Sierva María de Todos Los Angeles: SIERVA MARÍA’YI SEVMEKLE BAŞLAR HER ŞEY
-
Sierva María de Todos Los Angeles: SIERVA MARÍA’YI SEVMEKLE BAŞLAR HER ŞEY
SIERVA MARÍA’YI SEVMEKLE BAŞLAR HER ŞEY*
Makale Yazarı: Yasemin Taşdemir
*Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI (Ekim/Aralık 2017) 32. sayıda yayımlanmıştır.
1947 yılıydı. On dokuz yaşındaydım. Hukuk fakültesinin birinci sınıfında öğrenciydim… İlk sayfadaki giriş cümlesini hatırlıyorum, şöyle diyordu: “Bir sabah sıkıntılı rüyalarından uyanan Gregor Samsa kendisini yatağın içinde devasa bir böceğe dönüşmüş bulur.” … Lanet Olsun! Okurken böyle mırıldandım kendi kendime, “Bu doğru olamaz! Kimse böyle bir şeyin yapılabileceğini bana söylemedi! Demek olabiliyormuş! Öyleyse ben de yapabilirim! Lanet olsun! Benim büyükannem de böyle anlatırdı hikâyelerini… En olmadık masalları sanki gerçekmiş gibi. (1)
Kolombiyalı yazar Gabriel García Márquez’in kalemindeki gizemi keşfetmesi, #Kafka’nın #Dönüşüm adlı eserini okuduğu ana denk düşer. O güne dek biriktirdikleriyle harmanlayacağı hikayelerini okuyucuya aktaracağı yolu böylece belirlemiş olur. Kökleri, #İspanya’nın mitleriyle ve doğaüstü olayların günlük yaşamın bir parçası olduğu folklorik öyküleriyle ünlü #Galiçya Bölgesi’ne dayanan büyükannesi ve dedesinin büyüttüğü Márquez, dinlediği masallardan etkilenmekle kalmaz; büyükannesinin bunları nasıl da sıradan olaylarmışçasına anlattığını da hatırlar ve en büyülü gerçekleri kendi üslubuyla anlatmaya başlar. Zaten yaşadığı topraklar da ondaki ilhamı beslerken son derece cömert davranmaktadır. Bu yazının konusunu oluşturan Aşk ve Öbür Cinler (Del Amor y Otros Demonios) (2) romanı bunun en güzel örneklerinden biridir: #Muhabir olarak çalıştığı dönemde Márquez, otel yapılmak üzere satılan eski bir #Klarismanastırının mahzenindeki mezarların boşaltıldığı haberini alır. Haber değeri taşıyacak bir şey bulmak umuduyla manastıra gittiğinde, büyülü gerçekçiliğin Kolombiya’da doğmasının bir tesadüf olmadığını kanıtlayan bir olay yaşar. Boşaltılan mezarlardan biri Sierva María de Todos Los Angeles adında küçük bir kıza aittir ve ilginçtir ki mezar taşında soyadı yazmaz. Mezardan dışarı taşan yirmi iki metre on bir santim uzunluğundaki bakır renginde harikulade saçlar, Márquez’e büyükannesinin anlattığı ve saçları arkasında bir duvak gibi yerlerde sürünen, gerçekleştirdiği #mucizeler nedeniyle efsaneleşen on iki yaşında küçük bir markizin öyküsünü hatırlatır. Aşk ve Öbür Cinler böyle doğar.
Romanda farklı birçok etnik grubun yaşadığı, #çokkültürlü ve #çokdinli #LatinAmerika gerçeğini ve bu çoğul kimliğin üzerindeki #Katolikkilisesi baskısını, batıl inançların insanların günlük hayatını nasıl kontrol altına aldığını okurken aslında yeryüzündeki tüm şeytanları sevgisizliğin beslediğini fark ederiz bir kez daha.
