tehlike, semaver çayları ve bir cep telefonunun şifresi olarak karşımıza çıkan, 1923 gibi tarihi önemi olan bir rakam toplumsal geçmişimizden bugünümüze taşınırlar. Hatta Mürüvvet’e Endaze Olmaz öyküsünde, #cumhuriyet kurma adına unutturulmaya çalışılmış geçmişten, bellekte kalan kırık dökük sözcükler bu anımsayışların başka boyutlarda parçaları oluverirler… #endaze#müsekkin#murdolmak#evegen#ihtilat… Sözcükler kimi kuşaklar için daha anlamlıdır, kimileri için pek de bir anlam taşımaz ama bu önemli de değildir. Önemli olan bunların toplumsal bir dile gelişle duyulan sözler olduğunu bilmektir. Düğün öyküsünde bu hatırlayış, bu çokseslilik yan yana gelmiş iki kalpte simgeleşir. “…Sonrası bir #bellekkaybı, bir hatırlayışmış…” (s.37). Gülistan ve Nida’nın anımsamaları birbirine karışır; hangisinin anımsamaları, hangisinin unutuşları, belli değildir.

    Transit Yolcular’da kalmayı seçmek, gitmemek ya da beklemek bir direnişe dönüşür. Çünkü kalmak için verilen karar sürecinde bir bilinç vardır, bir sorgulama vardır. Edilgen bir kabulleniş değil, sınırları tanımlayan ve bu sınırlar içerisinde karşı çıkışı yaşayan bir devinimdir bu kalış; kendi safını oluşturmak, alternatif mekânlar yaratmak ve bunu yaparken var olan söylemlerin dışına çıkabilmektir:

    “Bütün yolculukların bir oyun ve hareket etmek fiiline endeksli bir macera olduğuna inanıyorsanız gitmenin de aynı dokuya sahip olduğunu keşfedersiniz bir süre sonra. Gitmemek de bir oyundur aslında, içinde hareket etmek yerine durmak fiilini barındıran.
    Bir basamak daha atlayalım: Yeri geldiğinde durmak da bir harekettir. Yeter ki bu duruşta gidemeyişin yerini gitmemek alsın. Gerisi hayatın kendisidir, hem siz hem Nida için.” (s.13-14)

    Bu sözlerle okurla Nida arasında bir ilişki, bir paylaşım önerilir, okur Nida ile birlikte bu yolculuğa çağırılır: “Bu yolculuğa kadar Nida gitmeye dayalı her türlü oyunun kendi içinde yarattığı zamana tapardı ve asıl olan da buydu onun için.” Burada kalmayı seçmek bir anlamda oyunun bir parçası olmayı, yan tutmayı dışlamaktır. Bir takvimin aylarını gösteren ve on iki öykünün açılışını yapan Berna Kuleli’nin çeyiz fotoğrafları beklemek eylemine görsel bir boyut getirirler. Aynı zamanda çizgisel zamanın simgesi olan aylara bölünmüş takvim, okuru, öykülerin kurgusal dünyası ile yaşadığı zaman arasında bağlantı kurmaya yöneltir.

    Oyun İzleği

    #Oyunizleği Transit Yolcular’ın bütününe yayılmıştır. Kitabın kendisi bir anlamda okuyucunun da oyuncuları arasında yer aldığı 17 öyküden oluşan bir oyun aslında. Nida çevresinde birbirlerine çizgisel olmayan bir biçimde bağlanan öyküler, öykü kişilerine öteki öykülerde de rastlayabilmemiz bir roman tadı verir. Ayrıca her öyküdeki özgün içerik ve anlatım biçimi ve “öyküler” olarak adlandırılmış bir kitap okuyor olmanın rahatlığı okura istediği öyküden başlama özgürlüğünü sunar. Bu da bir anlamda oyunun bir parçasıdır; okurun kendi okuma serüvenini belirleyerek katıldığı bir oyunun.

