William Shakespeare Trajedisi: Laik Bireycilik ve Görecelik Etiği

  • William Shakespeare Trajedisi: Laik Bireycilik ve Görecelik Etiği

    Posted by romankahramanlari on 11 Temmuz 2024 at 11:32

    Shakespeare Trajedisi: Laik Bireycilik ve Görecelik Etiği*

    Makale Yazarı: Yıldız Kılıç – Mina Kılıç

    *Bu Makale Roman Kahramanları Ocak / Mart 2019, 37. sayıda yayımlanmıştır. 

    William Shakespeare (1564-1616) yaşadığı çağ ile özdeşleşmiş, İngiliz Rönesansı’nın insan merkezli, yenilikçi, geleneksel kalıpları alt üst eden yapısıyla bütünleşmiş bir yazardır. İngiliz Rönesansı’nın zirve noktasında dünyaya gelmiş ve 14. Yüzyıl İtalya’sında başlayan Pan-Avrupa Rönesansı’nı bir asır sonra yakalayan İngiliz Rönesansı’nın farkını belirleyen resim ve heykel gibi görsel sanatlar yerine, edebiyat esaslı olmasını sağlayan, kuşkusuz tek olmasa da, en önemli isimdir. Kavramın her anlamıyla yalnız eserleriyle değil, kişisel anlamda da bir “Rönesans erkeği”dir William Shakespeare: Girişimci, tiyatro yöneticisi, kumpanya lideri, gerektiğinde oyuncu ve elbette, yazardır. Shakespeare Trajedisi ise sadece tanımlayıcı bir terim değil, önemli bir tiyatro biçimidir.

    Bir evren kavramı olan Büyük Varlık Zinciri’nde (The Great Chain of Being) tanımlandığı gibi, Orta Çağ dünya görüşü Tanrı merkezlidir; bu felsefi ve dinî anlayış toplumsal boyutlarda değerlendirildiğinde insanın katı düzene maruz kalmasından ve kendi kontrolünü elinde tutamamasından bahseder. Oysa Rönesans zihniyeti esas olarak insanı algılar; insanı kendi dünyasının merkezine yerleştirmiştir ve kendi ölçütleri ile değerlendirmektedir. Bu gelişime Shakespeare, yapıtlarıyla bir boyut daha getirir çünkü onun için esas olan insan değildir, bireydir. Bu can alıcı ayrım oyunlarındaki karakterleri genellemeler ve karikatürden uzak; üç boyutlu, karmaşık, empati duyulan kişiler yapmaktadır. Elbette müşterek kültürel, psikolojik ve duygusal temel gereksinimler ve dürtüler tüm karakterlerini insan ve “insani” kılar; fakat aynı zamanda kişisel zayıflıkları, güçlükleri, karşı konulmaz dürtü ve ihtiyaçları, hayret uyandıran yüreklilikleri ile özgün kişidirler; çözümledikçe kendimizi ve çevremizi tanımamızı sağlayan bireydirler. Shakespeare’in söyleminde tüm dünyevi unsurlar değişime açık, geçici ve göreceli öneme sahiptir ancak birey evrenseldir, kutsaldır, dinamiktir ve tek odaktır. Öyle ki tüm oyunlarının bu tek ve birincil eksen üzerine kurulduğu söylenebilir.

    Oyunlarında dünyaya bireysellik açısıyla bakıyor olmak William Shakespeare’in toplumsal endişe ve alakadan kendini soyutladığı anlamına gelmez elbette. Söz konusu bireyler toplum içerisinde kendilerini kanıtlamak için çabalayan, kimliklerini oluşturmak veya muhafaza etme çabasında olup toplumla savaşan kimselerdir. Cinsel kimlik sorunsalı kapsamında, kadın ve erkeğe toplum tarafından bahşedilen kimliğin gelenekselleşmiş olması, dolayısıyla sorgulanmaksızın kabul görmesi ve böylece keyfî bir değerin, doğal bir oluşummuş gibi tarafsız gösterilip tekâmül etmesi oyunlarda sürekli konu edilir. Romeo ve Juliet (1595-96), kariyerinin erken dönemlerinde yazılmış, Shakespeare’in ilk trajedisi unvanına sahip oyundur. Dolayısıyla, Orta Çağ ve Yunan gibi bilinen trajedi biçimlerini çağrıştırsa da bu geleneklerden radikal bir ayrım gösterir. Orta Çağ trajedisi, bireyin seçimlerinden ziyade Kader Çarkı’nın kaçınılmaz dönüşünün bir yansımasıdır; Yunan trajedisi ise kişisel zafiyetleri sorumlu tutsa da tanrıların egemen güçlerinin olayları şekillendirdiğini gösterir. Her iki geleneğin de bireyselliği göz ardı etmesi Shakespeare’in amaçlarına ters düşmektedir. Tepkili olduğu bu trajedi türlerine kendi unsurlarını da ekleyerek tümüyle farklı cins bir trajedi oluşturur.