Sierva María de Todos Los Angeles, İkinci Casalduero Markisi ve Darien Beyi olan Don Ygnacio de Alfaro y Dueñas ile unvansız eşi Bernarda Cabrera’nın talihsiz kızıdır. Ailedeki yeri, birbirini sevmek bir yana, görmeye bile tahammül edemeyen bir çiftin evliliğinin sevilmeyen meyvesi olmaktan öte gitmeyecektir. Zor bir doğumun ardından yedi aylık dünyaya gelir. Ebe, Don Ygnacio’ya; “Kızınız oldu ama yaşamayacak” (3) dediğinde, evin #Afrikalı sadık kölesi #DomingaAdviento yaşaması için kendi azizlerine, kıza yaşama lütfunu bahşedecek olurlarsa, kızın saçlarını düğün gecesine kadar kesmeyeceğine yemin eder, bu adağın ardından çocuğun ağlamaya başlaması üzerine sevinçle; “Bu kız bir azize olacak!” (4) diye bağırırken, Marki’nin yorumu ise; “Orospu olacak, Tanrı ömür ve sağlık verirse” (5) olur. Annesi Bernarda Cabrera daha emzirdiği ilk gün nefret eder ondan ve nefretinden kızını öldüreceği korkusuyla Sierva María’yı evin Afrikalı kölelerinin arasına bırakır. Küçük Markiz’in evde kendine ait bir odası bile olmaz.
Saçlarının bakırını, solgun tenini, daima #hüzünlümavigözlerini ve zayıflığını babasından alan Sierva María varlığı bile unutulmuş bir çocuk olarak, Dominga Adviento ve diğer #Afrikalıköleler tarafından büyütülür. Buna rağmen annesi, babasına benzeyen bu hayalet kızdan öyle rahatsızdır ki, evin karanlık duvarları arasında nerede olduğunu fark edebilmek için giysisinin kol ağzına bir çıngırak asar. Oysa bu gereksizdir, çünkü “babası gibi anormalin teki” diye tanımladığı kızı, çoğu zaman hatırlamaz bile. Babası içinse Sierva María evli oluğu kadının kızıdır ve kendisiyle hiçbir bağı yoktur.
Sierva María ailesi tarafından sevilmediği kadar köleler tarafından sevilir. Onun bildiği tek hayat odur, birlikte yaşadığı Afrikalı kölelerden tek farkı rengidir. Onu emziren Dominga Adviento, Sierva Maria’yı, #MariaMandinga adıyla İsa’ya vaftiz edip bir Afrika dini olan #Yorubatanrısı #Olokun’a adar. Dini inançların günlük hayatı şekillendirdiği bu yerde küçük kız iki dinin, iki ideolojinin, şeytani ve kutsal olanın, Afrika dinleriyle Katolik mezhebinin arasında onu daha sonra içine cin kaçmakla suçlayacaklara hazırlar kendini hiç bilmeden. Henüz konuşmayı bile öğrenmeden dans etmeyi, daha sonra aynı anda üç Afrika dilini, aç karnına horoz kanı içmeyi, diğer köleler gibi Hristiyanlar arasından cisimsiz bir varlık gibi kendini hissettirmeden süzülüp geçmeyi öğrenir. Dominga Adviento, onun köle kızlar ve melez hizmetçiler arasında neşeyle büyümesini sağlamaya çalışır. #Kölekadınlar kendi tanrılarını simgeleyen kolyeleri boynuna asar, saçlarını çiçekler ve kutsanmış sularla yıkarlar. Sierva María için sevgi böyle bir şeydir, aidiyet duygusunu diğer köle kızların arasında uyuduğu hamakta hisseder. Teni ne kadar beyazsa ruhu o kadar zencidir. Ona aile olan kölelerin gelenekleri, inançları ve mutfakları gibi özgürlük özlemi, bastırılan isyan duygusu da içine işler. Onları esir eden otoriteyle dalga geçebildiklerini düşünmek, özgürlüğe dair umutlarını canlı tutabilmek, kısacası hayatta kalabilmek için efendilerine kusursuz yalan söyleyen kölelerden, en az onlar kadar mükemmel yalan söylemeyi öğrenir. Upuzun saçları gibi boyundan büyük bir nefret besler anne babası olduğu söylenen insanlara karşı, ona hayatı öğreten zenci kölelerin öğretmelerine gerek kalmayan tek şey budur belki de.
