Romain Gary: Bir Annenin Mutlu Sonu

  • Romain Gary: Bir Annenin Mutlu Sonu

    Posted by romankahramanlari on 11 Temmuz 2024 at 16:46

    Bir Annenin Mutlu Sonu*

    Makale Yazarı: Pınar Özdemir

    *Bu makale, ROMAN KAHRAMANLARI Ocak/Nisan 2017 29. sayıda yayımlanmıştır.

    Yazar, yönetmen, senarist, savaş pilotu ve diplomat #RomainGary. Beş topu birden havaya atıp tutabilen bir insan. Şafakta Verilmiş Sözüm Vardı kitabında hiçbirini çok iyi yapamadığını söylese de hep altıncı bir top arayışıdır onunki. Daha sonra acıyla anlar ki altıncı top yoktur. Hiçbirini yapamadıysa annesinin mutlu sonunu yazmıştır. Topları havaya atıp tutma konusunda aralarında en başarılı olanın Malraux olduğunu düşünür: “Sonuncu top hep kapının dışındadır ve tüm yapıtları bu acı gerçekle dokunmuştur.”

    Asıl adı Roman Kacew olan Gary, 8 Mayıs 1914’te Wilno’da, şimdiki Litvanya’nın başkenti olan Vilnius’ta doğmuştur. Çocukluğunun ilk yıllarının geçtiği sokakta Şafakta Verilmiş Sözüm Vardı’ya atfen yapılmış bir heykel durur. Ellerini göğsünde kavuşturmuş, gözlerini ufka değil, ondan da öte bir boşluğa; annesinin göklerine dikmiş bir çocuk heykelidir bu.

    #ŞafaktaVerilmişSözümVardı, Romain Gary’nin annesiyle olan ve benzerine pek sık rastlanmayan ilişkisini anlattığı otobiyografik romanıdır. Annesi Mina Owczynski (18791941) Rusya’nın Kursk bölgesinden bir Rus Yahudisi’dir. Litvanya’nın Vilnius kentinin kuzeyinde küçük bir kasaba olan Švenčionys’da dünyaya gelmiştir. Mina Owczinski (romanda annesinin adı Rusça çağrışımına gönderme yapmak için Nina olarak geçer) eski bir tiyatro oyuncusudur. Yıldızı hiç parlamayanlardan biridir. Gary’nin babası Leiba Kacew (1883-1944) de (bazı kaynaklara göre Arieh Leib Kacew) Rus Yahudisidir. Romain Gary’nin biyografilerinde babasıyla ilgili bilgiler çelişkilidir. Kimi biyografilere göre Romain Gary 11 yaşındayken (kimilerine göre 14) babası aileyi terk etmiştir, kimi biyografilere göreyse Romain Gary babasını hiç tanımamıştır. Bu karışıklık Romain Gary’nin kendisiyle yapılmış söyleşilerde bu konuda farklı bilgiler vermesinden kaynaklanmaktadır. Gary sık sık adını değiştirdiği gibi yaşam hikâyesini de değiştirir. Babasının aktör Ivan Moszhukin olabileceğini bile iddia etmiştir. Gary’ye göre oyunculuk yaptığı yıllarda annesi Moszhukin’le çalışmıştır ve Gary Moszhukin’i fiziksel açıdan kendisine oldukça benzetmektedir. Romain Gary’nin kapsamlı bir biyografisini (A Tall Story, Harvill Secker, 2010) kaleme almış olan David Bellos’a göre; Gary’nin babası kürk ticareti yapan bir iş adamıdır ve oldukça zengin bir aileye mensuptur. Oğlu Romain ve karısı Mina ile 1919 yılına kadar birlikte yaşadıktan sonra aileyi terk etmiştir. Mina ile birlikte olduğu dönemde başka biriyle ilişkisi olmuştur ve bu ilişkiden Valentina ile Pavel adlarında iki çocuğu vardır. Bellos’a göre Mina ve Leiba Kacew 1929 yılında resmen boşanmışlardır. Romain’in elinde ise babasının tek bir fotoğrafı kalmıştır: onu çok küçükken terk ettiği için pek hatırlamadığı bir yüz; devrim öncesi Rus askeri paltosu giymiş, orta yaşlı, yakışıklı bir adam.

    Romain Gary söyleşilerinde olduğu gibi kitaplarında da baba figürüyle dilediği gibi oynar. Şafakta Verilmiş Sözüm Vardı’da babasının hikâyesini çok daha farklı anlatır. Babasının onu doğar doğmaz terk ettiğini ancak daha sonra babasıyla birçok kez karşılaştığını ve görüştüğünü belirtir. Babasını ve diğer çocuklarını bekleyen trajik sonun toplama kampları olduğunu anlatır. Diplomatlık yaptığı yıllarda kendisine gönderilen bir mektuptan babasının, karısı ve iki çocuğuyla birlikte gaz odasında öldüğünü öğrenmiştir. Ama onu yıkan şey babasının toplama kampında öldüğünü değil; gaz odasına götürülürken, içeri girmesine birkaç adım kala korkudan öldüğünü öğrenmesidir. Romain Gary’yi bir savaş kahramanı, babasını ise bir korkak yapan bu hikâye alışılmış baba-oğul ilişkisini de tersine çevirir.