    Lord Capulet, oyunun başında Juliet’in üzerine âdeta titreyen bir babadır: Kızıyla evlenmeye aday, yakışıklı ve nüfuzlu Kont Paris’i dahi onaylamaktan çekinen, küçük yaşta evliliğin ve olası gebeliğin tehlikeleri karşısında tedirgin olan, kızının emrivaki bir kararla değil; kendi seçimiyle, aşk nedeniyle evlilik yapmasını ister. Elizabeth dönemi Britanya’sının, hatta Rönesans edebiyatının en insani yapıtlarında dahi eşi benzeri rastlanılmaz bir hürriyet ve saygı anlayışı dile getirilir. Kadına, bırakın toplumda tanımı ve yeri olmayan bir kız çocuğuna, bu denli kendini denetleme hakkının verilmesi çok çarpıcıdır, ancak öylesine babacan bir sıcaklıkla, sevgiyle sunulmuştur ki doğaldır. Bir babanın en derin ve anlaşılabilir sevgi ve endişesinin ürünüdür. Ardından, Lord Capulet sülalesinin atası olarak dostları için verdiği davette yeğeni Tybalt ile çatışır: Tybalt, Romeo’nun izinsiz baloya katılmasına aşırı tepki gösterir ve üstüne üstlük; durumu kabullenen, konuklarının gözleri önünde tatsızlık çıkartmak istemeyen amcasının tepkilerini yetersiz bulur ve onu rencide eder. Makul bir delikanlı olarak değerlendirdiği Romeo’yu onca misafir karşısında olay çıkartma pahasına kovmak istemeyen Capulet durumu olgunlukla örtbas etmek isterken, Tybalt ısrarla bu çabaları reddederek ailenin başındaki Lord Capulet ile açıkça çelişir ve kararını sorgular. Bu önemsiz görünen, anlık ve Tybalt’un alt edilmesiyle sonuçlan olay, Capulet’in şuuraltındaki birtakım kişisel kaygıları uyandıracak ve su yüzüne çıkartacaktır. Bu olayın hemen ardından kuzeniyle sohbet esnasında yılların ne denli hızlı geçtiğinin ve yaşıtlarının ölümlerinin bahsinin geçmesiyle Lord Capulet’in zihnine ve kızına karşı tutumuna yansıyacak büyük değişimler sezilir. Lord Capulet oyunun ilk anlarından itibaren saygıdeğer konumda, ancak oldukça yaşlı bir erkek olarak lanse edilir. Birinci perdedeki sokak kavgası karşısında kılıcı için haykıran Capulet genç karısı tarafından acımasızca alay konusu edilir: Kılıç değil de değneğe ihtiyacı olduğunu dile getiren Lady Capulet, ihtiyarlıkla erkekliğinin yitirilmesini ima eder. Juliet’e karşı tutumu tümüyle değişen Lord Capulet; sabrını, hoşgörüsünü yitirmiş, kendi söz hakkını kızınınki ne tercih etmeye başlamıştır. Capulet yalnızca ailesinin ataerkil reisi olarak değil, erkekliğinin savunucusu olarak da kendisine karşı gelen hiçbir sesi tolere etmemiştir. Acımasızca Juliet’in Kont Paris ile evlenemeyeceği haykırışlarını tümüyle reddeder, kızını dinlemez ve kabul etmediği takdirde evlatlıktan reddedileceğini söyler. Kısacık ve olabildiğince pratik bir söylem ile Shakespeare; önce sevgi dolu bir babayı, ardından gücünü ve konumunu yitirmekle yüz yüze gelmiş, ölüm endişesi taşıyan bir insanı sunar bize. Lord Capulet’in kişisel, gizlenmiş endişelerini evrensellikle harmanlar. Yaşamımızda, kendimize yaptığımız ve toplumun bize yaptığı baskı arasında büyük bir fark vardır. Bu fark, Shakespeare tarafından da eserlerinde ayırt edilmiştir. Lord Capulet oyunun başında Juliet’e olağanüstü hoşgörü ve sevgi gösterdiğinde, kendisinin bir gün öleceğinin bilincinde olduğunu seziyoruz. Eski ümitlerini toprağa verdiği gibi Juliet’i de kaybetmek istemediğinden bahsedişinde, aslında Juliet’ten önce ölmüş onlarca çocuğunun olduğunu, Capulet’in bu ölmüş çocuklarını anımsadığını anlıyoruz. Bu anımsama, ölen bebekleri değil, kendi yaşamını kaybettiğinin farkına varan bir insanın acısını anlatır bize. Altmışlı yaşlara ulaşmış Lord Capulet’in hâkimiyetini yitirme ve ölümle karşı karşıya gelme korkusu; ciddi, kimliğini ve seçimlerini etkileyecek kadar şiddetli ancak kişisel boyutlarda bir zafiyettir. Kişisel olan bu zayıflık, toplumsal bir algıya dönüştüğünde, kişiselliğini yitirir ve br yargılanmaya, kişinin kendinden uzak tutması gereken saldırıya dönüşür. Lord Capulet ataerkil yapının köşe taşlarındandır. Saldırı karşısında önce müdafaaya geçer, kulaklarını JuIiet’in hatta eşi Lady Capulet’in dahi yakınmalarına kapatır, ardından karşı saldırıya geçer ve oyunun başındaki sevecen hâlinin tam zıddına, katı, acımasız ve yıkıcı bir figüre dönüşür.

