Rönesans Figürü Olarak Gargantua
-
Rönesans Figürü Olarak Gargantua
“Rönesans Figürü Olarak Gargantua”*
Makale Yazarı: Mehmet Emin Özcan
*Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI Nisan/Haziran 2013, 14. sayıda yayımlanmıştır.
Latince hocam Filiz Öktem ile onun hocası Terentius’un anısına
XV. yüzyıldan itibaren XVI. yüzyıl sonuna kadar öncelikle İtalya’da ardından bütün Avrupa’da ortaya çıkan Rönesans, Ortaçağ’ın feodal değerlerinin sorguya açılıp terkedilmeye başlandığı, Modern zamanların başlangıcını belirleyen kültürel ve entelektüel bir harekettir.
#Antikçağ’ın Yunan-Latin kültürel kanonlarına dönüşü ifade eden hümanizm, içerdiği bütün anlamlarıyla bu dönemin her tür ifade biçiminin temelini oluşturan hakim düşünce tarzıdır. Bu düşüncenin Fransız edebiyatında ilk ipuçlarını Ortaçağ sonunda yaşamış bir şair olan #FrançoisVillon’un (1431- 1463?) şiirinde, en belirgin ilkelerini de ondan yaklaşık yarım yüzyıl sonra yaşamış #FrançoisRabelais (1494-1553) romanında görürüz. Fransız Rönesans’ında bir başlangıç ve bir son olarak görülebilecek bu iki kalem erbabının aynı eksen üstünde buluşması ilginçtir. Ortaçağ’ın sonunda şiire bireyi ve bireyselliği getirerek, insanı şiirindeki tematik yapının odağına yerleştirerek Rönesans’ı haber veren Villon gibi, Modern romanın kimilerince Don Quichote’den de önceki ilk örneği sayılabilecek #Gargantua’nın yazarı François Rabelais de devleşmiş bireyi, topluluk içinde bireyin önceliğini temel alarak hümanizm düşüncesini olgunlaştırır. Her ikisinin de papaz çömezliği yapmış olması, birinin adi suçlardan, diğerininse “düşünce” suçundan feodal-dinsel “muhakemenin” yargısına uğramış olmaları da ayrı bir çakışma. Biri, Villon, idamdan kaçar, diğeri, Rabelais, idam edilmiş birinin kadavrası üstünde deney yaptığı için Kilise yargısından.
Villon şiiri ile Gargantua arasında temel koşutluk Rönesans’ın kültürel yapısını oluşturan insan-birey düşüncesidir. Ama iki ayrı bakış açısıyla: Villon kötümser bir tablo çizer ve yoksulluğu, zamanın geçişini, varoluşun beyhudeliğini işleyip, insanları “acı ve azap” temelinde evrensel bakışla kavrar. Rabelais, şiirinde ağlayıp sızlayan Villon’un aksine, aynı evrenselliğe gülüp kahkaha atarak, içip eğlenerek, bu kez “haz ve keyif” temelinde, iyimser bir tablo çizerek ulaşır. Ancak, Villon’da, insan hayatının yoksulluk ve sefalet karşısındaki küçük ve değersizliği belirgin olsa da, bireyin ilk kez şiirin itici gücü haline gelişini görürüz. Rabelais “insan” bireyi devleştirirken, hayatın bütün nimetlerine açık, ontolojik bir özgürlüğü temele yerleştirir. Birinde yoksulluk ve acılar diğerinde bütün zenginliğiyle yaşam vardır, ama her ikisi de gülümsetir: Villon’un şiirindeki gülümseme acılıdır, Rabelais’nin gülümseyişi çok sık kahkahalarla kesilir. Bu bakımdan Frenk bakkalına asılmış “Veresiye veren peşin veren” tabelasının figürleri gibidirler. Her ikisi de kurulu düzenden ve hiyerarşilerden kaçar. Villon’un “Asılmışların Baladı”ndaki çocuksuluğu ile Gargantua’daki çocuksu neşe bir başka koşutluktur: Bir masal’dır işte her şey; masalsıdır, hem yazarları hem de yapıtları
Neyse ne! Bırakalım şimdi bu bilgiç “Sorbonagre, Sorbonne eşeği” üslubunu, dalalım kitaba, değil mi ki o muhteşem önsözünde bizi gülmeye davet etmektedir simya ve felsefe ehli Alcofribas Nasier nâm Pişekar. Ergo bibamus, içelim o zaman, diye başlayıp söze, niyet edelim Gargantua’nın imgesinde, bilhassa üryan resimlerinin “kutsaldır” diye yutturulduğu, baharla zıvanadan çıkmış duyu ve hislerle yüzlerine renk gelmiş Meryem Ana’ların, gülen İsa’ların sökün ettiği resimlerin bol olduğu, Rönesans derler, işte o dönemin izlerini aramaya.