    Ancak bunca terk edilmişliğe rağmen Şafakta Verilmiş Sözüm Vardı romanında babanın eksikliği hissedilmez. Bunun nedeni annesinin her iki ebeveynin de rolünü üstlenmesi değil; oğlu için bir dünya tasarlaması ve o dünyaya sonuna kadar inanmasıdır. Öyle bir gelecek tasarlar ki; zaman eninde sonunda onu gerçek kılacaktır.

    Şafakta Verilmiş Sözüm Vardı “Herşey bitti.” cümlesiyle başlar. Romain Gary, geçmişi hatırlamak için sık sık geldiği, Kuzey Pasifik Okyanusu kıyısındaki Big Sur plajındadır. Mehmet Eroğlu’nun “Cennetin Kökleri” için yazdığı ve romanın Agora Kitaplığı basımında yer alan “20. Yüzyılın Don Kişot’u: Morel” başlıklı yazısına göre Romain Gary intiharından hemen önceki bir konuşmasında “Her şeyi çok hatırlıyorum” demiştir. Gary’nin Şafakta Verilmiş Sözüm Vardı kitabında yaptığı da hatırlamaktır. Vilnius’tan başlayarak Polonya ve Fransa’ya uzanan yaşamının II. Dünya Savaşı sonuna kadar olan dönemini anlatır. Çocukça intihar denemeleri, savaşta ölümün kıyısından dönüşleri olsa da, henüz ölüme çok yaklaşmamışken de hatırlar her şeyi.

    Bir bakıma Romain Gary’nin hikâyesini annesi yazmıştır. Mina Owczynski tüm hayatını “Romouchka”sına adamıştır. Sıradan bir adayış değildir onunki. Cümlenin tam anlamıyla gözü oğlundan başkasını görmez. Onun için kesin olarak belirlenmiş ve her koşulda büyük bir inançla savunduğu hayalleri vardır. Umudunu yitirmek üzere olduğu zamanlarda bu hayallere tutunur. Bunlar boş birer hayal değildir onun için; henüz vakti olduğu için kimselerin inanmadığı gerçeklerdir. Annesine göre Romain Gary büyük bir #yazar olacak, Légion d’honneur nişanı alacak, #Fransa Büyükelçisi olacak ve Londra’dan giyinecektir. Bunları herkes bilmeli ve ona göre davranmalıdır!

    Kahkahalarla gülen bir seyirci kalabalığı karşısında trajedi oynamak hazindir, zordur. Karşısında toplumsal normları, hor görmeleri, alayları, anlayışsızlıklarıyla “onlar” vardır. Ne olursa olsun “onlar”a karşı kendini ve oğlunu savunur. Onlar pişman olacaklardır, Romain’in adını bir gün okulun duvarına altın harflerle yazacaklardır: “Sen bir d’Anuzzo olacaksın! Victor Hugo olacaksın, Nobel alacaksın!” der oğluna.

    “Acele et” diyorum sana!
    Anne-oğul Vilnius’tan sonra kısa bir süre annesinin doğduğu Švenčionys’ta, daha sonra da Polonya’ya giderek 1926-1928 yılları arasında Varşova’da yaşamışlardır. Annesi Vilnius’ta şapka yaparak geçimlerini sağlamıştır.

    Okulda Lehçe eğitim verildiğinden, Romain Gary evde ders almıştır. Matematik, tarih, coğrafya, edebiyat, kaligrafi, Latince ve Almanca derslerinin yanı sıra binicilik, eskrim, atıcılık, keman ve dans dersleri de alır. Bu süreçte annesi Romain’in hangi alanda yeteneği olduğunu saptamaya çalışır. Onun çabası şimdiki ebeveylerin çocuklarını o kurstan bu kursa gönderme yarışlarına benzemez. Annesi her denemeye “O alanda en iyi Romain olacak” beklentisiyle girişir. Her başarısızlık yeni bir duvara toslamasına neden olsa da arayışından hiç vazgeçmez.

    Yetenek arayışı sırasında denemelerin en ilginç olanı resim alanında olur. Annesinin hevesini gördükçe Romain Gary onu heyecanlandıracak bir kıvılcım, ufacık da olsa bir yetenek bulmak için canla başla çalışır. Keman ve dansta dikiş tutturamayınca boya kalemlerine sarılır ve kendini resim alanında kanıtlamak ister. Çok geçmeden öğretmeni annesini okula çağırarak onun resim alanında kesinlikle ilgilenilmesi gereken bir yeteneği olduğunu söyler. Sonuç annesi için bir yıkım olur ve ressamlık geleceği konusunda derin kuşkulara, tarifsiz korkulara kapılır. Romain Gary annesinin bu tutumunu “Böyle bir korkuya kapılması için Van Gogh ve Gauguin’in acıklı hayat öykülerini bilmesi yeterliydi aslında” diye açıklar.

