Roderick Usher: Usher Evinin Çöküşü
-
Roderick Usher: Usher Evinin Çöküşü
Gotik Kötülüğün Varlık Alanı ve Hastalıklı Mekânlar: Usher Evinin Çöküşü*
Makale Yazarı: Yeşim Başarır
*Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI Ekim/Aralık 2015, 24. sayıda yayımlanmıştır.
#EdgarAllanPoe (1809-1849), 19. yüzyıl Amerikan romantizminin en büyük ustalarından biri olmasının yanı sıra, geliştirdiği kısa öykü kuramıyla dünya edebiyatında farklı bir yere ve klasik değere sahiptir. Romantik edebiyatın belki de en karanlık sularında gezinen ve Amerikan gotik geleneğinin modern anlamda gelişmesine öncülük yapmış olan Poe, okuyucuya, insan zihni içinde uygarlığın henüz ulaşamadığı yabanıl bir ülkenin kapılarını aralamakla kalmaz, o kapının ardındaki dünyayı kasıtlı bir sis perdesi ardında tutarak anlatıcının gerçeklik anlayışını tehdit eden olası bir zafiyetin varlığına ve aynı zamanda gerçekliğin sorgulanabilir doğasına işaret eder.
Korku edebiyatı denilince Poe, tartışmasız ilk akla gelen isimlerden biridir. #NoëlCarroll, Poe’nun bir “dehşet” ustası olmaktan çok “terör” ustası olduğunu dile getirir.(1) Poe okumalarında esas alınması gereken bu saptama, iki farklı korkuya dikkat çekmesi bakımından ilginçtir. Carroll bu sözleriyle Poe’nun öykülerinde sürükleyici olan ana duygunun, aklın karşı koyduğu bir “dehşet haliyle” sınırlı olmayıp, aklın bütünüyle devre dışı kaldığı bir “şiddet hali” olduğunu söylemek istemiştir. Yarattığı dünyalarda tüm ilkelliği ve hamlığıyla zulme dayalı derin bir korkuyu işlemesi, yazarın okuyucuyu basitçe koltuğundan zıplatmak veya korkutmak için değil, sessizce koltuğuna çivilemek, acı vererek dehşete düşürmek ve manen yıldırmak amacıyla yazdığını gösterir. Öykülerin pek çoğu için geçerli olabilecek ortak görüş, Poe kurmacasının bir gerilim edebiyatı olmanın da ötesinde, okurda şiddetli rahatsızlık hissi uyandıran, tuhaf, tekinsiz ve gizemli dünyaları konu alan, çoğunlukla bilinçaltına yönelik çözümlemeler gerektiren gotik anlatılar olduğu yönündedir.
#UsherEvininÇöküşü (1839) yazarın romantik edebiyata kazandırdığı sayısız kısa öykü arasında, yapısal açıdan Poe gotisizmini en belirgin özellikleriyle yansıtan temel eserlerden biridir. Metinde Usher evi, hem öykünün kendisi hem de başkarakteri olarak karşımıza çıkar. Güçlü insansı özellikler taşıyan bu “melankolik” evin pencereleri “göz oyuklarını” andırmakta, “rüzgâra maruz çıplak duvarları” ise “çekmekle bitmez” acısını ve “kederini” gözler önüne sermektedir. Ev, bereketsiz topraklar üzerinde, cılız sazlıklarla kaplı ufak bir dağ gölünün ortasında yer almakta, bulunduğu doğal çevreyle uyumlu “hazin” bir görüntü sergilemektedir. Görünen satıhların altında bilinmeyen anlamlar ve niyetler içeren, hayata kendisini sıkı sıkıya kapatmış, yaşayanlarıyla gizli bir kader ortaklığı içindeymişçesine hareket eden ve onları da peşinden sürükleyerek hep birlikte karanlık bir sona doğru ilerleyen bu ev, günahkâr ve lanetli bir dünyanın parçası olarak öyküde gotik kötülüğün kalbinin attığı yer, sahibi #RoderickUsher ise “düşmüş” bir ölümlü olarak, tanrıların gözden çıkardığı bu dünyanın yaşayan son günahkârıdır.
