Ursula K. Le Guin: ERİL DİL İÇİNDE BİR KADIN OLARAK YAZMAK

  • Ursula K. Le Guin: ERİL DİL İÇİNDE BİR KADIN OLARAK YAZMAK

    Posted by romankahramanlari on 11 Temmuz 2024 at 11:52

    ERİL DİL İÇİNDE BİR KADIN OLARAK YAZMAK*

    Makale Yazarı: Hande Öğüt

    *Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI Ekim/ Aralık 2013, 16.sayıda yayımlanmıştır. 

    “Varlığım yüzyıllar boyu sürecekse eğer, en azından bir kerecik ortaya çıkıp konuşmam gerekir. Şairim bana hiç söz hakkı tanımadı. Sözü ondan almak zorunda kaldım. Bana uzun ama küçük bir hayat verdi. Yere ihtiyacım var, havaya ihtiyacım var.” Lavinia, Ursula K. Le Guin

    Erkekler tarafından yapılmış bir dilin içinde, yine erkekler tarafından belirlenmiş, yapılanmış bir edebiyat ortamında, bir kadın olarak kendi dilini araştıran Ursula K. Le Guin’in feminist ütopya türüne kazandırdığı pek çok roman ve öykünün yanı sıra feminist eleştiriye de kazandırdığı yazım teknikleri, kavram ve #metaforlar, hatta yeni bir dişil dil önerisi vardır.

    Ataerkil toplumun sunduğu dilden kendini kurtararak, dilin öznesi olma imkânını arayan Le Guin’i #yenidünyalar, #yaratıklar, #gezegenler, #uzaylar dolayısıyla da yepyeni diller, şifreleme ve gösterge sistemleri oluşturan türün yazarlarından ayıran, feminist edebiyat eleştirisinden beslenen bir kadın yazısı yaratması ve kadın ütopyası türünde örnekler vermesidir.

    18. ve 19. yüzyıllarda politika, edebiyat, felsefe gibi alanlarda etkinlik gösteren kadınların kaleme aldığı ütopik, yarı sanrısal, fantastik kurmacalarla ilk tohumları atılan feminist ütopya yazını, özellikle 1970’lerden sonra zenginleşmeye, çeşitlenmeye başladı. #Bilimkurgu, #antezi, #ütopya ve #distopya türünde eserler veren kadın yazarların kimi liberal, kimi radikal, kimi anarko feminizm içinden çıktı. Farklı feminizmleri savunan Charlotte Perkins Gilman, Karen Blixen, Rita Mae Brown, Margaret Atwood, Emma Tennant, Willa Cather, Zoe Fairbairns, Rokeya Sakhawat Hossain, Doris Lessing, Marge Piercy, Fay Weldon, Christa Wolf ve Ursula K. Le Guin gibi pek çok yazarın ortak noktası, dildeki eril egemenliği sorgulayarak kimi sözcükleri kaldırıp yeni kavramları karşılayacak yeni sözcükler, imgeler, zamirler, metaforlar kullanmalarıdır.

    Tümüyle kadınlardan oluşan bir yurdu tasavvur eden #anaerkilütopyalar, toplumsal cinsiyet kavramını altüst ederek cinsellik algısına yeni perspektifler getiren romanlar, #kızkardeşlik ve #lezbiyenlik temaları, #anatanrıça miti, ucubeleşen kadın, makineleşen beden, #ekolojikyıkım, teknolojik ve #ükleer tehlikeler, yeni bir evren tahayyülüne dair bilimkurgusal alternatifler, 18. yüzyıldan günümüze feminist yazarların ürettikleri eserlerin temel meseleleridir. Cinsellik, #çiftcinsiyet ve toplumsal cinsiyetin yargılanması, kadın ütopyalarında yer tutan başat kavramlardır. Cinsellik, ütopyalarda, toplumsal baskıyı ve orta sınıf ahlâkını eleştirmek için kullanılır; distopyalarda ise ya devlet ya toplum tarafından tamamen denetlenir ya da serbest bırakılır. Kadın ütopyaları #cinslerarası eşitliğe önem vermeleri, #heteroseksüel dayatmaya ve cinsiyet faşizmine karşı duruşlarıyla erkekler tarafından yazılmış ütopyalardan ayrılır. Bu ütopyaların en belirgin teması, androjenidir. Kadın ve erkeğin tek bedende birleşmesi, akıl ve maddenin, kültür ve doğanın birleşmesi anlamına da gelir. İkiliği reddeden bir sentez, bir tümlenme arzusudur bu.