    Bu denemelerden birindeyse Romain’e bir keman alınır ve keman hocası tutulur. Ancak üç haftalık özel dersten sonra Romain Gary’nin eğitimi sürdürecek müzik kulağına sahip olmadığı anlaşılır. Böylece Yehudi Menuhin ve Yacha Heifetz karışımı bir harika çocuk olma hayalleri de rafa kaldırılır. Bu olaydan otuz yıl kadar sonra, Romain Gary Fransa’nın Los Angeles Başkonsolosu iken, Vilnius doğumlu Yacha Heifetz’e Légion d’honneur nişanını takma fırsatı elde eder. Ödülü takdim ederken başını havaya kaldırıp annesini selamlamayı ve Heifetz’in şaşkın bakışları altında “İşte buldum onu, gördün mü bak?” diye mırıldanmayı unutmaz.

    Gözlerini kaldırıp yukarıya doğru bakış annesinin çocukluğundan beri ona yaptırdığı bir harekettir. Annesi Vilnius’ta şapkacılık ve daha sonra Nice’te terzilik yaptığı sıralarda Romain’i müşterisi olan şık ve güzel kadınlarla tanıştırır ve oğlunun güzel, mavi gözlerini görebilmeleri için onu pencerenin önüne çekerek gözlerini kaldırıp yukarı doğru hülyalı hülyalı bakmasını ister. Annesi yalnız hissettiği zamanlarda, düş kurmaya devam edebilmesi için de yaptırır bunu.

    Annenin oğlunun bakışlarından güç alması gibi oğlu da annesinin bakışlarından güç alır. Romain Gary annesinin ona bakışını ve ondaki farklılığı şu sözlerle tarif etmiştir: “Bana öyle büyük bir sevgiyle baktı ki. Annemde benim anlayamadığım, anlayamayacağım kadar derin bir şeyler vardı.” Bu bakışların yaşamındaki etkisini şöyle vurgular: “Zaten yaşamım boyunca kendime biraz çeki düzen vermem için, hep birilerinin gözlerini bana dikmesi gerekmiştir.”

    Romain Gary zaman zaman bu sevgiyi taşımakta zorlanmıştır: “Annemin bir sevgilisi olsaydı, ben hayatım boyunca, oluk oluk akan çeşmelerin yanıbaşında susuzluktan ölmezdim.” Gençliğinde hep kendisini bekleyen güzel bir gelecek hayali ile ona ulaşamama ihtimalinin korkunç gerçekliği arasında bocalar. Annesinin yanında olmadığı kimi sessizlik anlarında içinden bir ses duyar: “Acele et. Acele et, diyorum sana.”.

    Trajik olan, annesinin yaşam süresinin hayallerinin gerçekleştiğini görmeye yetmeyecek oluşudur. Annesinin şeker hastalığı ilerlemektedir. Yıllar geçtikçe hastalığın ağırlaşmasına ve annesinin insülin komalarına tanık olur. Onun sahip olmak istediği dünyayı yaratabilmek için hep daha çok çalışması, daha iyi olanı araması, her seferinde baştan başlaması gerekecektir. Ve bunu annesinin olmadığı bir dünyada yapacaktır.

    Belki de bunu bildiği için Romain Gary sadece hayatının şafağında annesine verdiği sözü tutmakla kalmaz verdiği başka sözleri de yerine getirmeyi bir görev bilir. Bu sözlerden biri de annesinin hayallerinin gerçekleşeceğine inanan yaşlı bir Yahudi’ye vermiş olduğu sözdür.

    Romain Gary 8-10 yaşlarındayken, annesinin bütün apartmana onun gelecekte kim olacağını haykırdığı bir söylevin sonunda apartmandaki komşularından biri onu evine davet eder. Bir kâhin edasıyla “Anneler böyle şeyleri sezerler. Belki gerçekten önemli biri olursun. Belki, gazetelere yazılar yazarsın. Belki kitap bile yazarsın…” dedikten sonra Romain’e bir kutu lokum uzatır ve ondan; gelecekte büyük adamlara, önemli kişilere rastladığında onlara “Wilno’da Grande Pohulanka sokağı 16 numarada Bay Piekielny’nin yaşadığını” söylemesini ister.

    Romain Gary, savaşın sonlarına doğru uçak filolarını ziyarete gelen Kraliçe Elizabeth’ten başlayarak Charles de Gaulle’e kadar karşılaştığı bütün ünlü kişilere onu tanıtır. Bununla da kalmaz Birleşmiş Milletler oturumlarında yaptığı konuşmalarda, Londra Büyükelçiliği davetlerinde, bir Amerikan televizyonunda yaptığı konuşmada kuvvetle muhtemel bir toplama kampında ölmüş olan ama bir zamanlar Wilno’da Grande Pohulanka Sokağı 16 numarada yaşayan Bay Piekielny’den bahseder. Vicdanı uyanık tutmaktır yaptığı.

    Yabancı bir ülkenin yerlisi
    Vilnius’ta annesi şapka yapımında küçük çaplı bir ün kazanır. Bir süre işleri yolunda gitse de Romain Gary’nin geçirdiği ağır bir rahatsızlık ve tedavisi için harcanan yüklü miktarda para pamuk ipliğine bağlı yaşamlarını alt üst eder. Vilnius’tan ayrılıp bir süre Varşova’da yaşarlar. Annesi Varşova’da mücevher simsarlığı yaparak, kürk ve antika eşya alıp satarak yaşamlarını sürdürür.