Sierva María on ikinci doğum gününe dek bu sığınağın içinde yaşar ve doğum günü kutlamalarının olacağı gün hizmetçilerden biriyle çarşıya çıktığında bir köpek tarafından ayak bileğinden ısırılır. O gün çıldırmış gibi çarşının altını üstüne getiren köpeğin ısırdığı dördüncü kişidir ve önce hiç üstünde durmasalar da, daha sonra hizmetçilerden biri bunu annesi Bernarda’ya söyler. Isırma olayından kısa bir süre sonra köpeğin kuduzdan ölmesi ile de şüpheler gitgide artar. Sierva María #kuduz olduğuna dair hiçbir fiziksel belirti göstermese de bunun şüphesi bile anne ve babası için son derece endişe vericidir. Bernarda kölelerin dedikodularının Hristiyanlar arasında hızla yayılacağını ve kızının kuduz olduğunu herkesin öğreneceğini düşündükçe kızından daha da çok nefret eder. Önemli olan ölmesi değildir, bunun bir #köpekhastalığı gibi küçük düşürücü bir sebepten olmasıdır. #DonYgnacio ise kızının ölecekse de bir Hristiyana yakışır şekilde ölmesini ister ve bunun için üstüne düşen ne varsa yapmaya hazırdır. Vicdanına ağır gelen yükün de etkisiyle kızını sevdiğine inandırır kendini, belki de gerçekten baba olduğunu hatırlar. Dominga Adviento öldüğünden beri düzeni kalmayan evi yeniden kurallara bağlar önce. Kızına büyükannesinin odasını hazırlatır ve onunla ilişki kurmaya çalışır. Oysa Don Ygnacio, Sierva María için onu ait olduğu yerden koparan bir düşmandan farksızdır ve aradaki nefret duvarı onun aşamayacağı kadar yüksektir. Sierva María babasının ona yaklaşma çabalarına kimi zaman susarak kimi zaman da saldırgan tavırlarla karşılık verir, sorduğu soruları ustaca yalanlarla savuşturur. Babasının aklına ise ne kızının küçük yüreğindeki korkular gelir ne de kalbinin ne kadar yaralı olduğu. Varsa yoksa #ayakbileğindekiyara kurcalar aklını ve nedenini açıklayamadığı şiddet eğilimi.
Marki kızını #KatolikKilisesi’nin insafına terk etmeden önce, İspanya Krallığı’ndaki Engizisyon avından kaçan ünlü bir Yahudi doktorun öğrencisi olan ve Marki’de yeryüzündeki tüm soruların cevaplarını barındırıyormuş hissini uyandıran bir #kütüphanesahibi #DoktorAbrenuncio’ya gider. Sierva María evdeki odasında yaşamaya başladığı andan itibaren, yüzünü ilk güldüren Abrenuncio olur. Kim bilir, belki de; Biz hekimler, ellerimizle görürüz (6) dediğinde küçük kızın gülümsemesinin sebebi, ona #Afrikabüyülerini hatırlatmasıdır. İçinde samimiyet olan en ufak bir dokunuşu bile ayırt edebilen Sierva María, doktora hiç direniş göstermeden onu muayene etmesine izin verir. Muayene sonrasında doktor kızın son derece sağlıklı göründüğünü düşünerek büyük olasılıkla kuduz kapmadığını söylediğinde Marki rahat bir nefes alır, fakat kısa bir süre sonra küçük kız ateşlenir ve her ne kadar Abrenuncio ateşin tek başına bir kuduz belirtisi sayılamayacağını söylese de Marki ikna olmaz. Kentte Kutsal Mahkeme’nin elinden sağ kurtulan ne kadar #doktor, #eczacı, #büyücü ve hatta #berber varsa Markiz’i muayene etmeye gelir. Hepsi de kızı kendi yöntemleriyle tedavi etmeye çalışırken aslında ona olmadık işkenceler yaparak canını yakarlar, beklendiği takdirde ateşi düşebilecekken, akla mantığa sığmayan metotlar ve çeşitli şarlatanlıklarla küçücük bedeninde yepyeni hastalıklara ve şiddetli acılara sebep olurlar. Sierva María çığlıklarla direndiği zaman ise daha da büyük endişelere kapılırlar. Hem ruhunu hem bedenini yaraladıkları kız onlara direndiğine göre kuduzdan çok daha büyük bir problemi olmalıdır: ya #şeytan ruhunu ele geçirmişse?