    Kadın ütopyaları, kadını bağımlı hale getiren en önemli ideolojik araçlardan birinin dil olduğu görüşünden yola çıkarak, erkek egemen sembolik düzenden kurtulmanın yolunu, dil dışı alana çıkmak ya da dil kalıplarını kırmakta bulur.

    “Ütopyalar imkânsızdır ama yazabiliriz” diyen Ursula K. Le Guin, kapitalist bir toplumda, yazan, doğuran, anne olan, kendini anarşist feminist olarak tanımlayan bir kadın. Savaş, emperyalizm, hegemonya, felaketler, cinsellik, toplumsal cinsiyet, kadın düşmanlığı üzerine düşüncelerini bir araya getirecek yeni sözcükler, dizgeler arayan Le Guin, her anarşist feminist gibi ortak bir konular kümesiyle ilgili: Kişinin kendi bedeni üzerindeki egemenliği, çekirdek aileye ve heteroseksüelliğe alternatifler, ebeveynleri ve çocukları özgürleştirecek yeni yöntemler, ekolojik mücadele, ekonomik özgür irade, mülkiyet, bağımsızlık…

    Ancak Le Guin’in yetmişlerin ortalarına kadar bilimkurgu ve fantastik türde yazdığı romanlar, kahramanca serüvenler, yüksek teknolojili gelecekler, iktidar dehlizlerindeki erkekler hakkındadır… #Erkekler başkahramandır, kadınlar ise ikincil rollerde. Kendini anarşist olarak tanımlamasına rağmen, bu romanlarda anarşist feminizmin izlerine pek rastlanmaz. Bir üçleme olarak planlanan Yerdeniz Serisi, özellikle cinsiyet rolleri noktasında yetersizdir. Erkek kahramanlar baskın, güçlü ve hükümran, kadınlar ise pasif ve geleneksel cinsiyet rollerine hapsolmuştur. #Mülksüzler’de #Anarresliler her ne kadar evlilik gibi kurumsal bir zorunluluğa maruz kalmadan -kendi cinsleriyle ya da karşıt cinsle ilişki kurabilmektelerse de cinsiyet rollerine yeni bir perspektiften bakmaz, bir hemcins arzusu ve cinselliği üzerinde durmaz Le Guin. Halkı, dönemsel olarak erkek ya da dişi özellikler gösteren androjenlerden oluşan bir gezegeni anlattığı #KaranlığınSolEli’ndeyse cinsiyetlerin tek vücutta bütünleşmesiyle birlikte, eril iktidar ortadan kalkmıştır ama sanki cinsellik ve lezbiyen aşk olasılıkları da ortadan kalkmıştır!

    Annesinin, kadınları neden yazmadığı sorusu üzerine, metinlerinin merkezindeki eril hâkimiyeti görerek ihtiyacının, feminist edebiyat kuramı, eleştirisi ve pratiğinin ona verecekleri olduğunu fark eder Le Guin; bir kadın olarak dilini, erkeklerin oluşturduğu güce yönelik, güç ile ilgili sözcüklerle kuramayacaktır. 1983 yılında Mills Koleji mezuniyet töreninde yaptığı konuşmada şöyle der: “Kadınlar, kadın olarak kaldıkları sürece, erkek egemen düşüncesiyle oluşturulmuş bir toplumda, insanın insanoğlu diye adlandırdığı, tanrının erkeklerin diliyle konuştuğu, tek gidilebilecek yönün ileri, daima ileri olduğu toplumdan, zaten büyük ölçüde dışlanmış durumdalar. Bu onların ülkesi, biz kendimizinkine bakalım.”

    #EnUzakSahil ile #Tehanu arasında geçen on yedi sene içinde feminizmi ve feminist eleştiriyi yeniden keşfeden Le Guin’in #YerdenizÜçlemesi’nin son kitabı En Uzak Sahil’i yazarken öğrendiği şeylerden en önemlisi, “fahri ya da sahte bir erkek gibi değil, bir kadın gibi yazmak” olur. Bir kadının bakış açısından “yerdeniz”, bir erkeğin bakış açısından göründüğünden çok farklı görünmektedir çünkü.

