Yabanın Köylüsü: Kuyucaklı Yusuf

  • Yabanın Köylüsü: Kuyucaklı Yusuf

    Posted by romankahramanlari on 12 Temmuz 2024 at 10:43

    Yabanın Köylüsü: Kuyucaklı Yusuf*

    Makale Yazarı: Ümran İyierol

    *Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI Ocak/Nisan 2016, 25. sayıda yayımlanmıştır. 

    Türk edebiyatında kasaba ve kır yaşamının anlatıldığı ilk roman Tanzimat dönemi Türk edebiyatında görülür. #NabizâdeNâzım ile başlayan bu süreç #MizancıMehmetMurat, #AhmetMithat, #EbubekirHazımTepeyran, #RefikHalitKaray, #HalideEdipAdıvar, #YakupKadriKaraosmanoğlu ve #ReşatNuriGüntekin gibi yazarların bu konuya eğilmesiyle devam eder. Fakat Kuyucaklı Yusuf romanı daha önceki köy ve kasaba romanlarından farklı bir yerdedir. Daha önceki romanlarda ana temanın köylü-şehirli, gerici-ilerici, yobaz-aydın çatışması üzerine kurulu olduğu dikkatlerden kaçmamalıdır. İşte Kuyucaklı Yusuf’u farklı kılan özellik burada ortaya çıkar. Kuyucaklı Yusuf’ta köylü-aydın çatışması yoktur; şehir-doğa, yapay insan-doğal insan, yozlaşmışlık -masumiyet, şehvet-aşk (Moran, 1994.19) çatışmaları üzerine kuruludur eser.

    Pertev Naili Boratav ve Cevdet Kudret, Sabahattin Ali’nin bu romanı üç ciltlik bir nehir roman olarak tasarladığını bildirmektedir. Romanın sonundaki yarım kalmışlık hissi de bize bunu gösterir. Kasabalı bir roman karakteri olarak Yusuf’u ele almadan önce romanın konusuna bakmamız yerinde olur. Romanda olaylar 1903 senesi sonbaharında Aydın’ın Nazilli kazasına bağlı Kuyucak köyünde başlar ve seferberliğin ilanından (1914) hemen sonra biter. Yusuf’un anne ve babası köyü basan eşkıyalar tarafından öldürülür. Olayı soruşturmak için köye gelen Kaymakam Salahattin Bey Yusuf’a acır ve onu beraberinde götürür. Kendisinin de Muazzez adında bir kızı vardır. Salahattin Bey’in eşi Şahinde Hanım Yusuf’u kabullenmez, onu “yabanın köylüsü” olarak nitelendirir ama elinden bir şey de gelmez. Salahattin Bey’in tayininin Edremit’e çıkmasıyla hayatlarında yeni bir dönem başlar. Yusuf küçük Muazzez’i kendisine yakın görerek mütemadiyen onunla ilgilenir. Muazzez de anne ve babasından ziyade Yusuf’a düşkündür. Yusuf’un bir bayram günü kasabanın zenginlerinden Hilmi Bey’in oğlu Şakir’le Muazzez için kavga etmesiyle olaylar farklı bir hal alır. Yusuf kasabanın eşraf ve bürokrasiden oluşan tanrılarını kızdırmıştır artık. Muazzez’e göz koyan Şakir bundan sonra Yusuf’la uğraşmaya başlar, Yusuf’tan intikam almak için Muazzez’i almaya yemin eder. Şakir, babasıyla kurduğu planda bir gece Salahattin Bey’i kumarda borçlandırırlar. Akabinde Muazzez’e görücü gönderirler. Muazzez’in bu ahlak yoksunu aileye gelin gitmesini istemeyen Yusuf bu borcu yakın arkadaşı Ali’den tedarik eder. Ancak Ali de Muazzez ile evlenmek istemektedir. Buna istemeden razı olan Yusuf durumu Muazzez’e açar ancak Muazzez o gece Yusuf’a kendisini sevdiğini itiraf eder. Yusuf, Ali’ye söz verdiği için Muazzez’den uzak durur. Kasabada bir düğün gecesinde, Şakir, Ali’yi öldürür. Fakat rüşvet ve yalancı şahitlerle ceza almaktan kurtulur. Yusuf, Muazzez’den uzak durmaya devam eder.