    Öyküler boyunca iki oyun ve bu oyunların kurallarının yarattığı iki ayrı gerçeklik izleği birbirleriyle kesişerek yol alırlar. #Yalansözler, #boşumutlar, içten olmayan ilişkiler üzerine kurulmuş gerçeklerin oluşturduğu #Hudutyer’de oynanan oyunlar ve gücünü yaşamın kendiliğinden, içtenlik ve dostluktan alan gerçek oyunlar. #Hudutşehir belediye başkanı #BayZorlu’nun “Hudutyer Hayal Gücü Andı”yla (s.25) sözcüklere dökülen gerçekler, içi boşalmış, yalanlarla dolu günümüz söylemlerinden başka bir şey değildir. Kimler yoktur ki bu gerçeklik oyununda, söylemi gerçek kılmak, gerçek gibi göstermek için her kim gerekiyorsa: Politikacılar, savaş uçakları üreticileri, imaj üreten reklam ajansları, eğlence yerleri sahipleri ve hatta ve en önemlisi “kapının hemen orada dikilen havalimanı görevlilerinden biri.” (s.28) Öykülerde adı geçen ‘Yer’ yaşadığımız ülke ya da dünyanın herhangi bir yeri. Bay Zorlu’ların, onlar adına konuştuğu, kararlar aldığı, yasalar çıkardığı, denetlemeye ve yönetmeye çalıştığı bireylerin yaşadığı yer. Yer üzerine oynanan gerçeklik oyunu öylesine iyi kurgulanmıştır ki bir çıkış yolu gibi görünen “geriye dönme isteme fikri bile aslında oyunun bir parçası”na (s.28) dönüşmüştür.

    Bay Zorlu’nun #HudutyerHayalGücüAndı’nda söyledikleri özünde doğrudur, onları hileli bir oyun haline getiren yanlış yerde, yanlış zamanda, yanlış kişilerce söylenmiş olmalarıdır. Hudutyer’in masalsı, destansı öğelerle dolu gerçeküstü ve abartılı anlatımı, Bay Zorlu’nun söylediklerini trajikomik bir hale dönüştürürken, aynı zamanda da var olan sistemin ve söylemlerin bir eleştirisi ve dışlanması durumuna gelir. Aslında Bay Zorlu’nun söylevinin içeriği yazarın söylemek istedikleridir. Ancak merkez söylemlerin içi öylesine boşalmıştır ki, yazarın bunları birinci tekil şahıs olarak dile getirmesi onu da bu söylemin içine çekerdi. Oysa yazar, bütün bunları düzeni simgeleyen masalsı bir kişiye söyleterek kendini, var olan söylemlerin dışında tutar. #Gerçeküstülük öğesi, yaşam kendiliğindenliğini gösteren kişilerin söylemlerini, merkez söylemler karşısında daha gerçekçi kılar. Düğün ve Kalenin Bedenleri öykülerinin açılış tümcelerinde, Bay Zorlu “Yanlış yerlerden sakının,” (s.129) ve “Saçmalamak: En onursuz duruş. En erdemsiz etkinlik…” (s.31) sözleriyle otoriteyi simgeler. Ancak Servet’in çırılçıplak soyunmasına kadar varan “saçmalıklar” ve zaman ve mekân tanımayan yolculuklar karşısında bu otorite gücünü yitirir. Yazar, zaman zaman okura öykü kişileriyle ortak noktalarını anımsatan bir ses olarak, zaman zaman da öykü kişilerinin sesi, belleği ve anımsamaları olarak karşımıza çıkar. Öyküler boyunca yazar, öykü kişileri ve okur arasında bir söylem ortaklığı oluşur; bu üç özne var olan söylemlerden bağımsız alanlar yaratmaya katılmış olurlar.

    Öykülerdeki ikinci oyun izleği, yaşamın içinden çıkan oyuncuların; Zarife, Nida, Mürüvvet Hala, Gülistan, İdo, Neriman ve Nigar halalar, Talat Enişte, Siren, Servet ve Aysel ve benzerlerinin gerçekleriyle beslenir. Onları gerçek kılan hem ‘büyük’ söylemlerce unutulmuşlukları hem de karşı çıkışlarını varoluşlarıyla göstermeleridir. Süregiden oyunlardır bunlar, kazanan ya da yitiren yoktur. Yaşam bir karşı çıkıştır aslında ve otoriteyi dinlememek, kale almamak yaşamın içinde barındırdığı bir direniştir; eğer oyunda bir yenilgi söz konusu olacaksa, bu Bay Zorlu’nun Nida’ya karşı yenilgisidir: “… Bana ne Allahın üçkağıtçı centilmen Zorlu’sunun zekice hamlelerinden, dedi içinden sonra Allahın ikiyüzlü, iki kalpli, orta şeker akıllı Nida’sı.” (s.29) Bu noktada Nida’yı “en gerçek oyuncu kılan yegâne fark” (s.29) yine bir oyuncu olan Bay Zorlu’nun zekice görünen atılımlarını görmezden gelerek bir atılım yapmasıdır. Benzer biçimde Çartır Yolcuları adlı öyküde “çek-in’in oradaki çekik gözlü kadın[ın]… Burada sigara içmek yasak, yasak anladın mı? YASAK…” feryatlarına karşın “[a]dam hiç tınmıyor. Bay Zorlu’nun yasakları sarma sigaranın dumanı içinde kaybolup gidiyor” (s.69).