    İsimlendirmeyi büyü, kelimeleri kudret olarak gören Le Guin, kadınlara edebiyat üzerindeki maço-bürokrat denetimden kaçmak için kasıtlı olarak canlı sese, uçucu, yıkıcı gösteriye yüzlerini dönmelerini önerir. Eril şiirin nihai olarak kadınların yokluğuna, kadın ve doğanın nesneleştirilmesine dayandığını düşünen yazarın Kesh şiirindeki en büyük başarısı, “Lacan Baba’ya dil çıkarma”sıdır. #HepYuvayaDönmek’te karşımıza çıkan Kesh halkının canlı birer sözlü ve yazılı gelenekleri vardır. Le Guin’in öykü, şiir, mit, halk masalı, drama, deneme ve belge gibi değişik biçimleri sentezleyerek uzak geleceğe ait kurgusal bir etnografya olarak tasarladığı bu romanda, gösteri parçalarının metinleri, müzik gibi gerçek anlamda ses olarak varolan şiir, anlatı ya da oyunların notasyonları, Kesh dilinden yapılan çevirilerin karşılığı olarak belirir. Metinlerini canlı seslerden örmeye çalışan, sözcüklere yeni sesler ve tınılar katan yazarın Yerdeniz’i keşfetme serüveni “Çözme Kelimesi” ve “İsimler Kuralı” adlı iki öyküyle başlar. İsim icat ederken bilinçli bir biçimde müdahale ettiği tek alanın, ismin telaffuz edilebilirliği olduğunu belirten Le Guin’in en anlaşılmaz dili “Nna Mmoy”, eril dili altüst ederken, Fransız yapısökümcülerin önerdiği türden bir kadın diline de yaklaşır. Merkezsiz, uçucu, kırılgan, döngüsel bu dili şöyle açıklar yazar: “Nna Mmoy lisanında yazılan metinler doğrusal değillerdir, yani ne yatay, ne de dikeydirler; bunun yerine merkezden çevreye doğru, her tarafa doğru ilk veya merkezi bir kelimeden sürgün verirler, tıpkı ağaç dalları veya büyüyen kristaller gibi…”

    Mekanik değil, bedensel benzetmeler kullanan, çünkü sanatın ritimlere dayandığını, yazarların da bedensel ritimler kullandığını düşünen Le Guin, “Yazmak, mecrası ne olursa olsun, sözcüklerden oluşur; sözcüklerse bedenseldir, bedenden ve nefesten oluşur, beden tarafından alımlanır, bedenle hissedilir; sözcüklerin ritimleri bedensel ritimlerdir” sözleriyle, yine yapısökümcü feministlerden Helene Cixous’ya yakın durur. En Uzak Sahil’de Yaradılış Dili’nde birçok tam cümle vardır, çünkü ejderhalar başka dil konuşmazlar. Marifetler’den sonra Sesler’de de karşımıza çıkan Gry hayvanlarla iletişime geçebilmekte, bir şair olan Orrec ise sözcüklere ses verebilmektedir. Tarih boyunca doğaya tahakküm uygulanması, hâkimiyet kurulması ile doğayla birlikte tanımlanan kadına tahakküm uygulanması arasında paralellik olduğunu gösteren romanlarında, kadının vahşi doğayla birlikteliği ön plandadır hep:

    “Bir kadın olarak yaşadığım yer kimi erkeklere göre vahşi doğa. Oysa orası benim evim.”

    Vahşi doğa, ben ile öteki arasında hiçbir etkileşim olmayan bir yer değil, benin kendini dayatmadığı bir mekândır. Bizim koşullarımızda değil, kendi koşulları çerçevesinde ziyaret edilmesi gereken bir yerdir, ziyaretçi dönüşendir dönüştüren değil. Val Plumwood, öteki yeryüzü topluluklarıyla karşılıklı ve işbirliğine dayalı bir ilişkinin, bir dönüşüm dengesiyle gerçekleşeceğini belirtir Feminizm ve Doğaya Hükmetmek adlı kitabında. Oysa bir tahakküm ilişkisi, yeryüzü ötekilerini her zaman üzerlerine benin dayatılacağı nesneler, dönüştürülecek olanlar olarak ele alacaktır

    #İçDenizBalıkçısı’ndaki öykülerde teknolojinin barbarca ilerleyişi karşısında dünyanın, doğanın ve “dışarıda” bırakılanın durumu sorgulanır. Karşıtlıklar, aralarındaki denge ve birbirlerini tamamlayarak bütünü oluşturmaları fikri romanlarının ana temasıdır. İki yolculuk ve birbirinden farklı iki dünya arasında olma halini “Çörtme Teorisi” ile açıklar Le Guin: “#Çörtme; bir an içinde burada değil, orada olunma hali ama aynı anda burada da bulunma hali. Bir tür olmayan ara…”