Bakın önce Gargantua’nın soy ağacına, tarihleri kateden soyunun eskiliğine, anlat anlat bitmez. Sonra bakın yine Gargantua’nın doğumuna, hemen anlarsınız işte bu “bedensel” ile “kutsal”ın halvetini daha en başında. Doğum bu, aslında bir yeniden doğum. Zira kitap insanoğlunun doğuşuna ilişkin kutsal/dindışı hikâyelerin ortak noktasını alaya almakla başlar işe.
Annesi Gargamelle’in sol kulağından dışarı çıkar Gargantua. Doğar doğmaz da “İçki!” diye bağırır. Frengin Nasreddin’i Rabelais, bizim hocanın argümanını kullanır ikna etmek için: hani ya, “kazanın doğurduğuna inanıyorsunuz da öldüğüne neden inanmayasınız?” tarzı söylenmiş bir inciyle: “kutsal diye yutturulan bunca hikâyeye inanırsınız da Gargantua annesinin sol kulağından doğmuş çok mu?” Alengirli doğum hikâyesi az mı sanki, örneğin, buyrun bir Bacchus, Jüpiter ağanın baldırından olmadı mı, Castor ile Pollux da Leda’nın yumurtasından, ve işte Minerva, Aybalam, Jüpiter’in kulağından? Yanıt yok, zor durumdayız.
İşte böyle, doğar doğmaz babası, ileri görüşlü, aydın, filozof kral, ömrünü içmeye, eğlenmeye vermiş, şölen adamı Grandgousier çocuğu görüp de “Que grand tu as”, “ne büyük seninki, yani gırtlağın”(1) (s. 53) diye bağırınca oracıkta şölene katılanlar bunu “Gargantua” diye anlamışlar, çocuğun adı da bu olmuş. Süt yerine kardinal külahı kırmızısı şarap vermişler; öyle ki çocuk şişe, bardak sesi duyduğunda cennet keyifleri tadarcasına geçermiş kendinden, Pavlov’un zağarları gibi. Kral baba, dev tosuncuğunu alabildiğine gösterişli giysilerle, takılarla donatmış. Filhakika kitap boyunca, manastır dogmalarının iç karartıcı karanlığına karşı, renk cümbüşü gırla gider her tasvirde. Müellifin habire renkler üstünde durması da bundan işte. Bir yanda kara kara dogmalar, ölüm çukurunu andıran kara gök, diğer yanda haz ile keyfin bin bir rengiyle açılan yeryüzü, dünya, bu dünya. İşte o doğuştur yinelenen, yenilenen: yeniden doğuş, “#renaissance”. Kutsal değil ama neşeli bir doğuş; mevsimlerden baharın çok işlenmesi de bundan. Bir de güneş, ışık, parıltı ile birlikte hep beyaz renk vardır ikide bir gözümüze sokulan. İşte renklerle birlikte yeniden doğuşun kültürel mayasının simgeleri: “benzerlik ve uygunluk ilkesi”, değil mi ki doğada vardır bu. Doğuran, yaratan doğa, ki Frenkçeye gelmeden önce Latincesinde de doğa ile doğmak aynı kök sözcükten, natura’dan bitmiştir. Neyse işte, manzara bu. Dönelim roman kahramanı olarak Gargantua’ya.