Öykünün isimsiz anlatıcısı, bir sonbahar günü, yıllardır görmediği çocukluk arkadaşı Roderick Usher’dan kendisini mutlaka görmek istediğini belirten bir mektup alması üzerine ülkenin bir ucundan Usher evine doğru yola çıkar. Anlatıcı, akşama doğru evin bulunduğu araziye gelir ve yaklaştıkça “çürümekte olan ağaçların beyaz gövdelerini” fark eder; “buz kesmiş bir duygunun, insanın içini ezen, hasta eden, iflah olmaz bir umutsuzluğun” varlığını hisseder. Anlatıcıya göre ev, “çözülemeden öylece kalmış bir gizemin” düşüncede bıraktığı rahatsız edici iz, her haliyle “yürek burkan bir izlenim”dir:
Binanın yanı başında kıpırtısız bir pırıltıyla duran kızıl-kara gölün kıyısına doğru sarp yamaçtan atımı sürdüm […] aşağıdaki kurşuni sazlıklara, donuk ağaç gövdelerine ve gözü andıran içi boş pencerelere baktım. […] Evin göldeki yansımasından başımı kaldırıp tekrar eve doğru baktığımda zihnimde garip bir hayal belirdi. […] Bu evi ve bu yeryüzü parçasını saran kendine özgü, çevreye özgü bir hava vardı—gökyüzünden inen bir hava değildi bu, çürümüş ağaçlardan, gri duvardan, suskun gölden yükselen bir kokuydu—tehlikeli ve gizemli, sıkıntı verici, iç bayıltıcı, zor fark edilen ve kurşun rengi bir buhar.2 (s. 399-40)
Ev, çok temelde, gotik anlatım tarzının beylik kalıplarından biri olan “perili ev” öğesi üzerine yapılandırılmıştır ve tek başına bir “bina” olmanın da ötesinde doğrudan “ailenin” kendisi olarak algılanır hale gelmiştir. Usher evi, geleneksel olarak kuşaktan kuşağa geçen, geçmişi uzun yıllara dayanan, bulunduğu yere ve toprağa kök salmış, içinde yaşayanlara derin bağlarla sarılmış bir aile evidir. Hem tahakküm edici bir canavar hem de müşfik bir koruyucu gibi Usher ailesini yüzyıllar boyunca izlemiş, yoldaşlık etmiş ve içindekilerle saplantılı bir hayat ortaklığı kurmuş gibidir. Cüssesinde kocaman bir tarihi barındıran yaşlı ve yorgun Usher evi, ailenin tüm anılarını ve yaşanmışlıklarını içinde biriktiren dev bir hafıza görevi görür.
Ev; güven telkin etmeyen doğal çevresi, yıpranmış hali ve bütün görsel alametleriyle, Usher ailesinin düşüşünü ve yok oluşunu anlatmakta, yıllar boyu çatısı altında yaşayanları karanlık bir lanet gibi izleyen gizemli bir hastalığa ve hiçbir dalı fazla ömürlü olmayan bir aile ağacının tarih içinde giderek kayboluşuna tanıklık etmenin verdiği acıyı, bitkin ve örselenmiş gövdesinde yansıtmaktadır:
Yapının göze çarpan özelliği aşırı derecede eski oluşuydu. Yılların yol açtığı renk bozulmaları çok fazlaydı. Saçaklardan narin örümcek ağları gibi sarkan incecik bir yosun tüm dış yüzeyini kaplamıştı. Yine de bütün bunlar binayı olağanın dışında harap göstermiyordu. Duvarın hiçbir bölümü yıkılmamıştı; sonradan uyarlanan parçaların halen mükemmel görünümü ile bazı taşların yıpranmış hali arasında vahşi bir tutarsızlık vardı. (s.400)
Özellikle evin duvarındaki “çatlak” yaklaşmakta olan musibetin ön işaretlerini vermektedir: “Ancak bu yaygın çürüme izlerinin dışında yapıda pek az dayanıksızlık belirtisi görünüyordu. Belki dikkatli gözle bakan bir gözlemci, binanın ön tarafında zorlukla fark edilen, çatıdan başlayıp duvarlardan aşağı gölün kasvetli sularında gözden kaybolana değin zikzaklar çizerek boylu boyunca uzanan çatlağı keşfedebilirdi.” (s.400) Metinde insan öğesinin bir devamı olarak şekillenen mekân, sadece olayın ve karakterlerin içinden gelip geçtiği edilgen bir alan değil, aynı zamanda hesaplı bir bilinçle hareket eden ayrı ve bağımsız bir karakter, habis bir gücün etkisinde herkesi kendi girdaplı karanlığına çekerek öğüten gotik bir mecazdır. Usher evi kadar, evi çevreleyen sert iklim, güneşsiz gökyüzü, çıplak ve verimsiz topraklar da bu mecazın vazgeçilmez oyuncuları arasındadır.