    Bu esnada Muazzez, annesinin ısrarıyla Şakir’in ailesinin evine gitmeye başlar. Muazzez’in yine o eve gittiği bir gün Yusuf, Muazzez’i kaçırır. Edremit’ten uzaklaşınca gittikleri bir köyde nikâh kıyarlar. Salahattin Bey, çocuklarının peşinden gider, onları bularak Edremit’e getirir. Evlenmeleri de onu oldukça mutlu eder. Hemen kaymakamlıkta Yusuf’a iş bulunur. Yusuf ile Muazzez oldukça mutludur. Bu mutluluğu babalarının ölümü gölgeler. Kasabaya yeni gelen kaymakam İzzet Bey yozlaşmış eşrafa hemen uyar. Yusuf’tan intikam almak isteyen Şakir’in işini kolaylaştırmak için Yusuf’u süvari tahsildarı yapıp kasabadan uzaklaştırır. Yusuf ve ailesi Salahattin Bey’in ölümüyle maddi sıkıntıya düşer. Şahinde Hanım’ın da teşvikiyle Muazzez, Yusuf’un evde olmadığı günlerde kasabanın eşrafının düzenlediği çalgılı içki âlemlerine katılır ve buna gittikçe alışır. Muazzez bir yandan da Yusuf’un onu bu bataktan çekip kurtarmasını arzular. Bir gece Yusuf aniden kasabaya gelir; amacı Muazzez’i alıp orayı terk etmektir. Eve geldiğinde gördüğü manzara Yusuf’u çılgına çevirir. Evinde kurulan içki masasının etrafında kasabanın eşrafını gören Yusuf etrafa ateş etmeye başlar. Sonra Muazzez’i alıp orayı terk eder. Kasabadan çıktıktan sonra Muazzez yaralı olduğunu söyler. Yusuf Muazzez’i atından indirip bir ağacın altına yatırır; ne var ki Muazzez’in yarası ağırdır ve sabaha karşı ölür. Yusuf, karısını oracıkta gömer ve atını dağlara doğru sürer.

    Romanda olaylar bu şekilde gerçekleşir ancak bizim üzerinde duracağımız asıl konu olayların seyrinden ziyade kasabalı Yusuf’tur. Öncelikle kasabanın romanda nasıl ele alındığına bakmalıyız. Yazar bize kasabayla ilgili realist bir tablo çizer. Bu tabloya baktığımızda doğayla çevrelenmiş bir kasaba görürüz.

    “Kasabanın panoramasında, bir tablodaki kadar ahenk ve uygunluk vardı. Bu, ağaç, minare ve kiremit kümesinin etrafını ayva ve diğer meyve ağaçlarından ve ova tarafında bağlardan ibaret açık yeşil bir çember sarıyor; onun etrafında da siyah yapraklı zeytinlerin daima kıpırdayan halısı göz alabildiğine uzanıyordu. Şehrin içerisi orta halli bir esnaf manzarası gösterirdi. Dar sokakların iki tarafındaki ahşap, fakat oldukça biçimli ve aşağı yukarı birbirine benzeyen evlerin hepsinde muhakkak bir bahçe vardı. Bunların arasında bazen sivriliveren büyük eşraf evleri, beyaz badanaları, çifte kanatlı sokak kapıları ve ikinci katın sokağa doğru yaptığı çıkıntıdaki tozlu kalyon ve muharebe resimleri ile insana küçükken dinlediği masalları hatırlatırdı.”

    Kasabanın etrafını çevreleyen doğa, eserde canlılığı, masumiyeti, saflığı temsil ederken; kasaba ölümü, yozlaşmışlığı ve kirlenmişliği temsil eder. Sabahattin Ali’nin kasabayı ve doğayı betimlerken kullandığı sıfat ve benzetmeler de alelâde seçilmiş değildir. Doğa her daim temiz, masum, büyülü, ferah ve canlıdır. Kasaba ise karanlık, dumanlı, kirli bir mezardır adeta. Aslında Sabahattin Ali bize kasabanın iki farklı yüzünü göstermeye çalışır eserde. Bir tarafta kasaba çocuklarının masum dünyası, diğer bir tarafta eşrafın kirli dünyası vardır. Kasabanın çocuklarının en büyük eğlenceleri akşamüstü Çınarlıçeşme’ye su doldurmaya gitmeleri, cuma gezintileri, Ramazan ve bayram eğlenceleridir. Hele cuma gezintileri çocukların hayatında ayrı bir öneme sahiptir. Bu resim şöyle çizilir eserde:

    “Bu Cuma gezintilerine, çok kere her evde bulunan kuzular da beraber götürülür, onlar bol otlu bir yerde yayılırlarken, çocukların bir kısmı yemek hazırlamak, ateş yakmak, bir kısmı da arkta yıkanmakla meşgul olurlardı. Alelacele ve karmakarışık yenen yemekten sonra birbirini tutmayan türküler söylenmeye çabalanır, söğüt dalından yapılan veya beraber getirilen düdükler öttürülür yahut da yakındaki bahçelerden ham erik ve çağlalar çalınırdı. Ağırbaşlılar bir ağaç dibine oturarak kuzulara bakarlar, birbirlerine eşkıya ve kabadayılık hikâyeleri anlatırlardı. Bu kafileyi akşamüzeri yorgun argın, kuzuların ipine sarılan bir demet ot omuzlarda, uzun ve taze kesilmiş değnekler elde kasabaya giderken görmek ömür olurdu. (s.24)”

    Aslında yukarıdaki alıntıda çocukların en eğlenceli vakti kasabadan ziyade kasabanın dışındaki doğada geçmektedir. Doğa da tıpkı çocuklar gibi masumdur, temizdir.

    Sabahattin Ali’nin kasabayla ilgili çizdiği diğer resim de kasaba eşrafına aittir. Eşraf ve onunla işbirliği yapan yozlaşmış bürokrasi kasabanın tanrılarıdır. Onlar her şeye hükmeder. Halk üzerinde baskı kurarlar. Kimse onlara karışamaz ve kimse onların yaptıkları usulsüz işlerden dolayı ceza alacaklarına inanmaz. Yani kasabada haksız bir toplumsal düzen kurulmuştur.

    “Ne candarma, ne hükümet bunlara karışmazdı. Çünkü parayı bolca oynatıyorlardı. Bu grubun ekseriyetini yaşlıca hovardalar teşkil ederdi.(…) Bunların aileler arasında da çok şiddetli nüfuzları vardı.(…) Bunların nazarında kızlara bulunacak en iyi ve münasip koca gene bu eşraf züğürtü serseriler, bu müflis ayyaşlardı. (…) Şehrin en iyi aileleri arasında bile bunların istedikleri zaman alamayacakları kız yoktu. (…) Bunun için bunların herhangi bir talebini reddetmek akla gelmez ve 15-16 yaşındaki temiz, güzel kızcağızlar bu saçı kırarmaya başlamış, manen ve maddeten çürümüş, on parasız sefihlerin kucağına atılırdı. Ekserisi pis birtakım hastalıklarla malul olan bu heriflerin evleri bundan sonra dışardan pek belli olmayan ve şiddetle saklanan faciaların yuvası olurdu. Şehir kızlarını bu felaketten biraz olsun koruyan, bu adamların, orospular arasında yaşayarak, evlenmek arzusunu pek seyrek duymaları ve daha bu hayattan yorulup kız istemeye vakit kalmadan ya bir tabanca kurşunu ile, yahut da bir hastalık neticesinde ölmeleriydi. (s.33-34)”

    Romanda Yusuf’un yüz hatları veya dış görünüşü üzerinde pek durulmaz. Asıl önemli olan onun mizacı, yalnızlığı, yabanlığı, toplumsal hayata uyum sağlayamaması ve doğallığıdır. Yusuf bir türlü kendisini bu kasabaya ve insanlarına ait hissedemez. Aslında o hiçbir şeye ve hiçbir yere ait değildir. J.J. Rousseau insanın doğal olarak iyi olduğunu ama toplumun kurumlarının onu yozlaştırdığını dile getirir. O doğal insan için “soylu vahşi” tanımını kullanır. Bu anlayıştan yola çıkarak romantik edebiyatın gözde tipinin, toplumda yerleşmiş kurallar ve inançlarla uyum sağlayamayan, asi tabiatlı, anti-sosyal adam olduğunu söyleyebiliriz. (Moran, 1994.) Zaten Sabahattin Ali de Yusuf’a bu özellikleri yükler. Daha okula yeni başladığı dönemde okuma-yazma öğrenince okulu bırakır. Orada öğretilen bilgilerin gereksiz olduğunu ileri sürer.“Böylece küçük Yusuf, bir sur harabesi üzerinde çıkan yabani incir ağacı gibi, biraz sıkıntılı ve şekilsiz, fakat serbest ve istediği gibi, büyüyor, gelişiyordu.”(s.18)