Doğduktan sonra ilk işi içmek, ikinci işi çiş meselelerine eğilmektir. Gargantua çiş ve çişsel anlam alanına kaydolmuş bilumum terimleri sıralayıp da mantıksal çıkarım ve deney yoluyla hem Hades’ten hem de necasetten taharet meselesini çözecek en iyi yöntemi bulunca, gösterdiği maharet sayesinde babasının iltifatlarına mazhar olmakla kalmaz, işte bu “anal” dönemin özellikleriyle Freud’a setr-i avret konusunda, Piaget’ye de pedagoji konusunda yardımı dokunmuş olur. Babası durumu görüp zekasına hayran kalır dev çocuğunun: “Yakında Sorbonne’dan doktora aldıracağım sana”. Demek ki teşaür ilmindeki terakki, #Sorbonne yolunda iyi bir referans, tecrübeyle sabit! Ama işte, bu aşamaları bihakkın geçerek ne demek ister Gargantua, ona bakmalı: Eşrefi mahlukun nihayetinde koca bir ağız, ve dahi Gırtlak olduğunu, bu bir; türlü ebatlardaki dip’ten oluştuğunu, bu da iki. İnanmazsanız eğer, “siz ey, pek ünlü ayyaşlar ve siz, pek değerli frengililer”, roman kahramanlarının adına bakın, nerdeyse hepsinde ya “gırtlak” var, ya “boğaz”, ya “kıç” var, ya “dip”, ya da, üzerinize afiyet, “mak’ad”, yani: Grandgousier, gırtlak, Gargantua, gırtlak, Fessepinte, kıç, Gargamelle, boğaz, Tripet, Bokkazan, Kaptan Yelyutan, Kıllıoğlu vb. Demek o denli zekiymiş Gargantua, onun için hemen başlatmışlar eğitimi, eğitim şart! Ama ne eğitim! Grandgousier alfabeyi bir düzden bir tersten ezberletmeye dayalı skolastik disiplinden hoşlanmayınca, oğlunu altı fil büyüklüğünde bir ata bindirip doğru Paris’e yollar. Rahat durmaz orda, gider gitmez Notre-Dame’ın çanlarını araklayıp atına süs yapar Gargantua: Parisliler derhal ayaklanır.
Gargantua’nın öğretmeni Ponokrates’in müfredatına baktığımızda anlarız ki artık bu romanın kahramanı bir Rönesans figürü olma yolundadır. Bütün bilimler sıralanır, insana dair ne varsa programa alınır, Şaubert’in dahiyane buluşu Bouvard et Pécuchet’sini -ki Bilirbilmezler diye çevrilmiştir dilimize, bu da dahiyane buluş!- haber verir bu yönüyle, hülasa, var bir Rabelais’lik onda da. Yoksa Işıklar Yüzyılı’nın Ansiklopedi’sine hazırlık mıdır bu? Neyse işte, o eğitim öyle çok yönlü, öyle renklidir ki, sanki insanoğlu nâm yaratığın dipsiz kuyuluğunu, vedahi bu kuyunun iyi bir aydınlatılması gerekliliğini vurgular. Gargantua, gel zaman git zaman, var olan bilimleri elden geçirir, bilumum sporları yapar, meslekleri icra eder. Oysa skolastiğe ters bunlar, değil mi ki hem kuramı hem uygulamayı içerir. Gargantua çok yönlü yetiştirilir kısaca, insanla ilgili olan ona yabancı olmasın diye, vay mübarek Terentius! Peki orda kalacak mıdır bütün bu hümanist eğitim? Antikçağ’ın bilgeliğiyle birleşen bu eğitim, siyasetin hem felsefesi hem uygulamasıyla denenecektir; filhakika, vir sapiens rütbesine erişecektir Gargantua, yani vir, erk, sapiens, bilge. Valete et plaudite!