    Bireyselliği toplumsal kimlikten üstün tutma felsefesi; Shakespeare’i kendisinden önce gelen trajedileri yeniden inşa etmeye itmiştir. Sıkça tekrarladığı yapısöküm stratejisi, #cinselkimlik oluşumuyla ilgilidir. Kız bebekleri pembe, erkek bebekleri mavi giysilere büründürmemizi sağlayan, tümüyle keyfî bu kültürel tutum, bireyin tüm yönlerinde nasıl belirleyici olduğunu ve sistemin işleyişindeki abesliği en basit hâliyle açıklıyor. Cinsel kimlik sorunsalını irdeleyen Shakespeare, kadın kimliğini sınırlandırılmış ve ezilmiş olarak ele almıştır; buna karşın oyun metinleri bağımsız, güçlü, kendini ifade edebilen, mevcut değerlere aykırı davranan, dönemine uymayan kadın tiplemeleriyle doludur. Portia (Venedik Taciri) zeki ve erkeği yönetendir; #Cleopatra (Anthony ile Cleopatra) cinsel beceri ve iştahı olan bir kadındır; Titania {Bir Yaz Gecesi Rüyası) kocasının sözü ve emirlerini yok sayar. Cinsel kimlik konusunda Shakespeare’in özgürleştirmek istediği sadece ataerkil toplumun boyunduruğundaki kadın değil, birey olarak duygusal ifadesi sınırlanan erkeği de ele almıştır çünkü kadın erkek ayırt etmeksizin insanları yalnızca cinsiyetlerinin bir uzantısı olarak görmek, cinsiyet altında yatan duyguları görmezden gelmek, o kişiyi insan olarak kabul etmemek demektir. Bu basit gerçeği vurgulamak için Shakespeare cinsel kimliği tanımlayan değerleri değiş tokuş eder; böylece erkeğe, kadına atfedilen nitelikleri, kadına da “erkeksi” özellikleri uygular. Romeo ve Juliet oyununda Romeo romantik, gözü yaşlı, aşka âşık, çaresizliğe kapıldığında histerik reaksiyon gösterebilen bir gençtir; diğer taraftan Juliet 13 yaşında olmasına rağmen rasyonel, kararlı, korkusuzca atılım gösterebilen, hatta Romeo ile ilişkilerine yön veren, evlenmelerini sağlayan kişidir. Her iki karakter de cinsel kimliklerinden ödün vermeksizin, insan olarak boyut kazanır: Romeo erkeğin duygu yoğunluğu ile şairane, affedici, sevecen ama yine de eril bir gençtir; Juliet ise kadın kimliğinin zekâ, rasyonellik ve liderlik unsurlarını taşıyabileceğini kanıtlar ama yine de edebiyat tarihinin en kırılgan dişil imgelerinden biridir. Cinsel idealizmi temsil eden bu iki karakter aracılığı ile yapılan bu beyan 16. yy. İngiltere’sinde temel toplumsal değerleri sorgular; Shakespeare’in amacı anarşik oluşumu gütmek değildir şüphesiz, sadece seyircisinin zihninde birtakım soru işaretleri uyandırmak, varsayımla kabul gören değerlerin sorgulanmasını talep etmektedir. Elizabeth dönemi İngiltere’sinde etkin kadın yok mudur? Vardır elbet, hatta döneme adını veren, olağanüstü liderlik vasıfları ile Britanya’yı yücelten Kraliçe I. #Elizabeth vardır, ama o kraliyet ailesine mensup olmanın getirdiği ayrıcalık ile diğer kadılardan -hatta diğer insanlardan- ayrı tutulmuştur. Bu sebeple, kadınlar için bir örnek olarak gösterilemez. Oysa Shakespeare bir kültürel inancı değiştirmeyi, laik bir düzen olmasa da laik bir söylemle kadını ve erkeği birey olarak lanse etmeyi amaçlıyordu.