    Annesi Romain Gary’ye çocukluğundan beri bir ülke masalı anlatmıştır. Bir gün kavuşacaklarına emin olduğu, hiç yabancılık çekmeyecekleri, onlara kucak açacak ve yaşamlarını değiştirecek bu destansı ülke Fransa’dır. Öyle ki, annesinin anlattığı Fransa’da Victor Hugo devlet başkanıdır! Romain Gary de Fransa’ya adım atar atmaz annesinin anlattığı o masal ülkesini bulacağını düşünür: “Bu Fransa benim aradığım Fransa değil. Annem bana öyle destansı, öyle ulaşılmaz bir ülke anlattı ki küçüklüğümden beri; gözümde hiçbir insan çabasının yaratmayı başaramadığı bir şiir şaheseri, ancak masallarda görülebilen türden bir öykü, bir efsane canlanır oldu.”

    Bu anlamda annesi için tarih sınırların çizildiği yerde başlamaz. Onun için tarih zaferlerden yanadır ve Fransa’ya göç ettikleri zamana kadar oğluna Fransa’nın tarihte aldığı yenilgilerden bahsetmez. Romain Gary Fransa’nın yenilgilerini lise yıllarında öğrenmiştir.

    1928 yılında anne-oğul Fransa’ya göç eder ve Nice kentinin bir banliyösüne yerleşirler. Annesinin hayalleri sonunda gerçekleşmiş, yaşamayı -daha doğrusu oğlunu yaşatmayı- en çok istediği ülkeye gelmiştir. Annesinin gönülden bağlı olduğu ülke olsa da Fransa, göç ettikleri her ülke gibi yabancılıkla karşılar onları. Annesinin aile yadigârı olarak yanında taşıdığı ve Rus saraylarından gelme çok nadide parçalar olarak pazarladığı gümüşleri satarak geçinmeye çalışırlar: “İlk kez Fransa’yı yabancı bir ülke gibi görüyordum. Demek artık evimize gelmiştik. Buna hiç kuşku yoktu.”

    Romain Gary’nin ilk duyduğu ve hiç unutmadığı dil Rusça olmuştur. Annesi onun çok iyi Fransızca konuşmasını istese de yaşadığı süre boyunca -muhtemelen unutmamak adına- onunla zaman zaman Rusça konuşmayı sürdürmüştür. Annesi ise belirgin bir Rus aksanıyla Fransızca konuşmuştur.

    Annesi burada gümüş pazarlamacılığı, lüks eşya satıcılığı, arsa ve yapı komisyonculuğu, taksi işletmeciliği gibi işlerin yanı sıra el falı yorumlamak, kuaförlük, köpek bakıcılığı, abajur yapımı gibi işlerde çalışarak geçimlerini sağlamaya çalışır. Nice’e yerleştikten bir süre sonra, eski adıyla Carlonne Bulvarı’nda bulunan bir apartmanı satmakta gösterdiği üstün başarı karşılığında bu apartmanın ilk iki katını kiralayarak burada Mermonts Oteli’ni işletmeye başlar. “Mer” denizi, “mont” dağları simgelemektedir. Annesinin ise otelcilik konusunda hiçbir deneyimi yoktur. Ama yaptığı her işte olduğu gibi onun da üstesinden gelecektir.

    Romain Gary ise ilk yazarlık denemelerine girişmiştir. Onca arayıştan sonra vardığı yer edebiyat olur. Victor Hugo gibi olmayı seçmiştir. Resim, tiyatro, keman, şan ve dans seçenekleri elendikten sonra edebiyatta karar kılmasını şu sözlerle anlatır: “Edebiyat bana biraz, nereye yöneleceklerini bilemeyenlerin başvurdukları son sığınak gibi görünüyordu.”

    Evlerinin duvarında kendi “Pantheon”ları vardır. Annesi buraya Romain Gary’ye örnek olarak seçtiği ünlü sanatçıların kartpostallarını yapıştırır. Annesinin Pantheon’da zaman zaman yaptığı temizlikte Mozart “çok gençken öldüğü”, Berlioz, Bizet ve Chopin “şanstan yana hiç kısmetleri olmadığı”, Guy de Maupassant delirerek öldüğü, Heinrich Heine ise felçli olduğu gerekçesiyle elenir. O duvarda en uzun süre kalan isim Victor Hugo olur.

    Romain Gary bu erken dönemde de takma adla kitaplar yazmıştır. İlk denemelerini yayınevlerine gönderir. İkinci romanını gönderdiği N.R.F.’den şu yanıtı almıştır: “Bir metres tutun ve on yıl sonra bir daha gelin.”

    Nice yıllarında Romain Gary’nin annesine yaşattığı yegâne elle tutulur başarı 1932 yılında, lisedeki ping-pong turnuvasında kazandığı madalya olur. Menekşe rengi kadife bir kılıf içerisinde yer alan ve üzerinde oğlunun adının yazılı olduğu madalyayı annesi ömrünün sonuna kadar başucundan ayırmamıştır.

    Romain Gary, lise eğitimini Nice’te tamamlamış, 1933 yılında Aix-en-Pronvence’da hukuk öğrenimine başlayıp, Paris’te devam etmiştir.