Sierva Maria’nın hastalığının insanlarda sebep olduğu endişe üzerine kentte sükuneti sağlamak adına, bölge piskoposu Don Toribio de Cáseres y Virtudes, Marki’yi davet eder. Astım hastası, önemli dini törenlere yönetimin ileri gelenlerince tahtırevanla taşınarak bir tente altında katılan ve yıkık dökük, iki katlı bir sarayda kalan #piskopos, tek başına, hem dünyanın bu tarafından bihaber olan çöküş dönemindeki krallığı, hem de hastalanmış kilisenin halka uzaklığını temsil eder. Temsil ettiklerinin ona verdiği yetkiye dayanarak da küçük kızın hastalığına teşhisi koyar: Şeytan, masum Sierva María’nın bedenine girerek korkunç bir hastalığın görünümüne bürünmüştür. Marki piskoposa doktor Abrenuncio’nun muayenesinden ve hastalığın tıbbi gelişiminden bahsetmek ister, fakat psikopos Marki’ye Abrenuncio’yla ilgili bildiklerini anlatarak tüm bu bilimsel açıklamaları şüpheye yer bırakmayacak şekilde çürütür. Tam adı Aberenuncio de Sa Pereira Cao olan doktorun en sondaki soyadı köpek anlamına gelmektedir ve Kutsal Mahkeme’nin kayıtlarına göre İber Yarımadası’ndan kovulmuş bir #PortekizYahudisi’dir. Sierva María’nın sakinlikle kabullenip ilişki kurduğu tek kişi olan bu Tanrısız adam, tabii ki onun ruhundaki şeytanı beslemekten başka bir işe yaramayacaktır. Marki her ne kadar doktoru savunmak istese de, piskopos insanlarda kuduzun şeytanın düzenbazlıklarından biri olduğu konusunda tartışma kabul etmez. Düşmanı girdiği bedenden çıkarmak mümkün olmasa da, küçük kız için yapılabilecek en iyi şey onu #SantaClaraManastırı’na kapatmaktır.
Marki eve gelip de o cılız ve solgun bedeni görünce, belki Sierva María’nın canını yakan bunca şarlatana izin verdiği için, belki de yanında olmadığı zamanlarda kızın gözlerinde beliren bir parça mutluluğu gelişiyle yok ettiğini gözlemlediği için, suçluluk duygusuyla karışık güçlü bir sevgi beslemeye başlar kızına karşı. Şimdiye kadar esirgediği tüm sevgiyi vermeye, hatta sözde karısı ve kendisinin o işe yaramaz hayatlarını bile feda etmeye hazırdır. Ama bu konuda öyle tecrübesizdir ki, nasıl seveceğini bilemez, Sierva María’nın bedeninde saklanan o şeytanı en çok besleyen kişi olduğundan bihaber, piskoposun söylediği gibi kızını Santa Clara Manastırı’nın rahibelerine emanet eder.