    Birey, kuvvetiyle ve zayıflıklarıyla, iyi ve kötü yanları ile hür iradeye sahiptir, ancak hürriyet aynı zamanda sorumluluk getirir. Shakespeare, kadınların sırtına tıpkı erkeklerde de olduğu gibi, karar verme zorunluluğunu ve bu zorunluluğun getirdiği sorumluluğu da yükler.

    Shakespeare’in trajedileri inanç sistemlerinden yoksun değildirler: Romeo ve Juliet; #Pagan, #Hristiyan ve #astrolojik unsurlarla doludur, çoğu kez öylesine yoğun bir çağrışım vardır ki bu sistemler birbirleriyle çelişki içindedirler. Bu çelişkinin bir diğer sebebi de Shakespeare’in tüm inanç sistemlerine karşı umursamaz bir tutum sergiliyor oluşudur. Kişisel anlamda William Shakespeare’in inançları okuyucuyu ilgilendirmez, ancak oyunlarında irrasyonel inanç unsurlarını karmaşık ve birbirine çelişkili biçimde kullanması, bireyin kendini tanımlamasına engel olan her şeye karşı olduğunun ve onları kültürel değer dışında önemsemediğinin de bir göstergesidir. Hatta bunları, tümüyle çıkarcı bir amaç için de kullanmıştır; inanç sistemlerinde yer alan sembolleri ve daha karmaşık imgeleri birer edebî kısa yol olarak oyunun anlatısına boyut kazandırmak için de kullanmıştır. Tüm bu çaba: inanca bağlı, bireyin üzerinde karar mekanizması olabilecek tüm “dış” değerleri reddetmekten, dışlamaktan, küçümsemekten kaçınılarak; tam tersine, metin içerisinde yoğun bir şekilde çürütülüp etkisiz hâle getirilerek kullanılmıştır. Kral VIII. Henry’nin Vatikan’ın hükmünü reddederek dine reform getirmesi, manastırların kanlı biçimde dağılması ve ardından tüm Katolik öğretilere ve batıl inançlara kuşkuyla bakıldığından, dış etken olarak monarşik yapıyı da zaman zaman irdelese de Shakespeare’in bu tutumu Rönesans zihniyetinde uygun zemin bulur ve bir tepkiyle karşılaşmaz.

    Orta Çağ ve Yunan trajedi gelenekleri; bireyi, ihtiyaçlarına kayıtsız ve kontrolü dışındaki faktörlere maruz bırakır. Kaderciliği destekler. Kaderci zihniyetin getirdiği gidişata teslim olma eylemi, kişinin, kendini yaşadıklarından sorumlu tutmamasını sağlar. Oysa Shakespeare’in öngördüğü; insan olmanın birey olması, birey olmanın da kişisel hürriyet ve kişisel sorumluluk taşımasıdır. Bu durumda Shakespeare trajedisinde kader diye bir şey yok mudur? Vardır, hem de sıkça konu edilecek biçimde yer almaktadır. Sorgulanması gereken, kaderin ne olduğu kadar, neden de var olduğudur. Tarihi boyunca insanlık hep cevap aramıştır, yaşamın sunduğu en ufak ve en büyük bilinmezlere. Yirmi birinci yüzyılda, birçok sorunsala bir cevabımız olsa da bir o kadarına da olmadığı fark edilir bir gerçektir. Yani insan, var olduğu müddetçe cevap arayacaktır, bu, insanın doğasında vardır. Geçmişte bakteriler, hava akımları henüz bilinmediğinden, sütün neden kesildiği, göğün neden gürlediği sorularına açıklama olarak Pagan doğa tanrıları, organik nesneleri işgal eden ruhlar, hatta yaramaz periler verilmiştir. Ya hem o zaman hem de bu zaman açıklanamayan fenomenler? Kazalar, afetler, ölümler, kayıplar; bu hâlâ açıklanamayan olaylara nasıl anlam kazandırılacak? Pagan ruhlarla değil, şımarık Yunan tanrılarıyla değil, dinî kapsam dışında kalarak, Shakespeare’in yapmayı amaçladığı gibi dünyevi bir söylemle nasıl açıklarız? Oyunlarında temsil ettiği yaşamın her parçasında olduğu gibi, Rönesans bakış açısının odak noktası olan insan, tüm olayların açıklamasıdır Shakespeare için. Kader, kişinin seçimlerinin kendisi veya başkaları için sonucudur. İnsan hayatındaki süreçler ve seçimler, sonuçlarıyla bağdaştırılmayacak kadar karmaşık ve belirsiz olsa da karşımıza çıkan olayları körükleyen bir davranışın varlığı yadsınamaz.