Anne Williams ataerkil kültürlerde Ben’e benzemeyen “ötekinin” varlığını sorgulayarak gotiğin temelinde bir sınır aşımı kaygısının yattığını, gotik mitin bu kaygı etrafında örgütlendiğini belirtir ve kaygının sapkın doğasına dikkat çeker.3 Gotik kalıplar içinde “tekin olmayan” bir ev olarak tasvir edilen Usher evi, ataerkil dünyanın kendi ehliyetinde biçimlendirdiği evlere benzemediği için, aklın aydınlık evreninden ayrı tutulmuş, ucubeleştirilmiş ve ötekileş tirmiş, dolayısıyla bir gotik mite dönüşmüştür.
Yine aynı şekilde Usher ailesine yüzyıllardır musallat olan ve babadan oğula geçen bir hastalık, aileyi ataerkil dünyanın kutsanmış ailelerinden ayıran ve başkalaştıran bir diğer mitik özelliktir. Yüzyıllardır sanat eserlerine olan ilgisi, hayırseverliği ve müzik tutkusuyla bilinen Usher insanlarına tam olarak neler olduğuna dair süregiden belirsizlik, öykünün sonuna kadar okuyucuyu gotiğin bulanık alanında tutan, tuhaf ve rahatsız edici bir duygudur. Poe’nun öykülerini dönemin diğer gotik yazılarından ayıran ve okuyucuyu dehşete düşüren özellik de işte bu “belirsizlik” duygusudur. Anlatıcının hastalık konusunda kesin bir bilgiye sahip olmayışı, hastalığın giderek kötüleşen şifasız doğasını anlatıyor olabileceği gibi, Roderick Usher’ın anlatıcıya söylemek istemediği ve yaşadığı evle ilgili daha büyük bir sırrı da dolaylı şekilde ifade ediyor olabilir:
Sahibi olduğu bu eve ilişkin bazı batıl inançlara kapılmıştı. … [K]endi aile evinin biçim ve malzemesindeki bazı tuhaflıklar sonucu oluşan bir etki, uzun yıllar çektiği acının iziyle, ruhunu ele geçirmişti –gri duvarların ve kulelerin yapısı, aşağıya bakınca hep gördükleri o karanlık göl sonunda maneviyatını çökertmişti. (s.402)
Sonuçta yaratılmak istenen etki dehşet ve terör ise, Poe bunu geleneksel gotik kalıplardan biri olan “gizemli hastalık” öğesiyle fazlasıyla başarmıştır. Roderick Usher bedeninin kendisine ihanetini ve öykünün sonuna doğru giderek hız kazanan topyekûn bir çöküşü yaşamaktadır: “Sinirlerinin gergin olduğu belli oluyordu. Şiddetli bir bedensel hastalıktan— ona baskı yapan zihinsel bir karmaşadan— söz ediyordu.” (s.399) Evde tanık olduklarını ayrıntısıyla rapor eden bir gözlemci olarak anlatıcının dikkatini, değişken ruh haliyle içinden iki ayrı insan geçiyor izlenimini veren Usher’ın hezeyanlı ve delice davranışları çeker:
Tavırlarında bir anlamsızlık, bir tutarsızlık vardı. Hareketleri kimi zaman cansız, kimi zaman hayat doluydu. Sesindeki kararsız titremeyi birden tez canlı ve toparlayıcı açıklamalar izleyebiliyordu —ani, oturaklı, acelesiz, derinliksiz gibi görünen—kafası iyice uçmuş ayyaşlarda veya ıslah olmaz afyon kullanıcılarının coşkulu dönemlerinde görülen ağır, dengeli ve genizden gelen mükemmel bir konuşma tarzıydı onunki. (s.401)
Usher’ın hastalığındaki asıl ironi, insani sınırlılığın dışına çıkarak tanrısal boyutlarda genişleyen algıların verdiği acı ve aşırı duyarlılık halini bedenin artık taşıyamadığı noktada ölümü arzu etmeye başlamasında yatar; zira insan oluşun sınırları ve bedenin dünyevi kırılganlığı gerçekte insanı kısıtlayan değil koruyan sınırlardır:
Yapısal ve ailevi bir hastalıktı —çaresini bulmaktan korktuğu ve umutsuzluğa düştüğü bir hastalık— hemen ardından önemsiz bir sinir rahatsızlığı olduğunu ve hiç kuşkusuz yakında geçeceğini ekledi. Hastalık insanda tuhaf algılar yaratıyordu. […] Duyularının marazi derecede keskin olmasından mustaripti; sadece en yavan yiyeceklere katlanabiliyordu; ancak belli dokularda kumaşlar giyebiliyordu; bütün çiçek kokuları onu boğuyordu; gözleri en ölgün ışıktan bile rahatsız oluyordu; yalnızca bazı özel sesler, özellikle yaylı çalgılardan gelenler, onu dehşete düşürmüyordu. Tuhaf bir tür korkunun zorunlu kölesi olmuştu. “Öleyim gitsin,” dedi, “bu acınası delilik içinde ölmem gerekiyor. Yoksa kaybolup gideceğim.” (s.401-2)
Roderick Usher acısını bedeninde, yüzünde ve özellikle de gözlerinde taşımaktadır. Acının görünebilirliği, uzayan üzüntülerin insanda yaptığı tahribat, korku ve kaygıların deliliğe varan tezahürü gotik kötülüğün doğasını anlamada fazlasıyla belirleyicidir. “Cesedi andıran solgun bir beniz, iri, sulanmış ve tarif edilemez parlaklıkta gözler, oldukça ince, solgun ama biçimli bir şekilde kıvrılan dudaklar, […] örümcek ağından daha yumuşak ve ince saçlar” (s.401) Usher’ın soylu bir kabullenişle boyun eğip üzerinde zarafetle taşıdığı acıyı ve kırılganlığını an latan belirgin fiziksel özelliklerdir. Saçları acıya dayanıksızlığını vurgulayan en çarpıcı unsurdur: “İpeksi saçları, acısından bakımsız bir şekilde uzayıp gitmiş, vahşi bir bürümcüğü andıran dokusuyla yüzüne doğru düşeceğine sanki havada yüzer gibi kalmıştı.” (s. 401)
Anlatıcı, Roderick Usher’ın büyük acısının, kız kardeşi Leydi Madeline’dan kaynaklandığını anlamakta gecikmez. “Yürekten sevdiği ve yıllardır tek yol arkadaşı olan, yeryüzündeki biricik ve son akrabası kız kardeşinin uzun ve zorlu hastalığı” Usher’ın kederinin başlangıç noktasıdır. Kardeşinin ölümüyle birlikte yeryüzünde “kadim Usher soyunun son bireyi olarak umutsuz, güçsüz ve yapayalnız” kalacaktır. (s.402) Madeline’ın “hastalığı” da en az ikizininki kadar gizemli ve belirsizdir: “Müzmin uyuşukluk hali, giderek güçten düşme ve kısmen kataleptik bir özellik” arz eden hastalık karşısında hekimler acizdir. Evde hayalet gibi dolaşan Madeline ile anlatıcının karşılaşması ise, Madeline’ın insani gerçekliğini kuşkuda bırakan, çok kısa süreli ve belirsiz bir karşılaşmadır. Anlatıcı, “evin uzaklarından bir yerden Leydi Madeline’ın geçtiğini” ve “giderek uzaklaşan adımlarının ardından bir kapının kapandığını” fark eder. Bu gizemli ve belli belirsiz karşılaşmadan hemen sonra o akşam, anlatıcıya büyük bir gerginlik ve üzüntü içinde kalbini açan Usher, Madeline’ın, “yok edicisinin yere seren gücüyle boğulduğunu” söyler. (s.402) Burada sözü edilen “yok edici,” suçluluk duygusu içinde kıvranan Roderick’in kendisinden başkası değildir.