#Manastır, #rahibeler ve hizmetkarları ile birlikte bambaşka ve kendi dünyasına çok yabancı bir yerdir Sierva María için. Bir ara avludaki kölelerin arasında tanıdık bir sıcaklık hissedip neşelenir, Afrika dillerinde şarkılar söyler, onlara yardım eder. Dini ve maneviyatı temsil ederken kölelik sisteminden faydalanmakta sakınca görmeyen manastır ahalisi, Sierva María’nın anlamadıkları bu garip dillerde bülbül gibi şarkı söylemesini ve üstüne başına dokunulduğunda bir anda vahşileşmesini bedenindeki şeytanın varlığının bir kanıtı olarak kabul ederler. Doğumundan itibaren onu reddederek küçücük kalbine nefret tohumları eken babası tarafından, büyüdüğü ve sevip sevildiği yuvasından koparılan, kişiliğine ve değerlerine saygı gösterilmediğinde hırçınlaşan bu küçük kız, hiçbir kuduz belirtisi göstermeden, yıllardır Engizisyon kurbanlarını ağırlayan zindandaki hücrelerden birine kapatılır. Kendisine karşı işlenen tüm suçların sorumluluğu Sierva María’ya yüklenir, mutsuzluğunda, hırçınlığında, bedeninin ve ruhunun çektiği acılarda payı olan kim varsa, hepsinin cezasını çekmek için o karanlık ve pis hücrede, el ve ayaklarından zincirlenmiş bir halde yaşamaya! mahkum edilir.
#Başrahibe Josefina Miranda içinse bu küçük kız iblisin ta kendisidir, kim bilir ne dolaplar çevirmiştir de buraya gönderilmiştir. Böyle düşünmesine sebep olan, kızın bedenine saklanan şeytandan ziyade, onu buraya gönderen kişinin piskopos olması ve babasının bir marki olduğunun söylenmesidir. Sözde soylu sınıfından nefret eden başrahibenin piskoposa duyduğu hınç ise neredeyse doğumundan yüz yıl öncesine dayanır. #Klarisrahibeleri ve Fransisken piskoposu arasında para ve yetki alanı konuları yüzünden çıkan bir anlaşmazlık büyümüş, aralarında başlayan savaş sonunda Klaris rahibelerinin manastırı yerle bir edilmiş ve ancak aradan geçen yirmi yıl sonunda kendilerine geri verilmiştir. Başrahibe bizzat yaşamadığı bu savaşın hıncını hem kendi kalbinde hem de rahibe adaylarının kalplerinde hep canlı tutarak bütün nefretini Sierva María’ya kusar. Yeryüzünde Tanrı’yı ve ruhani değerleri temsil etmekle görevli bu iki kurum, dünyevi değerler ve güç için birbirini yok etmeye uğraşarak aslında şeytana addettikleri duyguları kendileri beslerken, Sierva María’nın salt sevgiyle iyileştirilebilecek yarasını nefretle büyütürler.
Piskopos, bir prestij meselesi olarak gördüğü #şeytankovma işi için eski bir öğrencisi ve sağ kolu olan Peder Cayetano Delaura’yı görevlendirir. Delaura, kendisine verilecek bu zor görevden habersiz, rüyasında hiç tanımadığı Sierva María’yı gördüğünü anlatır piskoposa. Rüyasında küçük markiz, karlarla kaplı kırlara karşı bir pencerede oturmuş, elinde tuttuğu üzüm salkımından birer birer kopardığı üzümleri yemektedir. Bunu yaparken hiç acele etmez, çünkü üzümler bittiğinde öleceğini bilir. Bu rüyayı #Delaura için bu kadar ilginç yapan ise o karlı manzaraya bakan pencerenin, yıllar önce #Salamanca’da üç gün hiç durmadan yağan karı izlediği pencereyi ona hatırlatmasıdır. O bunu bilmese de Sierva María da aynı rüyayı görmüştür. Rüyadan etkilenen piskopos, Delaura’yı küçük kızın içindeki şeytanı çıkarmakla görevlendirir. Kitaplardan ördüğü duvarları arasında yaşayan ve kadınlarla iletişim kurmakta zorlanan Delaura, her ne kadar bu görevi kabul etmemek için dirense de başarılı olamaz. Üstelik eğer bu zor görevde başarılı olursa, Vatikan’daki kitaplığın yöneticisi olabilme hayalini gerçekleştirebilecektir.