    Romeo ve Juliet oyunu, koronun açıklamaları ile başlar. Verona şehrinin iki saygın ailesi (Montague ve Capulet) arasındaki çok eskiden kalma bir kinden bahseder ve bu davanın kaderinin, aşk ile bağlanan bir çiftin intiharı ile sonuçlanacağını açıklar. Seyircinin izleyeceği olayların sebebi, kader olarak belirlenmiştir ancak oyun ilerledikçe Shakespeare birtakım karakterlerin, çoğu kez birbirlerinden habersiz, belli seçimlerde bulunduklarını bizlere gösterir. Bir kişinin kararlarının, diğerinin kaderini ve geleceğini nasıl oluşturduğunu, onlar göremeseler de seyircisi görür. Öyle ki Lord Capulet, Kont Paris’e, 13 yaşındaki biricik kızı Juliet’in evlilik için fazlasıyla küçük olduğunu vurgulasa da konuşmasının sonunda Kont’u malikânesinde vereceği baloya davet eder; kendisine Juliet’in kalbini kazanması için nasihat ederken şehrin tüm güzel kızlarının konuk edileceği eğlencenin esas amacının Juliet’in aralarındaki en güzel kız olduğu inancını Kont Paris’e aktarmaktır. Ardından, çocuğuyla ilgili dadısından daha az bilgi sahibi olan, evladına karşı yaşamı boyunca soğuk ve mesafeli bir anne olan Lady Capulet, Juliet’in aklına evlilik konusunu yerleştirmekle kalmaz, hiçbir endişeyi dile getirmeksizin evliliği ve yakışıklı damat adayını, yaşam tecrübesinden yoksun, saf bir çocuğa yükler. Anne sevgisinden yoksun büyümüş, kendisinden 50 yaş büyük olan babası ile kuşak farkı yaşayan, dadı denetimde büyümüş bir çocuk olarak temsil edilen, sevgiye aç Juliet, muhakkak evliliği bir kaçış olarak algılayacaktır. Dengeler böylesine kurulmuşken ölçeklerin mutlak sonucu Romeo ile karşılaşmadan öngörülmektedir. Gözleri muhtemelen ilk şaşalı baloda kamaşmış Juliet’in karşısına; aşkta karşılık bulamamış, Rosaline tarafından reddedilmiş, âşık olabilmek, sevilmek ve sevmeyi için için arzulayan bir genç erkek, Romeo çıkar. Gizlice salona girer ve göz göze gelirler. Her iki karakter zamanlamanın öneminden bahsedecektir. Romeo, balo ortamında girdiği an kuzeni Benvolio’nun geç geldikleri için yemeği kaçırdıklarına dair şikâyetine, “Korkarım, fazlasıyla erken” cevabını verir; metince ima edilen ise Juliet’in, evliliğe ve aşka “hazırlanmışken”, Romeo’dan önce Paris’i görmüş olsaydı, belki ebeveynlerin öngördüğü gibi Kont’a âşık olabileceğidir. Juliet ise Romeo ile dans ettikten sonra adını dadısından öğrenince Romeo’ya henüz kim olduğunu bilmeden “fazlasıyla erken” âşık olmuş olduğunu itiraf eder. Toplumun sadece mesafeli, genel izlenimlerine sahip koro için bu tümüyle yıldızlarda öngörülmüş, kaderin oluşturduğu bir beraberlik gibi görülmüştür. Fakat Shakespeare, bu ilişkinin mutlak gidişatını seyircisinin gözleri önünde adım adım, insan psikolojisi ve davranış eğilimleri doğrultusunda inşa etmiştir.
    Shakespeare Trajedisi, evrensel ve zamansızdır çünkü değerleri ve ölçütleri insan kimliği üzerine kuruludur. İnsan psikolojisinin karmaşık ama tanıdık yapısının gözler önüne serilmesidir. “Kişinin seçimleri, onu ve onun dışındaki insanlığın geleceğini yönlendiren kararlarıdır ancak bu seçimler anın ürünü ya da temelsiz tepkiler değildir; bunlar, önceki deneyimlerden izler taşır, kişinin tabiatına sızmışlardır, onun karakterini biçimlendirmişlerdir ve yaşanmışlık izleri barındırırlar.” Shakespeare’in metni, derinliğini bir ölçüde bu yapısal özelliğe borçludur: Romeo ve Juliet oyununun planı gayet basittir ve bilinen bir yapıdır; binlerce kez tekrarlanmış ve hüsranla biten bu kısa süreli aşk, metindeki derinlik ve boyut kazandıran psikolojik bütünlük ve sürekliliktir. Oyunun göreceli makrokozmik sadeliği içinde ana karakterler en ince şekilde ortaya konan birer mikrokozmostur. Bu nedendendir ki, diğer daha eski trajedi geleneklerinde olduğu gibi, iyi veya kötü gibi basit tanımlamalar getirebileceğimiz karikatürize edilmiş kimlikler yoktur.