Siyasetin rönesansı eğitimin rönesansını bütünleyecektir kısaca. Bunun için masala dönelim yeniden. Efendim, komşu halkın çörekçileriyle Grandgousier’nin çobanları arasında çörek alışverişi yüzünden hır çıkar; ama haksızlık yapan çörekçilerdir, onu da belirtelim. Hiç yüzünden çıkan bu #grotesk kavga büyür de büyür, iş gelir dayanır savaşa. Çobanlar saldırıya uğrar ardından; komşu halkın kralı, adı “acı safra” anlamına gelen Picrochole, hemen komutanları Böbürlek’i, Yelyutan’ı, Paracan’ı çağırıp orduyu toplar ve komşu ülkeyi yağmalamaya girişir. Masalın bu bölümü bir yandan da Ortaçağ kahramanlık hikâyelerini ti’ye alır. Gaza gelmeyen Grandgousier “bütün barış yollarını denemeden savaşa girmem”, der tutturur. İşte siyaset/diplomasi dersi burada başlar. Bu dersi biz özellikle Grandgousier’nin Gargantua’ya, ülkesini korumak için geri dönmesi için yazıp gönderdiği mektupta buluruz – şaşkınlık içindeyiz, bu denli eğlenceli, bu denli “matrak” bir metin nasıl oldu da birden ağırbaşlı bir felsefi söyleve dönüşüverdi? Grandgousier burada bir varoluş tanımlaması yapar; insanoğlunun ideal varoluşu nasıl olmalıdır, diye sorar önce, sonra anlatır:
Siyasetin temeli olarak hayatın nimetlerinden dost ve kardeşçe yararlanmaya, bu dünyanın zenginliklerini hakça paylaşmaya, hiçbir aşkın ve taşkın değer tanımadan, yalnızca dünyevi iyi’yi, doğru’yu ve güzel’i yaratmaya yönelik bir çaba olmalıdır insanın varoluşu. işte Rönesans’ın tanımı tam da budur. Kitaptaki en felsefi, en “ciddi” bölümdür burası. Grandgousier’nin oğluna yazdığı mektuptaki bu siyaset felsefesi, aynı mesajı Picrochole’e götüren elçi Gallet’nin, kaledeki işgalcilere çektiği söylevle tamamlanır. Gallet, çirkinlik ve kötülük karşısında güzelliği ve iyiliği över; değil mi ki aydınlığın yolu da sevgiden geçer. Güzel’e tapınmak ve dünyevi cenneti yaratmak varken, kötülüğe yenilmek niyedir? Rönesans’ın bir başka ifadesi de bu. Neyse işte. Picrochole ve yardakçıları, hemen savaş açmak yerine çörekleri fazlasıyla iade edip özür dileyen ve iyi niyetini, dostluğunu gösteren Grandgousier’nin mesajını kavrayamaz, ordularını işgal etikleri yerlerden çekmeyi reddeder. Aksine, yardakçılarına bakılırsa, Picrochole Grandgousier’yi yendikten sonra bütün dünyayı fethedip kendi imparatorluğunu bile kurabilirmiş, öyle söylerler. Komutanları tarafından dolduruşa getirilen Picrochole rahat durmayacaktır, içine savaş hırsı, yayılma tutkusu, yenme arzusu düşmüş, ölümsüz kötülük bu faninin iplerini ele geçirmiştir bir kez. İmdi, Grandgousier’nin şölenlerle, ziyafetlerle, dünyevi cennetin hazlarıyla doldurduğu renkli ontolojiye bir bakın, bir de bu kötücül hırslarla ele geçirilmiş çirkin hayat tarzına. Ama komutan Testemkin sorar ihtiyatsızca, “ne geçecek bütün bu savaşlardan sonra elimize”, diye; işte “evimize dönüp rahatımıza bakacağız ondan sonra” diye karşılık alınca da “e, şimdiden rahatımıza baksak, bu zahmetlere girmesek” diyecek olur da savaşçı ruhtan fırçasını yer bir güzel.
Böyle başlar savaş. Hümanist bilge Gargantua artık şövalye olmaya hazırdır, ki yaratıcısı Rabelais de bu kahramanı yiğit şövalyelerle dolu Ortaçağ geleneğinden kapıp almıştır zaten, ama bizimki hümanist’tir, farkı bu. Bütün diplomasi kanalları kapandığına ve ülkesi hâlâ saldırıya maruz kaldığına göre, epik kahraman Gargantua’ya düşen, yurdunu savunmaktır. Kahramanlık şiirlerinin parodisiyle bir dizi hikâye anlatılır bu bölümde. Bunlardan birinde, işte Gargantua, yalnızca işeyerek bütün vadideki düşman askerlerini çiş seliyle telef eder; bütün vadiyi silip süpürür; göğsümüzü kabartan epik türün suyu da böylelikle çıkmış olur. Bir diğerinde, kaleden atılan top gülleleri Gargantua’nın başına isabet eder, ama “bir erik de atmış olsalardı o kadar canı yanardı ancak”. Koca bir ağacı kökünden söküp sallayarak üstüne gelen gülleleri sinek kovar gibi kovar; bir hamleyle surları da kaleyi de yerle bir eder. Çiş marifetiyle zora düşer Picrochole. Savaşa ara vermişken bir iki hikâye daha anlatılır. Bunlardan birinde Gargantua dev marulların altına gizlenmiş hacıları salatayla birlikte yer; hacılar dişlerinin arasından kurtulup kaçarlar.