Kızın cin çarpmasından veya içine şeytan girmesinden çok daha farklı ve olağan, ama tespit edilemeyen bir problemi olabileceği düşüncesiyle hücreye gider Delaura. Hücrenin kapısı açılır açılmaz nemli ve kötü bir koku yayılır dışarı. Şiltesiz taş bir yatağın üzerinde, el ve ayaklarından zincire vurulmuş olarak yatan kızın ölüye benzer tenine karşılık, gözlerinde coşkusunu kaybetmeyen mavi bir deniz vardır. Kızın bulunduğu koşullar üzerine başrahibeyle tartışan Delaura, kızın güvenini kazanabilmek için onunla yalnız kalmak ister ve bundan sonraki tüm ayinlerinde bu kuralı devam ettirir. Kızın yaralarına merhemler sürerek onunla sakince konuşmaya çalıştığında Sierva María son derece ilgisiz görünse de, aslında bu sakinlik onu kabullenişinin ilk işaretleri olur.
Daha sonraki gidişlerinde yemek yemeyi reddeden kıza verilen öğünlerin tadının ne kadar berbat olduğunu fark eden Delaura, gizlice ona hoşuna gidecek yiyecekler getirir. Zaman zaman Delaura’yı terslese de, Sierva María diğerlerinin aksine ona gerçekten yardım etmek isteyen bu adamın varlığına alışır. Kendisini muayene etmesine izin verir. Hatta elinin sargıda olduğunu görünce masum ve içten bir tavırla Delaura’ya ne olduğunu sorar. Delaura küçük bir kuduz köpek tarafından ısırıldığını söylediğinde, Sierva María gülerek; “Hastalıktan daha beterim” (7) ben diye cevap verir. O gün ilk kez baba tarafından akrabası olduğu ve büyük bir hayranlık beslediği Garcilaso de La Vega’nın (8 ) dizeleriyle cevap verir Delaura: Bu acıya dayanabilecek olana elbet yaparsın bunu (9). Aynı günün gecesi Sierva Maria rüyasına girerek Garcilaso’nun sözleriyle “Sizin için doğdum, sizin için yaşıyorum, sizin için ölmek zorundayım, sizin için ölüyorum” (10) der Delaura’ya. Aralarındaki ilişkinin özeti olacaktır bu dizeler. Artık Sierva María Delaura’nın gözlerini yumduğu her an onunladır. Hatta onu düşünebileceği anlar yaratır kendine. Zamanla paylaştıkları saatler daha da kıymetlenir, Sierva María ölmekten korktuğunu itiraf edecek kadar güvenir Delaura’ya, çünkü onu hayata bağlayan ve kaybetmekten korktuğu sevgiyi tatmıştır. Delaura’nın hisleri ise görevini ve konumunu unutturacak kadar kontrol altına almıştır onu ve kendisini bile şaşırtacak kadar cesur bir tavırla Sierva María’ya onu sevdiğini söyler.
Bu sevginin kalbi kadar arzularını da esir aldığını fark eden Delaura, Sierva María’yı içinden söküp atarak ruhunu temizlemek için, beline kadar soyunur ve demir bir çubukla kanlar içinde kalana dek kendini döver. Onu gözyaşları ve kanlar içinde bulan psikoposa; “İblis bu Sayın Hocam, hepsinin en kötüsü” (11) der. Çünkü Katolik Kilisesi, karşı cinse duyulan aşkı #şeytanibirduygu olarak tanımlamaktadır ve tabii ruhundaki şeytanı kovmak için kişinin bedenine eziyet etmek, onu acıyla sınamak gerekmektedir. Cezasını çekmek üzere Delaura cüzzamlı hastaların tedavi gördüğü bir hastaneye hasta bakıcı olarak gönderilir. Ama #aşk Kilise’nin sandığından daha güçlü bir şeytandır. Delaura her gece gizli bir tünelden geçerek Sierva María’nın hücresine gelir ve gün doğana dek kalır. O hücrede kendilerine ait bir dünya kurarlar, birbirlerine #Garcilaso’dan dizeler okuyarak bedenlerindeki gizemi keşfederler. Dışarıda normal şartlarda flört eden iki sevgili gibi küçük aşk oyunları oynarlar. Evlenecekleri günün hayalini kurarak birbirlerinin ruhunu iyileştirirler.