    Juliet’in, Romeo’ya ilk görüşünde aşkla bağlanmasının ardında, anne ve babasının Kont Paris’le izdivaç planları ve dürtüleri dışında, Juliet’in 13 yaşında olmasına rağmen Romeo ile evliliği tek seçim olarak görmesini sağlayan ev ortamı belirleyici bir etmen olmuştur.

    Metnin ayrıntılı okunması ebeveynler hakkında şu can alıcı bilgileri aktararak seçim ve yönlendirmelerini anlamlı kılmaktadır: Lord Capulet 4O’lı yaşlardayken 12 yaşındaki eşiyle evlenmiştir, Lady Capulet kızını baloda Kont Paris’le ilk karşılaştırmasına hazırlarken onun yaşındayken anne olmuş olduğunu söyler. Elizabeth dönemi İngiltere’sinde aristokrat aileler arasında maddiyat veya unvan için çıkarcı evlilikler yaygın olsa da kızlar için evlilik yaşı geç gençlik veya yirmili yaşların başındaydı. Dolayısıyla kültürel bir zemin olmamakla beraber, bir yetişkinin 12 yaşındaki bir çocukla evlilik yaptığının belirtilmesi ve #Lord ile #Lady arasındaki cinsel birleşmenin, ölmüş olan sayısız bebeğin varlığı ile vurgulanması (Capulet: “Toprak tüm umutlarım yuttu ondan başka”), net bir biçimde cinsel sapkınlığı vurgulamaktadır. Ancak Lord Capulet bir sapık olarak tanımlanmaz, bu kanının hiçbir desteği yoktur; kendimizi veya başkalarını değerlendirmeye çalışımızda da olduğu gibi, insan böylesine net, kolay açıklamalara sığacak kadar basit bir varlık değildir. Yine titiz bir okuma, bizi Lord Capulet hakkında şu soruya yöneltir: Yaşam süresinin 16. yüzyılda günümüzden daha kısa olmasından (yaklaşık 50-60 yıl) mütevellit, evlilikler nispeten genç yaşta yapılır, oysa Lord Capulet 4O’lı yaşlarda evlenmiştir ve seçimini ufak bir çocuktan yana kullanmıştır, neden? Yıllar içinde çocukluğunda yaşadığı tecavüz travmasını kızgınlık ve hüsrana dönüştürmüş Lady Capulet’e, toplum içinde kendisi ile acımasızca alay etmesine rağmen hiç tepki göstermez. Oysa Tybalt’la olan tartışmasında çok kısa bir sürede, çok şiddetli bir şekilde parlar. Metnin ima ettiği Capulet’in cinsel yetersizliği olabilir mi? Oyundaki ataerkil düzenin birincil temsilcisinin motivasyonu acaba korku mudur? Davranışlarını açıklayan, en aykırı, ani gibi görünen tepkisini kişilik deformasyonu olarak açıklayan özellikler bu karaktere boyut katar: Eşmerkezli daireler gibi, her yeni halka bizi karakterin merkezine biraz daha yaklaştırır. Shakespeare Trajedisi sadece sahne üstündeki kimlikleri kişiselleştirmez, izleyicisini de pasif/ alıcı kitle değil; düşünebilen, çözümleyebilen ve kendi yaşamsal tecrübelerinin ışığında bir sentez yapabilen bir topluluk olarak görür.
    Lady Capulet’in geçmişi, oyunun yalnızca üç noktasında kocasına hakaret etmesiyle, Juliet’in yaşında anne olduğunu dile getirmesiyle ve Juliet’in karşı gelmesine tepki olarak “Dilerim budala mezarına evli olsaydı” sözleriyle yaklaşık 30 sözcükle çözümlenebilir. Böylece dünyaya karşı geliştirdiği soğuk, mesafeli tutumunu açıklamak yerine dev bir kişisel geçmişi sunar. Bu net etki-tepki ilişkisi kat be kat zenginleşir, öyle ki kişisel tecrübesinin aksine Juliet’in acele evliliğini desteklediğinde karşımızda sadece öfkeli bir kadın değil; hasarlı, travma sürecinden itibaren gelişememiş, büyük ölçüde kendi kızını kıskanan bir anne profili çizer. Juliet’in doğum detaylarını o değil, dadı hatırlar; anne olarak damat adayının önemli nitelikleri değil, sadece genç, yakışıklı ve zengin oluşu onu ilgilendirir; Juliet’in cansız sandıkları bedeniyle karşılaştığında, dudaklarından dökülen ağıt kendisi içindir, kendisinin “yaşadığına” dair sahip olduğu -ve yitirdiği- tek gösterge için.