Ama işte, hacı, hoca, aldım, verdim, derken söz dönüp dolaşıp yine din konusuna gelir. Din adamlarının yararına dair tartışmada Gargantua öne çıkıp, rahipleri alaya alır; onlar değil mi hiç anlamadıkları duaları tekrarlayıp duranlar? Öyle ya, “anlamak” gerek, der ve Rönesans figürü olduğunu bu yönüyle de gösterir: Rönesans “söylemin” kutsallığı karşısına “anlamın” dünyeviliğini çıkarır çünkü. Dev Gargantua devasa bir dünyevilik tasarlar; temelinde Platon’un üçlemesi olacaktır bu dinin: “İyi”, “doğru”, “güzel”. Kitapta bu dinin temsilcisi de vardır aslında. Son bölümde kendi “tekkesini” kuracak olan Rahip Jean. Nesi farklı bu rahibin? Her şeyi. Ama aslında en güzel yeri, burnu! Bir düzdeğişmece, bir metonimi bu, ve karşınızda, “manastır felsefesine göre”, sütninesinin yumuşak memeleri sayesinde güzelliğine kavuşmuş bir burun!
İşte böyle. Felsefi konuşmalar sürüp gider, ama bu arada Picrochole taşkınlıklarına son vermez; keçiliğinde inat edip de işgali bitirmeyince, sabrı taşan Grandgousier vedahi mahdumu Gargantua, gösterelim şu Picrochole çağanozuna deyip harekete geçerler. Ama işte öyle hırsla, düşmanca, vahşice değil. Sonuçta savaş Rönesans devlet siyasetine göre idare edilecektir. Yani amaç yok etmek değil caydırmak olacaktır. Böylece Gargantua’nın nasıl bir aydınlanmacı olduğu ortaya çıkar; zira bu siyaset felsefesinin bir kez daha Platon’a bağlandığını görürüz: “Platon’un dediği budur Devlet’in beşinci kitabında: Devletler, ancak krallar filozof, filozoflar kral olunca mutlu olabilirler” (s. 189). Filozof kralın prensi olarak Gargantua hümanist anlam yaratma çabasının uygulayıcısıdır da. Barış içinde, saldırganlıktan uzak yaşama ideali, edebiyatta “ütopya” geleneğini de kuracaktır. Ancak savaş tutkunlarını ikna etmek olası değildir; zira tutsak düşüp de sonrasında iyi öğütlerle serbest bırakılan komutan Böbürlek, bakın işte Picrochole’un yardakçısı Fırlamış tarafından hain ilan ediliverdi. Neden, barışı övdüğü için, bakın şu işe. Böylece “kanlı azgınlık”, intikamı bir ateşe dönüştürür. Son savaşta Gargantua’nın ordusu işgalcileri topraklarından atar. Sonrasında Gargantua yenilenlerin karşısına geçer ve başlar anlatmaya: “… bu savaş ne benim isteğimle, ne de malı- mı mülkümü, şanımı şerefimi artırmak umuduyla yapılmıştır” (s. 203). Böylece hem babası Grandgousier’nin felsefesini, hem elçi Gallet’nin diplomasisini, hem de rahip Jean’ın dünyevi dinini harmanlayıp “yenidendoğuşun” özü haline getirir. Bu söylev Platon’un “doğru” kavramının bir örneklendirilmesidir, o yüzden de savaşın sadece savunma amacıyla, son çare olabileceği üstünde durulur. Ayrıca evrensel adalet ilkesi de buna dayandırılır: “Kötüleri kolayca ve gelişigüzel bağışlamak eğilimi onlara hep bağışlanacakları güvenini aşılayarak, yeniden, kaygısızca kötülük yapma fırsatını verir” (s. 204).