    Üniversite yıllarında yazdığı birkaç hikâyesini yayımlatmayı başarır. Başarısız bir evliliği anlattığı “Fırtına” (L’orage) adlı hikâyesi Fransa’nın saygın gazetelerinden biri olan Gringoire’da yayınlanır. İlk hikâyelerinde Malraux etkisi olduğu değerlendirilir. Hikâyenin saygın bir gazetede yayımlanması annesi için tarif edilemez ölçüde önemli bir başarıdır; gazeteyi her daim yanında taşır ve otelin mutfak alışverişini yaptığı Buffa Çarşısı’nda onu bir zafer madalyası gibi her önüne gelene gösterir.

    Bu başarı Romain Gary’ye hem doğru yolda olduğu duygusunu, hem de yazarlık yolunda aldığı ilk derslerden birini verir. Aceleyle, arka arkaya üç hikâye daha yazar. Bu hikâyeleri farklı gazete ve dergilere gönderir ama yayımlatamaz. “Son top”un sırrının seçtiği yolda sabır, kararlılık ve çabayla ilerlemek demek olduğunu unutmuştur. Sonunda yazarlık yeteneğini değil annesini kandırması gerektiğini anlayarak başkalarının yazdığı hikâyeleri kendisi takma adla yazmış gibi gösterir. Bir yandan yazmaya devam eder. Çinhindi’de geçen “Küçük Kadın” (Une petite femme) adlı hikâyesi de Gringoire’da yayımlanır.

    Bu dönemde annesine yardım etmek için ufak tefek pek çok işe girip çıkmıştır. Garsonluk, muhabirlik, triportörlerle evlere yemek dağıtımı, bulaşıkçılık gibi işlerde çalışmış, bir oyuncak fabrikasında zürafa bile boyamıştır.

    Bu sıralarda Roman Kacew adıyla, tamamlamadığı ve hiç yayımlanmayan “Ölümün Şarabı” (Le vin de morts) başlıklı notları yazmıştır. Bu notlar ilginç bir değerlendirmeyle karşılanır, gönderdiği yayıncı kendisine ilginç gelen notları ünlü bir psikianaliste yollar. Bu psikianalist Napolyon Bonaparte’ın yeğeninin yeğeni olan prenses Marie Bonaparte’tır. Bonaparte, Roman Kacew ve eseri hakkında Freudyen tezlerle desteklediği yirmi sayfalık değerlendirme notu yazar. Yayıncı bu notu bir red mektubuyla birlikte Romain Gary’ye gönderir. Gary ise romanın reddedilmesinden çok kendisi hakkında yazılmış o ilginç değerlendirmeyi önemser ve onu kendine bir övünme payı da çıkararak okul arkadaşlarıyla paylaşması üniversitede “Freudlük bir vaka” olarak anılmasına sebep olur.

    Romain Gary’nin kimi zaman gülmece ve alaycılığa dönüşen ironisi ilk yapıtlarından itibaren kendini gösterir. Momo gibi çocuk karakterinde olduğu gibi Kral Salomon’daki karakterlerde de aynı naif, kırılgan bakış açısı ve ince alay vardır.

    Gary’nin yazma konusunda ilk zamanlardaki acelesi Özgür Fransız Kuvvetleri’ne pilot olarak çağrıldığı döneme kadar devam eder. Üniversitede okuduğu dönem de dahil savaşmaya çağrılmasına kadar kendini kanıtlamak istercesine, büyük bir açlıkla yazar. Öyle ki, savaş sırasında ondan uzun süre haber alamadıkları bir dönemde onu öldü zannedip yazdıklarını gözden geçirmesi için Roger Martin Du Gard’a okuturlar. Gary’nin bu ilk yazma denemeleri karşısında Du Gard “çılgın bir koyunun yazdıklarıyla karşı karşıya olduğunu” düşünmüştür.

    Sana bir şey olmayacak
    Romain Gary, 1938 yılında Hava Kuvvetleri’nde görev yapmak üzere askere alınır. Annesi onu tren garından elinde Fransız bayrağıyla uğurlar. Peronda askerleri uğurlayanlar arasında Fransa bayrağı taşıyan tek kişidir. Üstelik Fransız bile değildir. Ancak hayatın acımasız gerçekliğinin sonucu Romain Gary “Sonradan Fransız olduğu” gerekçesiyle subay yapılmaz.

    “Onlar”ın gözünde subaylığı hak etmediğini eğitim sonrası görev yapacakları yerleri belirleyen kuranın sonunda öğrenir. Her okunan addan sonra kendi adını duymayı ve Nice’e yakın olabilmek için güneyde bir garnizonu çekmeyi sabırsızlıkla bekler. Üçyüze yakın pilot-subayın adı okunur, kendisininki hariç. Tüm bu süre boyunca tüm çabasını tıpkı Tatar Çölü’ndeki Drogo’nun yaptığı gibi ayakta kalabilmek, yıkılıp düşmemek için harcar; hatta “yüzünün her şeye karşın insanca izler taşımasını becerebilmek için” gülümser de ama adı okunmaz ve eve subay rütbesiyle değil onbaşı rütbesiyle döner. Bu rütbe annesinin ona yakıştırdığına denk olmasa da Romain Gary bu durumu küçük bir çapkınlık yalanıyla açıklar.