    Juliet’in geleceğini biçimlendiren seçimlerin arkasındaki çarpık zihniyet sırasıyla başka çarpıklıkların üründür. Ya Juliet’in kendi seçimleri? Karakter olarak Romeo’nun aşırı duygusallığına karşın Juliet, kontrollü, rasyonel ve her durumda kararlılıkla ilerleyebilen bir yapıdadır. Yetiştiği işlevsiz aile ortamından sıyrılmış, bu güvenden yoksun ortamda kendi yolunu çizmek zorunda kalmış, bir bakıma kendi kendisini büyütmüştür. Balkon sahnesinde, Romeo ile ilişkisinin henüz ilk anlarını yaşarken aşırı sevecen ifadelere yabancı birisi olarak kendisini aniden Romeo’nun hayranlığının odak noktası olarak bulunca tedirgin olur ve olayların fazlasıyla hızlı gelişmesinden endişe duyarak biraz zaman ister. İşe tam o an içeriden dadısı tarafından çağırılır ve belki de balo öncesi annesiyle paylaştığı o rahatsız edici diyaloğu anımsayarak bir an için odasına yönelir. Saniyeler içerisinde balkona ve onu bekleyen Romeo’nun yanına dönen Juliet’in tutumu tümüyle değişmiştir ve bir an önceki aşklarının aceleyle ilerlemesini yavaşlatmaları gereği ifadesinin birebir aksine evlilikleri için gün ve saat detayları talep etmektedir. Karakter yapısına tümüyle aykırı düşse de ailesinde onu bekleyen zorlu şartlar Juliet’i âdeta koşar adımlarla Romeo ile evliliğe iter.