    Aynılık ve benzerlik üzerine kurulmuş olan klasik ütopyaların aksine, feminist ütopyalar çelişkilerin var olduğu ancak çözümlerin de üretildiği alternatif düzenler olarak ortaya çıkar. Le Guin, önce farklılığı kurup yabancılığı tanımlar, sonra da ateşli bir insani duygu kıvılcımıyla bu farkı kapatır. Anne Cranny-Francis’in “Feminist Gelecekler: Bir Tür İncelemesi” başlıklı makalesinde belirttiği üzere, yabancı olarak kadın, ataerkil bir toplumda ataerkil olmayan yabancı, ataerkil olmayan bir toplumda ataerkil bir yabancı, ataerkil bir özne olarak konumlandırılmanın gerilimini yaşayan ataerkil olmayan bir yabancı imgesi, feminist bilimkurgu yazarlarınca ataerkil ideolojiyi ve onun pratiklerini yapıbozuma uğratmak için kullanılan taktiklerdir. Feminist bilim kurgu yazarları, öykülerini diğer zamanlara ya da mekânlara yerleştirerek çağdaş toplumun ataerkil pratiklerinin doğallaştırıcı söylemlerini açığa çıkarırlar. Karanlığın Son Eli’nde, ataerkil bir erkek karakteri, ataerkil olmayan bir çevreye yerleştirir ve ataerkil söylemin işleyim biçimini gösterir Le Guin. Ben ile ötekinin birbirine geçme halinin önündeki engel bir duvar olarak belirir kimi kez romanlarında. Yerdeniz kitaplarının hafızalarda en çok yer eden imgelerinden biri olan duvar, Öteki Rüzgâr’da çorak diyarı insanların diyarından ayırır, Mülksüzler’de Anarres ile Uras arasında sınır teşkil eder: “Bir duvar vardı. Önemli görünmüyordu… Yolla kesiştiği yerde bir kapısı yoktu; orada yerin geometrisine indirgeniyordu. Bir çizgiye, bir sınır düşüncesine… Ama düşünce gerçekti, önemliydi. Bütün duvarlar gibi iki anlamlı, ikiyüzlüydü. Neyin içeride neyin dışarıda olduğu duvarın hangi yanından baktığınıza bağlıydı.”

    Le Guin’in ütopyanın kapalılığını simgelemek ve eleştirmek için kullandığı bir yapıdır duvar. Sınır olarak duvar alegorisi, paradoks olarak anlaşılan sınırın metafor biçiminde ifade edilmesine yardımcı olabilir. Düzdeğişmece ve eğretilemeye yaptığı vurgu sayesinde, anlam alanını sonsuz derecede genişleten Le Guin, dayatılmış bir dizi sınırlı fantezi olarak kadın anlamına meydan okudukça erkekliği ve normalleştirilmiş heteroseksüellik parametrelerini oluşturan sınırlara da meydan okur. Dili ataerkinin etkilerinden kurtarmak için düalist yaklaşımların dil içindeki yansımalarını ortadan kaldırır. Mülksüzler’de mülkiyetin, hiyerarşinin, ataerkil önyargıların olmadığı bir toplumun ifadesi olarak, mevcut dilde varolan kelime ve terimleri ayıklamış ve kullanım şekillerini değiştirmiştir.

    Son romanı #Lavinia ise bambaşka bir türe aittir. Savaşçı, yiğit bir toplumda, sesi, sözü, silinmiş, ancak ölümünde tanınıp anılmış, Vergilius’un Aeneas Destanı’nda tümüyle erkek gözünden ve suskun imgesiyle yer almış Latium kralının kızı Lavinia’ya hak ettiği sesi bu romanda geri verir. Erkek-egemen toplumu sorgulayan, savaşı ve nedenlerini irdeleyen, kurguyla gerçeklik arasındaki çizgiyi bulanıklaştıran bu büyülü romanda, büyük bir destanda küçücük bir rolü olan, ihmal edilmiş bir kadını onun gözünden ve dilinden kurgulayarak, ilk kez Elaine Showalter tarafından 70’lerin sonuna doğru ortaya atılan gynocriticism’e katkı sağlamıştır. Patriyarkal kanona alternatif oluşturmak ve kadınları erkek bakış açısından göstermeye son vermek amacı taşıyan bu eleştiri ekolü, unutulmuş kadın hikâyelerini ve metinlerini de bulup yeniden yayımlar ya da yeniden yazarak yok sayılmış dişil altkültürü ve onun ürettiği temaları açığa çıkarmayı hedefler.

    #kadınyazar #feministütopya #feministeleştiri

    romankahramanlari replied 1 year, 10 months ago 1 Member · 0 Replies
  • 0 Replies

Sorry, there were no replies found.

Reply to: romankahramanlari
ERİL DİL İÇİNDE BİR KADIN OLARAK YAZMAK* Makale Y…
Cancel
Your information:

Start of Discussion
0 of 0 replies June 2018
Now