Anlatıcı ve Usher, Leydi Madeline’ın ölü bedenini tabuta koydukları ve geçici mezar yeri olarak mahzende demir kapılı bir kasanın içine yerleştirdikleri sırada, ölünün “bağrında ve yüzündeki hafif pembelik, […] dudaklarında kuşkulu bir şekilde öylece kalakalmış ve ölüyken korkunç görünen bir gülümseme” (s.407) anlatıcının dikkatini çeker. Madeline’ın mahzene indirilmesinden bir süre sonra başlayan “uykusuz” gecelerden birinde, anlatıcı, “odasındaki kasvetli mobilyalar, kara yüzlü, yırtık pırtık perdeler ve giderek artan fırtınanın rüzgârıyla ileri geri sallanıp duvarlara vuran, hışırdayarak huzursuzca harekete geçen yatak döşemelerinin” (s.408) etkisi altında binadan gelen sesleri dinlemeye başlar. O sırada odaya elinde lambasıyla, “yüzü ölü gibi solgun, gözlerinde delice bir coşku ve halinden hareketinden zorlukla bastırdığı belli olan bir isteriyle” (s.408) Roderick Usher girer. Usher pencereyi açar açmaz “içeriye hışımla dolan rüzgâr” anlatıcıda korkudan ziyade hazzı ön plana çıkaran çelişkili duygular uyandırır. Anlatıcı öykünün bu bölümünde duyduğu hazzı anlatırken korkunun zevk ve keyif verebilme özelliğine dikkat çekerek gotik estetiğin tanımını da yapmış olur: “Aslında fırtınalı ama bütün amansızlığıyla hoş bir geceydi, dehşeti ve güzelliğiyle vahşicesine tuhaf, eşsiz gecelerden biriydi.” (s. 408) Hemen yakınlarda beliren bir hortum ve bulutların artan yoğunluğu yaklaşan kıyameti haber vermektedir. Usher evini saran uğursuz görüntüler, gotik dünyaların şeytani karanlığını vurgular niteliktedir:
Gökyüzünde ay ve yıldızlardan eser yoktu şimşekler de çakmıyordu. Huzursuzca hareketlenmiş koca buhar kümelerinin alt yüzleri ve çevremizdeki tüm yeryüzü parçaları, hafif aydınlığıyla bariz şekilde evin üzerinde toplanmış ve onu kefen gibi saran gaza benzer bir buharın tuhaf ışığında ateş gibi parlıyordu. (s. 408)
Anlatıcı, evin derinlerinden gelen sesler, fırtınanın uğultusu, gökyüzünde evin hemen üstünde beliren tuhaf ışıklar gibi bir dizi tekinsiz işaretten etkilenen Usher’ı rahatlatmak amacıyla ona seveceğini düşündüğü eski bir kitabı okumaya başlar ve kitaptaki satırların okundukça gerçekleştiğini fark ederek dehşete düşer. Önceleri gökyüzündeki ışıklara “pek de sıra dışı olmayan elektriksel bir doğa olayı” ya da “gölden tüten zehirli havadan kaynaklanan bir olay” (s.408) şeklinde rasyonel açıklamalar getirmeye çalışırken, bir süre sonra kitapta anlatılanlar ile binanın derinlerinden duyduğu “kapı gıcırtısını andıran tuhaf çığlıklar” ve “boşlukta yankılanan, çınlayan, boğuk madeni sesler” arasında bir bağ olduğunu görür. Odanın içinde yüzü kapıya dönük, gözleri açık ama kendinden geçmiş halde, büyülenmiş gibi iki yana sallanan ve anlaşılmaz sözcükler mırıldanan Usher’ın görüntüsü, olayın şeytani bir ayini andıran ürkütücü yanını gözler önüne serer.