    Kader; istenen veya öngörülemeyen etki olarak bireysel seçimlerin nihai sonucudur Shakespeare Trajedisi’nde, dinî veya doğaüstü bir “öteki” değil. Hürriyet, kişiye mahsus mutlak bir hak olduğu gibi, kişisel yükümlülük de mutlak bir değer olarak öne sürülür. Pür şans diyebileceğimiz, bireyden kaynaklanmayan, onun sorumluluğu dışında kalan hiçbir oluşum söz konusu değil midir? Romeo ve Juliet’te genç âşıkların sırdaşı olan Rahip Laurence, Juliet’in sahte ölümünü sürgündeki Romeo’ya bir mektupla bildirmeyi amaçlar. Rahip’in meslektaşı olan Rahip John mektubu ulaştırmakla yükümlü olsa da Mantua’daki veba salgını nedeniyle karantinada tutulur ve söz konusu ileti Romeo’ya ulaşmaz. Dolayısıyla, Romeo’nun yanılgıya düşmesi, Juliet’in mezar başında önce Paris’i, sonra kendisini öldürmesi ve Juliet’in de intiharıyla son bulan zincirleme reaksiyonu başlatır. Doğal afetler bireyin sorumluluğu dışında mıdır? İlk tepki, elbette öyledir, demek olsa da bu konu tartışmaya açık görünmektedir. Günümüzde tartışma konusu olan, “deprem öldürmez, hatalı davranış, hazırlıksızlık ve çürük yapılar insan öldürür” söylemini göz ardı etsek de metinsel söylemde ikilemde kalmış gibi görünmekte. Rahip Laurence gizlilik içerisinde gelişen olaylara vâkıf tek yetişkindir; şüphesiz genç âşıkların birleşmelerini desteklemesinin ardında yıllar yılı çatışan Capulet ve Montague ailelerini barıştırmak, birleştirmek isteği yatar. Ancak, bu saygıya değer amaç uğruna yaptıkları, tümüyle güvenilir din temsilcisi kimliğine aykırıdır: Ailelerinden gizlice nikâh kıyar, daha sonra Juliet’e sahte ölüm planını açıklar ve yürürlüğe koyar. Bu denli önemli bir rol üstlenmişken, iki gencin tüm gelecekleri onun ellerindeyken, olayın en can alıcı noktasında başkasına bu denli güvenmesi, dahası Romeo, Juliet’in mezarı başında ölü yatarken gelen kalabalıktan korkup kendini hüzne kaybetmiş Juliet’i orada yalnız bırakıp kaçması, doğal afetlerin talihsizlik olarak değerlendirilmesini bulandırmaktadır.

    Kişi, onu güden (olumlu veya olumsuz) biçimlenimler doğrultusunda, kendisinin ve çevresinin kaderini oluşturur. Söz konusu kişisel özellikler, illa çarpıcı boyutta olmak zorunda değildir; olağan, hatta etkenliği gözden kaçabilecek kadar sıradan zaaflar olabilir. Othello, Venedik’te bir siyahi yabancı olmanın yalnızlığını yaşar; Hamlet ise, yalnızca kral rolünü üstlenmeye uygun olmayan fakat diğer nitelikleri açısından tümüyle üstün bir kişiliktir. Bu makul ölçüdeki içsel unsurlar dış dünyanın yargılayıcı beklentileri karşısında yıkıcı, hatta ölümcül boyutlara ulaşırlar. Shakespeare’in oyun metinlerinde dış etken -yani bireye “öteki” olan- bireyselliği sınırlandıran, aile gibi en küçük biriminden tutun, halk gibi geniş kitleleri içeren toplumdur. Yunan trajedisindeki koro, bu toplumsal oluşumu temsil eder. Olaylara bakışı sınırlı, çoğu kez yanıltıcı ve yargılayıcıdır; toplumsal bütünlüğün muhafazası uğruna bireyselliği, geleneksel, dinî, kültürel, hatta hizmetindeki tüm kurallarla sınırlayarak sisteme dâhil etmek ister. Shakespeare, toplum kavramı karşında, özellikle kimliğin oluşumu sürecinde huzursuzdur çünkü kişiye sunduğu tehlikelerin farkındadır. Toplum bu nedenle oyunlarında her zaman olumsuzluk taşır. Shakespeare’in konusu insan üzerine kuruludur. Kişinin karakteri ve iç dünyası -doğuştan itibaren var olan veya yaşanmışlık sonucu edilen- esastır, her oyunun gerçek motivasyonu, olumlu ve olumsuz yanları ile ardındaki enerjidir. Oyunlarının itici gücü, kaderin insanüstü yüce güçlerin çalışması değil, birtakım kişilerin seçimleridir. Öyle ki Shakepeare Trajedisi’nde kaderi şöyle tanımlayabiliriz: Kader, bireyin yaşamında başkalarının seçimleridir.

    İnsan yaşamında açıklanamayan olaylar; mutlaka açıklama bekleyen, aksi takdirde tatmin olamayan insan beynini kader anlayışına götürür. Rönesans ruhuna bağlı kalarak Shakespeare, açıklamayı yine insanın kendisinde arar. ■

    ———–
    * Doç. Dr., İstanbul Üniversitesi, İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü

     

    #Sayı37 #capulet #Montague #yıldızKılıç #minaKılıç #othello #romeo #juliet #trajedi #shakespeare #ingilizedebiyatı

    romankahramanlari replied 1 year, 7 months ago 1 Member · 0 Replies
  • 0 Replies

Sorry, there were no replies found.

Reply to: romankahramanlari
Shakespeare Trajedisi: Laik Bireycilik ve Görecel…
Cancel
Your information:

Start of Discussion
0 of 0 replies June 2018
Now