    1940 yılında, Fransa Naziler tarafından işgal edilince Romain Gary, Özgür Fransız Kuvvetleri bünyesinde pilot olarak İngiltere’ye gider ve Avrupa, Kuzey Afrika, Mısır ve Suriye’de görev yapar. Suriye’de tifoya yakalanır, hastalıktan kurtulduktan sonra Lagos yakınlarında uçağı düşer. 1943-44 yıllarında Fransa, Belçika ve Hollanda üzerinden çeşitli uçuş görevlerinde yer alır, iki kez yaralanır. Gary, pilot olarak görev yaptığı süre boyunca, 65 saatten uzun süre uçarak, 25’in üzerinde harekâtta yer almıştır. Savaştan sonra Savaş Haçı, Liberation ve Légion d’honneur nişanlarına layık görülür.

    Annesi ise savaşta olduğu süre boyunca her askeri başarıda oğlunun büyük bir payı olduğuna inanır. Düşman uçağını düşüren her uçağın pilotu, Alman birliklerini bozguna uğratan her birliğin komutanı Romain’dir. İnandığı bir şey daha vardır: Ona hiçbir şey olmayacaktır. Annesinin bu “kehâneti” onu pek çok koşulda korumayı başarır. Romain Gary biraz da bu yüzden anneliği tanrısal bir güç olarak görür. Hayatının tüm dönüm noktalarında annesini bulması tesadüf değildir ona göre: “Tanrılar anaların yüreğine hileli zar atmazlar.”.

    Cennetin Kökleri’nde ‘değişik, yüce, güçlü ve özgür’ olan şey fillerse; Şafakta Verilmiş Sözüm Vardı’da annesidir. Annesine olan sevgisi de tıpkı Tanrı sevgisi gibidir. Yeryüzünün annesine olan sevgisini taşıyacak kadar büyük olmadığını düşünür.

    Romain Gary’nin annesini son görüşü savaş sırasında olur. Annesinin hastalığı ağırlaştığı zaman onu çağırırlar ve annesini hastanede ziyarete gider.

    Mina Kacew, cephedeyken oğluna temennilerini, hayallerini içeren ve ona destek veren çok sayıda mektup yazmıştır. Savaş sona erip Gary; Savaş Haçı, Liberation ve Légion d’honneur nişanı ve madalyaları ile evine döndüğünde annesinin 3,5 yıl önce öldüğünü öğrenir. Mina Owczinski ölümünden önceki günlerde oğluna iki yüz elliye yakın tarihsiz mektup yazmış ve bu mektupları Gary’ye göndermesi için İsviçre’deki bir arkadaşına yollamıştır. Kurşun kalemle ve ölümle yarışan bir aceleyle yazılmış, yanıttan çok aynı dilekleri yineleyen bu mektuplar Gary’ye buradan gönderilmiştir.

    Gökyüzünden çizgiler
    Savaşta gösterdiği başarı Gary’ye diplomatlık hayatının kapılarını açmıştır. Diplomat olarak 20 yıl görev yapar. İlk olarak 1947 yılında Bulgaristan’da, Sofya’da görevlendirilir. 1956-60 yılları arasında Birleşmiş Milletler Fransız Delegasyonu Sekreterliği’ne getirilir. 1960 yılında ise Fransa’nın Los Angeles Başkonsolosu olur.

    İlk romanı Avrupa Eğitimi’ni yazmaya da annesine verdiği bir sözün ardından başlar. Aslında annesine verdiği sözler, kendi kendine verdiği sözlerdir. Afrika’ya savaşmaya giden askerleri taşıyan bir geminin güvertesinde küpeşteye dayanmış, geminin ardında bıraktığı köpükleri izlerken çalışmaya başlama ve yazma sözü vermiştir. Avrupa Eğitimi’ni bu gemide, önce hikâyeler halinde kaleme almıştır. O kitabın ilk okuru da annesi olur. Romain Gary hayalinde kitabını ilk önce annesine okumuştur.

    Romain Gary Şafaktan Önce Verilmiş Sözüm Vardı adlı kitabını Cennetin Kökleri’nden sonra yazmaya başlamış ve çok hızlı tamamlamıştır. Kitabın yazımı 1958 yılı sonuna doğru bitmiştir. Ancak Romain Gary, içini bu denli açmak konusunda başta gönülsüz olduğu ve diplomatlık görevi devam ettiği için kitabın yayımlanmasını bir süre geciktirmiştir. Kitap 1960 yılında Gallimard Yayınları tarafından yayımlanmıştır. Kısa sürede Lehçe dahil pek çok dile çevrilmiş ve Jules Dassin tarafından 1970 yılında sinemaya uyarlanmıştır. Roman Türkçeye Alev Er tarafından çevrilmiş ve 1982 yılında yayımlanmıştır.

    Şafakta Verilmiş Sözüm Vardı’da cephede ölen birçok genç asker de kısacık hikâyeleriyle Romain Gary’nin satırları arasında yeniden hayat bulur. Kim olduklarından kaç uçak düşürdüklerine kadar artık günümüzde bir anlamı kalmamış olan pek çok ayrıntıyı yazar Gary. Onlar isimleri çoktan unutulmuş savaş kahramanlardır. Uçağı hızla yere çakılırken Marseillaise’i son dizesine kadar söyleyen Bouquillard için şöyle yazmıştır: “Adını Paris’te hiçbir sokağa vermediler. Ama benim için Fransa’nın bütün sokakları onun adını taşıyor.”