Ama içinde bulundukları dünya elbette ki onlara bu mutluluğu yaşama iznini verecek kadar hoşgörülü değildir. Manastıra gittiği bir gece Delaura, rahibelerden biri tarafından yakalanır ve adeta kainatın tüm suçlarını işlemişçesine bir muameleye maruz kaldıktan sonra, özel bir afla, mahkumiyetini cüzzamlı hastaların kaldığı hastanede geçirir. Her ne kadar hastalardan #cüzzam kapmak için çabalasa da başarılı olamaz ve uzun yıllar yaşamak zorunda kalır.
Sierva María, Delaura’nın neden bir daha gelmediğini hiç öğrenemez. Onu göremeden geçirdiği üç günün sonunda yemeden içmeden kesilir, üzüntüden bir başkaldırı patlaması yaşayarak hiç olmadığı kadar hırçınlaşır. Bunun üzerine Delaura’nın sebep olduğu hayal kırıklığı nedeniyle daha da hırslanan piskopos, akıl almaz bir enerjiyle üstlendiği şeytan çıkarma ayinini büyük bir acımasızlıkla gerçekleştirir. Saçları kazıtılan, deli gömleği giydirilen Sierva María uygulanan işkencelere, çığlıklar, anlaşılmayan dillerde feryatlar ve korkutucu böğürtülerle cevap verir. Bir haftadır ağzına lokma koymayan ve günlerce şeytan kovmaya yarayan bir Fransız yöntemi olan kutsanmış suyla lavman yapılan Sierva María’nın artık dayanacak gücü kalmaz. Kızın geldiği durumu göz önüne alarak Rahipler Meclisi şeytan kovma ayinini yarıda bırakmanın doğru olacağını söyler ama piskopos razı olmaz.
29 Mayıs gecesi, Delaura’ya ne olduğunu bir türlü anlayamayan, yaşadıkları karşısında daha fazla dayanma gücü ve cesareti kalmayan Sierva María, rüyasında yine karlarla kaplı o pencere kenarında oturduğunu görür. Fakat bu sefer üzümleri bir an önce bitirmek için neredeyse soluk almadan koparmaktadır, çünkü onu hayata bağlayacak bir sebebi kalmamıştır. Ertesi sabah şeytan çıkarma ayinine devam etmek üzere onu almaya gelen gardiyan, Sierva María’yı ışıl ışıl parlayan deniz mavisi gözleri ve bebek gibi teniyle aşkından ölmüş olarak bulur. Bakır renginde bir çağlayanı andıran güçlü saçları, kazınmış kafasından köpük köpük fışkırmaktadır.