    Yusuf ne yaparsa yapsın, kimlerle arkadaş olursa olsun bir türlü kasabadakilere ve kasaba insanlarına alışamaz. Onların hiç lüzumu yokken yalan söylemelerine, fakir işçilere köpek muamelesi yapmalarına, kendilerine her şeyi hak görmelerine bir türlü anlam veremez. Dillerini asla anlamaz. Ağaçların, zeytin işçilerinin dilini anlar fakat bu kasaba insanlarının dillerini anlayamaz. Bu sebeple sürekli kasabanın dışına çıkar. Doğada nefes alır ve orada can bulur çünkü kasabada bunalır, huzursuz olur. Daha önce de belirttiğimiz gibi kasaba adeta bir mezarlık gibidir. Yusuf, doğada tüm kokuları ayırt eder. İncirin, cevizin, zeytinin, çamın ayrı ayrı kokuları vardır ve bu kokular insanın içini ferahlatır. Kasabadaki evlerin de kokuları vardır ona göre fakat bu koku çürümüşlüğün kokusudur. Yusuf, yabandır aslında. Kasabadaki insanlarla çatışır sürekli. Kasabaya, köye daha önce eğilen eserlerde de görürüz biz bu “yaban”ı ama o eserlerde ana karakter aydındır, köylüyü aydınlatmaya, onlara ulaşmaya, onları bağnazlıktan kurtarmaya çalışır. Bir misyonu vardır adeta ancak Yusuf böyle değildir. Onun böyle bir misyonu yoktur. O da diğer karakterler gibi halkla çatışır ancak diğerlerinin çatışması aydın-halk çatışmasıdır. Oysa Kuyucaklı Yusuf’taki çatışma doğal insan-yapay insan çatışmasıdır. Yusuf bozulmamıştır, aslını muhafaza etmektedir. Oysa kasabadakiler çıkarlarına ve hırslarına göre davranmaktadır. Onları harekete geçiren güç bu hırsları ve paradır. Yusuf asla onlar gibi olamaz.

    “Yaşlı erkeklerin lafları, şakaları, zevkleri Yusuf’a gülünç ve manasız geliyor, gençlerin sonsuz boşluğu onu yabancılaştırıyordu. Bütün gayretine rağmen, rakıyı içip avaz avaz bağırmakta veya arkadaşlarına bıçak çekmekte bir zevk bulamamış, altmışaltı ve tavla oynamayı bir türlü öğrenememişti.”

    Toplumsal yaşantıya uyum sağlayamayan Yusuf hiç istemediği halde, kasabanın acımasız, kirli çarkının dişlileri arasında buluverir kendini. (Karaca, 2001:105) Kasabanın eşraf ve bürokratlarını kızdıran Yusuf’un hayatı gittikçe zorlaşacaktır. Tehdit, kumar, kadın, para gibi daha önce hiç aşina olmadığı şeylerle karşı karşıya kalır kasabanın bu kirli dünyasında. Direnir ancak başarılı olamaz en sonunda bu kirli düzenin içinde hayatında en çok değer verdiği kimseyi, Muazzez’i, kaybeder. Ölümle başlayan roman yine bir ölümle sona erer. Yusuf da bozulmuşluğun, yozlaşmışlığın temsili olan kasabaya sırtını dönerek tekrar doğaya döner.

    Kaynakça:
    Ali, Sabahattin, “Kuyucaklı Yusuf”, Yapı Kredi Yayınları, 55. baskı, İstanbul, Nisan 2013.
    Karaca, Alâattin, “Kuyucaklı Yusuf”, Türkoloji Dergisi, cilt:14, sayı:1, sayfa:93-119, 2001.
    Moran, Berna, “Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 2”, İletişim Yayınları, 3. baskı, İstanbul, Nisan 1994. #TürkDiliveEdebiyatı #TanzimatDönemi #BernaMoran #TürkRomanınaEleştirelbirBakış #kasaba #SabahattinAli #KuyucaklıYusuf

    romankahramanlari replied 1 year, 6 months ago 1 Member · 0 Replies
  • 0 Replies

Sorry, there were no replies found.

Reply to: romankahramanlari
Yabanın Köylüsü: Kuyucaklı Yusuf* Makale Yazarı: …
Cancel
Your information:

Start of Discussion
0 of 0 replies June 2018
Now