İşte böyle. Kitabın sonunda Rahip Jean’ın tasarladığı Theleme Tekkesi hümanist dünya anlayışıyla Rönesans’ın kültür hareketini yayacak bir eğitim kurumu olarak düşünülmüştür. Böylece Theleme, bü tün entelektüel maceranın özetine dönüşecektir. Duvarları, sınırları olmayan bir yerdir burası, alışıldık bir manastır değil; burada bütün işler sırasınca ve gerekli olduğunda yapılacaktır. “Çünkü, der Gargantua, benim bildiğim asıl zaman kaybı saatleri saymaktır” (s. 208). Ne anlatır bunu demekle Gargantua, öyle ya, sözünün altında çağının düşüncesine gönderme yapacak bir anlam olmalı: Çizgisel zamanın hiyerarşisine karşı çıkıp döngüsel zamanın mutluluğunu koyar önümüze bu bölümde. İşte, başka bir ütopyacı ilke daha. Ütopyacı ama tam da Rönesans’ın anlam örgüsüne kaydolmuş bir kavram, #döngüsellik. Neyse işte, bu tekkeye “güzel” olanlar girecek, cinsler ayrımı yapılmayacaktır; herkes istediği anda tekkeden çıkmakta özgürdür. Kütüphanesini her dilden kitapların dolduracağı tekkenin kapısındaki yazıt dünyeviliği vurgular: “Davalar duruşmalar / Bizim burda ne arar / Burada yalnız keyif var (…)” (s. 213). İşte ve bir başka “ütopyacı” gönderme. Sohbet ve keyif ehli olanlar, güler yüzlü, şakacı, soylu, güzellik çiçekleri girecektir buraya. Yazıtın son dizelerinde geçen “altın” bir başka düzdeğişmecedir: Bol bol verilen altın / Hayrına olur yarın / Altın verenin bol bol (…)” (s. 215). Öncelikle Altın Çağ’a bir gönderme olsa gerek; ayrıca bu dizeler Gargantua’nın ülkesini bir tür mutluluklar ülkesine, örneğini sonradan #Candide ütopyasında göreceğimiz #Eldorado’ya benzetecektir. Altının ışıltısı, zenginliği ve olumlu olarak çağrıştırdığı her şey, Rönesans kültürünün bileşenleridir. Theleme’de giyim tarzı serbest olsa da erkek ve kadınlar arasında “uyum” vardır; işte yeniden çıktı karşımıza bu kavram. Theleme ütopyasında kimse bir şey yapmaya zorlanmaz; “istediğini yap” sözü bir özgürlük kuralıdır. Peki ya kötülükler? Erdem kötülüklerden uzak tutar; bu kavram dünyevi ahlak olarak dinsel/kutsal ahlakın yerini alır; aşkın bir güce değil insanın aklı- na ve yüreğine dayalı bir ahlaktır bu. Böylece Gargantua’nın ülkesinin bir düzdeğişmecesi olarak Theleme, bir bireyin olduğu gibi bir toplumun varoluşunu temellendirecek bütün düşünüşler elekten geçirildikten sonra ulaşılan uyumlu bir idealin resmi haline gelir. Kitap başladığı gibi, yani şölenle biter. Anlatım da ilettiği döngüsel ve ebedi mutluluk ilkesine uyar: “Gelsin büyük ziyafet!” (s. 229).
İşte böyle. Gargantua gülerek, içerek, bilgiyi ve dünyanın nimetlerini içselleştirerek başlar her şeye. Bu masal önce güldürür, ama sadece bu değildir amacı. Roman ilerledikçe dev kralın ülkesinde geçen bir masal olmaktan çıkar ve Gargantua kişiliği yavaş yavaş bilge ve güçlü insanlığın bir prototipi haline gelir. Gargantua Rönesans insanının ta kendisidir; Antikçağ’ın zenginliklerini yenileyerek alan, böylece kopmuş tarihsel bağı yeniden kuran, bir yandan “içmek” eğretilemesiyle bilgileri yutup zihnini geliştirirken, diğer yandan, çocuksu ve sade kalmayı başaran bir Rönesans kralı görünümündedir. Bu yüzden işte, çoğu onu Rönesans kralı I. François’ya benzetir. Hem bireyin hem de toplumun incelmiş değerlerinin bir imgesi olarak Gargantua kişiliği henüz halkın anlatı geleneğinden tam da ayrılmamış bir ilk modern romanın da habercisi gibidir. Ve işte, Rabelais gibi bitirmek gerekirse, siz “pek ünlü ayyaşlar ve siz, pek değerli frengililer”, tutup da Don Quichote’yle yarıştırmaya kalkarsanız koca devi, “dibiniz boşalsın”, vesselam!
1 Alıntılar Gargantua’nın Cem yayınları 1983 tarihli baskısındandır: Çeviri: S. Eyübo¤lu, A. Erhat, V.Günyol.
Sorry, there were no replies found.