    Cennetin Kökleri romanının ilk izleri ve Morel’in 15 yıl önce beliren yüzü Şafakta Verilmiş Sözüm Vardı kitabında anlatılır. II. Dünya Savaşı’nın ölü kahramanlarından biri de arkadaşı çavuş Dufour’dur ve üssün telefon santralinin başında görevlidir. Savaş sırasında Gary’nin annesiyle 10 gündür yapmak istediği telefon görüşmesini gerçekleştirebilmesi için Gary’yi santrale çağırır. Gary tam o sırada, felaketle sonuçlanacak bir deneme uçuşuna katılmak için uçağa binmek üzeredir. O gün hem Gary’yi mutlak bir ölümden kurtarmış olur, hem de Morel’in yüzünün silinmez çizgilerini belirler: “Alnının tam ortasında uzayıp giden üç yatay çizgi. Bunları hiç unutmayacağım. Onbeş yıl sonra yazacağım Gökyüzünün Kökleri’ndeki (Cennetin Kökleri) Morel’e, o umutsuzluk nedir bilmeyen adama uygun bir yüz ararken, bu üç yatay çizgiyi Dufour’dan ödünç alacağım.”

    Ölümden önce ölmek
    Romain Gary çocukluğundan itibaren kendisine takma adlar bulmayı iş edinmiştir. Onu takma ad kullanmaya yönlendiren de annesidir. Annesine göre; büyük bir Fransız yazar Rus ismi taşımamalıdır. Şafakta Verilmiş Sözüm Vardı’da bu durumu şu sözlerle açıklar: “Keman virtüözü olsaydın böylesi daha iyiydi ama Fransız edebiyatının ünlü bir ustası olunca iş değişir…”

    René Deville, Fosco Sinibaldi (L’homme à la Colombe, 1958) ve Shatan Bogat (Lestêtes de Stéphanie, 1974) adlarını kullanarak romanlar yazmıştır. Önce kendisinden soyutlanabilmek, sonra da eleştirmenlerin kesin yargılarından kurtulabilmek için takma ad kullanmıştır. Romain Gary takma adını ilk kez 1940 yılında, Özgür Fransız Kuvvetleri adına Londra’da görev yaptığı sırada kullanmaya başlamıştır. Rusça’da “yakmak” anlamına gelen “Gari” sözcüğünü bir anlamda İngilizceleştirmiş ve Gary’ye dönüştürmüştür. Arkadaşı François Bondy’ye verdiği ve kitap olarak yayımlanmış uzun söyleşisinde (La Nuit Sera Calme, 1974) Gary soyadını seçmesini şu sözlerle açıklamıştır: “Gari Rusça’da ‘Yakmak!” anlamına geliyor… Ben de kendimi denemek istedim, yangınla bir deneme, böylece son harf yanıp kül oldu.”

    Émile Ajar adıyla dört roman yayımlamıştır. Ajar, Rusça’da ısıtmak anlamına gelen “jari” sözcüğünden türetilmiştir. Émile Ajar adıyla yayımlanan ilk kitabı, Türkçeye Koca Tembel adıyla çevrilen, şehirdeki yalnızlığını bir piton yılanıyla gidermeye çalışan bir adamı anlatan romanıdır. Koca Tembel 1974 yılında yayımlanır ve “Renaudot Ödülü”ne aday gösterilir. Ancak Gary gizliliğini korumak kaygısıyla romanı yarışmadan çeker.

    Böylece Gary, ironisine yakışan bir tutumla “ortadan çekilir” ve “edebiyatta genellikle öldükten sonra gerçekleşen” olayları izlemeye başlar. Bu arada Koca Tembel olumlu eleştiriler alır. Romanın yazarı gizli kalmayı tercih ettiği için hakkında şehir efsanesine dönen rivayetler yayılır. Romanı Raymond Queneau ya da Louis Aragon’un yazdığı da bu söylentiler arasındadır.

    Émile Ajar olarak asıl ününü 1975 yılında yayımlanan Onca Yoksulluk Varken ile kazanmış ve Goncourt Edebiyat Ödülü’nü almıştır. Onca Yoksulluk Varken aralarında kan bağı olmayan bir anne-oğulun hikâyesidir. Bu yönüyle Şafakta Verilmiş Sözüm Vardı romanı ile de benzerlik gösterir. Benzer bir duyarlılık, ironi, sevgi ve bağlılık her iki kitapta da vardır.

    Sık sık takma ad kullanmakla Romain Gary’nin savaştığı, yazarlara istediği görüntüyü yakıştıran ve okuru da onu görmeye zorlayan eleştirmenlerdir. Gary de kılık değiştirmeyi seçer. Takma adla yazdığı romanlarında aynı insanları anlatmayı, üslubundaki alaycılığı, ince duyarlılığını, aynı yalnızlığı haykırmayı sürdürür. Değişen sadece takma adlardır. Bunun farkedilmemesi eleştirmenlere kurduğu ustaca bir tuzaktır. Ama kullandığı benzer cümlelerden, karakterlerden, imgelerden bu oyunu ortaya çıkarıp tuzağa düşmeyen, iyi ve dikkatli bazı okurları olur.