Roman küçük bir kızın dramı üzerinden sevgisizliğin beslediği şeytanlara karşı, masumiyetin, içten bir dokunuşun ve sevginin ne büyük savaşlar kazanabileceğini anlatır. Bir insanı sevmenin de öğrenilen bir şey olduğunu görürüz. Örneğin Sierva María’nın babası Don Ygnacio varlığına bile tahammül edemediği kızını sevmeye başlar ama nasıl seveceğini bilmediğinden kurtarmak istediği kızını daha büyük bir ateşe atar. O güne kadar kilisenin ona çizdiği snırların dışına çıkmayı aklından bile geçirmemiş olan Peder Cayetano Delaura, Sierva María’nın incinmiş ruhunun iyi niyetli bir adımla nasıl da iyileşebildiğini gördükçe kendisini sevmeye itecek bir şey bulur onda ve belki hayatında ilk kez #sevme ve #sevilme ihtiyacı hisseder. Aşkın ona öğretildiği gibi şeytanların en tehlikelisi değil de tüm doğrularını değiştirebilecek kadar kutsal bir duygu olduğunu öğrenir. Yaşadıkları topraklardaki çok dinli toplumu bile şeytanın bir kurnazlığı olarak gören piskopos ve rahibeler arasındaki nefret dolu mücadelenin arasında ezilen Sierva María, #sevgi nasıl bir şeydir, nasıl sevilir, seven veya sevilen ne hisseder bilmeyenler yüzünden ölüme yürür. kurgulanmış tüm sınırları yok edebileceğini, tüm önyargıları yıkabileceğini öğrenememiş olan insanoğlunun, akıllanmak için daha ne kadar ders alması gerekir bilinmez. Daha kaç yazar sevgiye galip gelmiş kötü adamı anlatmalı romanlarında, daha kaç film mutsuz sonla bitmeli, kim bilir? Sevginin din, ideoloji, etnik köken veya sosyal statü tarafından yasaklanabilecek ya da sınırlandırılabilecek bir duygu olmadığını öğrendiğimizde özgürleşeceğiz belki. Hiçbir bağa ihtiyaç duymadan, karşılık beklemeden, her yaranın sevgiyle iyileşeceğini bilerek seversek, önyargı nedir bilmeden farklı renkteki arkadaşını seven bir çocuktan masumiyeti öğrenirsek ve sevilmediği için mutsuz olan, o mutsuzlukla kötülüğü besleyen birine yardım edersek dönmeye devam edebilecek bu dünya. İçinde #sağduyu ve #anlayış olan sevgi aslında bir zincir gibidir, her eklenen halka en baştaki halkanın bir parçası olur, bütünü sağlamlaştırır ve güvende hissettirir. Yeterince uzun bir sevgi zincirimiz olursa –ki bu bizim elimizde– onunla önce Sierva Maria’yı, sonra tüm dünyayı sarabiliriz.
KAYNAKÇA:
-Gabriel García Márquez, Aşk ve Öbür Cinler, Can Sanat Yayınları, İstanbul, 2017
-Julieta García, Amor y erotismo en Del amor y otros demonios de Gabriel García Márquez Espéculo, Revista de estudios literarios, 35. sayı, s. 1-11. http://pendientedemigracion.ucm.es/info/especulo/numero35/delamor.htm (27.07.2017)
-Evangelia Tzeremaki, Espacios del Amor y Poder En del Amor y Otros Demonios, Universidad de Granada http://revistaseug.ugr.es/index/sociocriticism/article/viewFile/5614/5231 (27.07.2017)
-http://www.edebiyathaber.net/gabriel-garciamarquez-buyulu-gercekligin-gercek-buyucusu/ (27.07.2017)NOTLAR:
(1) Saraç, Hasan, Gabriel García Márquez: “Büyülü gerçekliğin” gerçek büyücüsü http://www.edebiyathaber.net/gabriel-garcia-marquez-buyulu-gercekligin-gercek-buyucusu/ (28.07.2017)
(2) Gabriel García Márquez, Aşk ve Öbür Cinler, Can Sanat Yayınları, İstanbul, 2017
(3) a.g.e., s. 55.
(4) a.g.e., s. 55.
(5) a.g.e., s. 55.
(6) a.g.e., s. 42.
(7) a.g.e., s. 106.
(8) XVI. Yüzyılda yaşamış, İspanyol Altınç Çağ Edebiyatı’nın en önemli şair ve dramaturglarından biridir.
(9) a.g.e., s. 106.
(10) a.g.e., s. 107.
(11) a.g.e., s. 141.
Sorry, there were no replies found.