Usher evi için beklenen zaman gelmiş, yüzyıllar içinde biriken kötülük ve acı yeterli olgunluğa ulaşmıştır. Kitabın okunmaya başlanmasıyla büyük suskunluk bozulmuş, söz sese kavuşarak ev ile kitap arasında bir geçiş koridoru kurulmuş, sözün “ol” kudretiyle harekete geçen habis bir güç yazıdan yaşama doğru bir yol bulmuştur. Kitapta anlatılan geçmiş zaman olaylarının Usher’ın yaşadığı zamana yansımasıyla zuhur eden bu karanlık evren, sözler birbiri ardı sıra seslendirildikçe, uygun parçaların yan yana gelmesi ve anahtarın kilidi açması gibi, saklı bir dünyanın kapılarını açmıştır. Bir büyü seansını andıran bu törensel “okuma,” leydi Madeline’ın dirilişiyle sonuçlanacak, tam da Poe dünyalarına özgü bir şekilde “yüzündeki hafif pembelik ve gülümseme” ile tarif edilen cesedin görüntüsü, daha önceden ima edildiği gibi Madeline’ın aslında henüz yaşıyor olabileceği olasılığını da tartışmaya açacaktır. Roderick Usher’ın itirafı gotik kötülüğün bir cerahat gibi yaradan boşaldığı ve kıyametten az önceki arınma ânıdır: “Onu diri diri mezara koyduk! … Tabutun içinde onun ilk zayıf kıpırdanışlarını duyabiliyordum. Günler öncesinden duymuştum— ama söylemeye cesaret edemedim. […] Şimdi onun durduğu yerde kapı yok! ” (s.410)
Roderick Usher’ın bu son sözleriyle büyü tamamlanmış olur: “Konuşmacının yüzünün dönük olduğu devasa antika kapı kanatları ağır abanoz sürgülerinden yavaşça geriye doğru açıldı. İçeri dolan rüzgârın işiydi bu—ama şimdi bütün görkemi ve kefenli bedeniyle leydi Madeline Usher kapılar olmaksızın orada duruyordu.” (s.410) Beyaz giysilerinin üzerindeki kan ve vücudundaki zorlu mücadelenin izleri, Poe’nun gotik dehşet anlayışına uygun olarak “henüz canlıyken mezara konulduğu” kanaatini uyandırmaktadır. Titreyerek güçlükle ayakta duran Madeline ileri geri sendeler ve ölü bir bedenin bütün ağırlığıyla kardeşinin üzerine yıkılır. Tanrısal adalet gerçekleşmiş, Madeline kendisine yapılan kötülüğe benzer şekilde karşılık vermiş ve Roderick’in dehşet içindeki bekleyişi son bulmuştur. Roderick ve Madeline’ın ikiz yaşamları yine ikiz bir ölümle tamamlanmış olur.
Anlatıcının, bulunduğu yerden korku içinde koşarak çıkmasının hemen ardından ev gölün içine doğru çöker ve hiç var olmamış gibi gözden kaybolur:
Birden gölü aşan yola vahşi bir ışık vurdu ve dönüp bu garip parlaklığın nereden geldiğine baktım; zira ev ve evin gölgeleri hemen arkamda alabildiğine uzanıyorlardı. Işıltı, bütün parlaklığıyla, bir zamanlar zorlukla seçilen çatlağın arasından batmakta olan kan kırmızısı dolunaydan geliyordu. […] Ben ona bakarken çatlak birden genişledi—bir kasırganın yırtıcı nefesi ortalığı sardı—ayın yörüngesi aniden bana doğru patladı—kudretli duvarlar hızla birbirlerinden ayrıldı—tonlarca suyun çağlaması gibi uzun ve gür bir çığlık koptu— hemen ayaklarımın altındaki dipsiz ve karanlık göl bütün kasvetiyle sessizce “Usher Evi”nin dağılan parçaları üzerine kapandı. (s.411)
Tıpkı insanın “düşüşü” ile evin “çöküşünün” aynı mitik sarmal içinde birbirini tamamlaması gibi, soyun yüzyıllar içindeki devamı ile hastalığın kuşaklar arası yolculuğu aynı lanetli zincirin halkalarıdır.4 Gotik edebiyatta insan iradesinin yok denecek kadar az rol oynağı mukadderat anlayışı, Aydınlanma-öncesi dönemin zihniyetini yansıtan, mistik ve henüz aklı doğaya hâkim kılmamış bir metafiziğin parçalarıdır. David Punter’a göre aristokratik bir geçmişe sahip Usher ailesini saran büyük kötülüğün, kalıtımla ve kan yoluyla geçen bir illet olması nedeniyle, öykü vampir anlatılarıyla ilişkilendirilebilir. Bu kaçınılmaz mukadderat içinde “kan” bir soyluluk ve ayrıcalık unsuru olabildiği gibi, kuşaktan kuşağa devredilen bir cezaya, lanetli bir emanete de dönüşebilir:
Açıkça görülüyor ki “Usher”, “evin” hem yapı hem de aile yerine geçtiği eski bir belirsizliğin bir başka çeşitlemesi, soyun devamıyla ilgili bir sorunla nasıl baş edileceğinin denemesidir. Sonuçta bu öykü, bir vampir öyküsüdür. Roderick olasılıkla kız kardeşinin kanını almıştır, ev her ikisinin de kanını alır. (Punter 180)
Evin çöküşü, tam anlamıyla bir kıyamet anıdır. Öyküde baştan beri ima edilen bu apokaliptik son, bir yanda kötülüğün son buluşu öte yanda yıkıcı güçlerin ve gotik lanetin zaferi olarak değerlendirilebilir. Aileden kalan son iki bireyin ölümüyle evin misyonunu tamamlaması ve ailenin adıyla birlikte gölün karanlık sularına ve dolayısıyla zamanın derinliklerine gömülmesi, Poe’daki mekân algısının gizemci boyutunu yansıtır. Geride ne harap haldeki bu azametli evin, ne de hasta ve yalıtılmış bir hayatın ardından kendi yarattığı dehşetin altında ezilen Roderick Usher’ın fiziksel gerçekliğine dair bir iz kalmıştır. Tarih hatasını onarmış, olguyu hiç olmadı kılmış ve zamanı başa sarmıştır. Okuyucunun, öykünün sonunda uzunca bir rüyadan uyanmış olma sanısına kapılmasının nedeni, işte bu “hiç yaşanmamışlık” vurgusudur. Aslında tüm olan biten, metinde aralıklarla ima edildiği ve birçok Poe öyküsünde izlendiği gibi, anlatıcının “afyon etkisindeki” sanrılı bilicinde kurgulanmış bir hayalden veya rüyadan ibaret olduğu varsayımıyla açıklanabilir.
Bu açıdan bakıldığında Edgar Allan Poe her ne kadar gotik karanlığı ve belirsizliği ön plana çıkarıyor görünse de, gizemin kalbine gömülü rasyonel ışığı bütünüyle göz ardı etmez. Öykülerin bitiminde kâbusun sona ermesini takiben, gündelik dünyaya açılan dar bir aralıktan içeri sızan bu ince ışık, Poe’nun karanlığını biraz olsun katlanılır kılan yegâne cennet vaadidir. Yanıtını yine kendi içinde saklayan bu sırlı ve karabasanlı dünyalar günümüz dedektif romanlarının kurgusal ortamına da zemin hazırlamıştır. Dolayısıyla Poe öykücülüğünün doğduğu ve geliştiği kavşak, tam da iki farklı ırmağın, “akıldışına” yol alan gotik edebiyat ile “aklı” merkeze koyan dedektif edebiyatının birbirine karıştığı ve kavuştuğu yerdedir.
Kaynakça:
Carroll, Noël. The Philosophy of Horror or the Paradoxes of the Heart. Routledge: New York, 1990.Poe, Edgar Allan. “The Fall of the House of Usher.” Concise Anthology of American Literature. Ed. George McMichael. New York: Macmillan, 1985.
Punter, David. The Literature of Terror: A History of Gothic Fictions from 1765 to the Present Day. (Vol. 1) Longman: London, 1996.
Williams, Anne. Art of Darkness: A Poetics of Gothic. Chicago: U of Chicago P, 1995.
1- Carroll, Poe öykülerine egemen olan duyguyu tanımlarken İngilizcedeki “horror” sözcüğü yerine “terror” sözcüğünü kullanmayı önerir ve Poe’yu daha iyi anlamak adına aradaki ince ayrıma dikkat çeker. (Noël Carroll. The Philosophy of Horror. s.215)
2- Bu yazıda yapılan tüm çeviriler, yazara aittir.
3- Williams’ın gotik tarzın söylem çözümlemelerinde ele aldığı ataerkil aile modeli, muktedir taraf olarak, bir muhalefet formu olan gotiğin karşısında yer alır. (Anne Williams. Art of Darkness: A Poetics of Gothic. s.16)
4- Burada altı çizilmek istenen konu, öykünün İngilizce adındaki “fall” sözcüğünün hem fiziksel dünyada evin “çöküşü” hem de manevi âlemde bireyin “düşüşü” olarak değerlendirilmesi gerektiğidir.
#Korkuedebiyatı #gotiksanat #gotikedebiyat #Amerikanedebiyatı

Sorry, there were no replies found.