    Romain Gary edebiyata olan inancının tıpkı sık sık değiştirdiği takma adlar gibi geçici ve kırılgan olduğunu da veda notunda belirtmiştir: “Oysa edebiyat, çok uzun bir süre insanoğlunun gelişmesinde ve ilerlemesinde kendisinin bir katkısı olduğuna inanmış ve bunu gerçekleştirdiğini sanmışsa da, geriye şiirsel bir yanılsama bile bırakamamıştır.”

    Gary tam bu noktada edebiyatta asıl önemli olanın yazarın değil yapıtın kendisi olduğunu kanıtlamış olur. Farklı adlarla iki kez Goncourt Ödülü’nü kazanması da bunu doğrular niteliktedir.

    İnsanlık onuru
    Romain Gary yaşama direniş biçimini ve insanlık onurunu korunması gerekli en yüce erdemler olarak görür. Onun için direnmek her yaşta önemlidir. İnsanlık onurunu mümkün olan en sıradan, en basit şeylerle korumaya çalışır: “Yaşam, herkesin, düşmeden önce insan olma onurunu olabildiğince uzağa taşımak zorunda olduğu umutsuz bir yarış sanki…”

    İnsan yaşamda acınası ve sefil bir duruma düştüğünde doğruluğu, iyiliği temsil eden kendisinden daha yüce ve büyük bir şeyin küçük insanlık ideallerini koruma yeteneğine sahip olduğuna inanır. Romain Gary için bu kimi zaman filler, kimi zaman Koca Tembel’de olduğu gibi bir piton yılanıdır. Yalnızlık da yapıtlarındaki önemli izleklerden biridir. Fiili yalnız olma durumundan çok; çoğunlukla aynı değerleri paylaşamama, annesinin “onlar” diye nitelendirdiği toplumla uyuşamama halidir.

    Romain Gary, 2 Aralık 1980 günü Paris’te, tabancasını şakağına dayayarak intihar eder. Şafakta Verilmiş Sözüm Vardı’da, bunu önceden tasarlamış gibi, şu satırları yazmıştır: “Bir sanat eseri yaratmak, yalnızca yaşarken yapılabilecek bir şey değildi ki. Şöyle kaliteli, fiyakalı bir ölüm de sanat eseri yerine geçebilirdi.”

    Romain Gary intiharı sonucunda iki yazarı birden öldürür. Bıraktığı intihar notunun edebiyat dünyasında ne kadar büyük bir şaşkınlık yaratmış olduğu tahmin edilebilir. Émile Ajar’ın kendisi olduğunu ve neden takma isimle yazmayı tercih ettiğini de açıkladığı veda notunu şu sözlerle bitirir: “Çok eğlendim. Hoşça kalın ve teşekkürler.” Şafakta Verilmiş Sözüm Vardı, Romain Gary’nin yine sessizliğine sığınıp okyanusu dinlediği Big Sur plajinda, “Yaşadım ben…” sözleriyle son bulur. Anlatının sona erdiği 1950’lerin ortasından sonra Romain Gary; tanınmış bir yazar olacak, ikinci bir yazar kimliği daha edinecek, sadece romanlar değil senaryolar da yazacak, Los Angeles Başkonsolosu olacak, ünlü bir sinema yıldızıyla evlenecek ve elbette Londra’dan giyinecektir.

    Annesine verdiği sözü tutmuştur ve hâlâ aynı anda birkaç topu havaya atıp tutabilmektedir: “Tepeye, o yalnızca benim olan tepeye çıkıp da gökyüzüyle başbaşa kaldığımda toplarımı, üç tane topumu ellerime alır ve atar tutar, atar tutarım.”

    Gary, Şafakta Verilmiş Sözüm Vardı’da yıldızlar arasındaki yerini de belirlemiştir: “Ben öldükten sonra gökkubbeye dikkatle bakanlar beni orada görebilirler. Tam onların baktığı yerde, Büyük Ayı’nın hemen yanıbaşında yeni bir yıldız kümesi olacak: Bütün dişlerini tanrısal bir buruna geçirmiş, insan başlı bir köpek.”

    Kaynaklar
    Romain Gary, Şafakta Verilmiş Sözüm Vardı, Çev: Alev Er, Can Yayınları, İstanbul, 1982.
    Romain Gary, Cennetin Kökleri, Çev: Gülderen Bilgili, Agora Kitaplığı, 2012.
    Romain Gary, Émile Ajar’ın Yaşamı ve Ölümü, Çev: Osman Senemoğlu, Can Yayınları, İstanbul, 1981 (Émile Ajar (Romain Gary), Onca Yoksulluk Varken, Çev: Vivet Kanetti, Can Yayınları, 1981 basımı kitabın içerisinde)
    David Bellos, Romain Gary: A Tall Story, Harvill Secker, Londra, 2010.
    http://www.kirjasto.sci.fi/rgary.htm
    http://theharvardadvocate.com/article/122/ romain-gary-a-short-biography/
    http://www.tabletmag.com/jewish-arts-andculture/books/906/great-pretenders

    romankahramanlari replied 1 year, 9 months ago 1 Member · 0 Replies
  • 0 Replies

Sorry, there were no replies found.

Reply to: romankahramanlari
Bir Annenin Mutlu Sonu* Makale Yazarı: Pınar Özde…
Cancel
Your information:

Start of Discussion
0 of 0 replies June 2018
Now