    Ve sonra Transit Yolcular’ın başoyuncusu Zarife gelir. Yalnızca ortak belleğimizin köşelerinde kalmış geçmişin, hulahupundan gazozuna, kırık dökük ama önemli ayrıntılarıyla değil, aynı zamanda yaşamdan aldığı güçle karşımıza çıkar. Zarife, Deleuze’in sözünü ettiği köprü; yani olası yaşamlarla yaşanmış olanlar; düşle gerçek arasında simgesel bir köprü aslında. O ana kadar, uzun beklemeler ve devinimsizlik ile geçmişi anımsamalar arasında uzanan köprü, Zarife’nin ortaya çıkışıyla, umutlu bir devinimin yarattığı düşler arasında kuruluyor. Zarife öyküde göründüğü anda karşıtıyla da karşılaşıyor, “paşam” dediği asker emeklisi pilotla. Beklemenin, durmanın ilk ve önemli sorumlusu bir asker emeklisi. Bu durum bir dönem gerçekten bütün toplumun her türlü atılımını durduran, uyuşturan askeri darbeyi düşündürüyor. Yolculuğun önündeki engel kişi öyle bir kişi ki “kendini içerden kilitleyerek,” tüm iletişim kapılarını kapatmış. Ama Zarife, “üzerinde bütün oyunların tılsımıyla,” (s.174) kararlı tavrıyla, sevdiğini; “otuz yıllık çınarı” Ahmet’ini yitirme kaygısının verdiği güçle engel tanımaz. Transit Yolcular’ın özetini sunarcasına “bir yaşam kendiliği,” bir devrim olarak umudu simgeler.

    NOTLAR:
    (1) Gilles Deleuze. “Literature and Life. Essays: Critical and Clinical.” Cev. Daniel W. Smith ve Michael A. Greco. University of Minnesota Press, 1991, (s 1-7)

    (2) Burada Ali Galip Yener’in Fredric Jameson’dan yola çıkarak geliştirdiği postkolonyal tanımını kullanıyorum (Ali Galip Yener, “Modernizmden Postkolonyalizme Yazınsal Yapıtta “Öteki” sorunu”, Varlık, Ocak 2002, s.7). Yener’in belirttiği üzere Postkolonyal tartışmalar kolonyalizmin ırksal, kültürel, cinsel ve sınıfsal farklılıklar üzerinde yarattığı yapı değişiklikler, kolonyalizmin kapitalizm ve patriarkal baskı ile ilişkileri ve öznelerin kolonyalizm sürecindeki karmaşık yeniden yapılanmaları gibi konuları ele alır (s.7). Bunlara ek olarak bazı postkolonyal çalışmalar, özellikle Arundhati Roy’un Küçük fieylerin Tanrısı, veya Fatima Mernissi’nin Dreams of Tresspass: Tales of a Harem Girlhood’da gördüğümüz gibi, bazı postkolonyal edebiyat örnekleri kolonyal söylemin oluşturduğu güç dengelerini tersine çevirerek yeni söylemler oluşturma amacını taşırlar.

    (3) Yener, a,g,y., s.7.

    (4) Ümran Kartal . “Transit Yolcular’a dair dört kavram”, Radikal Kitap, 09/02/2003

    (5) Julia Kristeva. Desire in language, ed. Leon Roudiez. New York: Columbia University Press, 1980, s.135.

    (6) Julia Kristeva in “Coversation with Rosalind Coward”, Desire, ICA Documents, 1983, s.263.

    (7) Interview with Julia Kristeva. In “Women Analyze Women”, ed. Elaine Baruch and Lucienne Serrano. New York: NYU Press. 1989, 285.

    (8) Renate Lachmann. Memory and Literature: Intertextuality in Russian Modernism. Translated by Roy Sellars and Anthony Wall. Minneapolis: University of Minnesota Press, 1997. s.15

    Not: Yorumları ve editlemesiyle yazıyı son haline getirmeme yardımcı olan Mukadder Haydari’ye cok teşekkür ederim.

    ( Bu makalenin bir versiyonu Eylül Öykü, Güz 2003 sayısında yayınlanmıştır. )

    #öyküyleromanarasında #söylemdışıkalmışyaşamları #heröykükişisibirokur #herokurbiröykükişisi

     

    Müge İplikçi Kitapları, Müge İplikçi Kimdir? Müge İplikçi Eserleri

    romankahramanlari replied 1 year, 8 months ago 1 Member · 0 Replies
  • 0 Replies

Sorry, there were no replies found.

Reply to: romankahramanlari
MUHALİF BİR ÖZNELLİK TARZI OLARAK ‘TRANSİT YOLCUL…
Cancel
Your information:

Start of Discussion
0 of 0 replies June 2018
Now