Pecola: EN MAVİ GÖZLÜ KIZ

  • Pecola: EN MAVİ GÖZLÜ KIZ

    Posted by romankahramanlari on 11 Temmuz 2024 at 14:17

    EN MAVİ GÖZLÜ KIZ*

    Makale Yazarı: Yasemin Yazıcı

    *Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI (Ocak/Mart 2013) 13. sayıda yayımlanmıştır.

    Küçük Pecola. Arkadaşlarının teniyle benzeşiyor olsan da sen #acımtırak renkte minik bir kızdın, yazıldığında. Toni Morrison, önce adını mı koymuştu yoksa sonradan mı sana yakıştırmıştı? Bilmiyorum. Evet, sen Frieda ve Claudia’nın en uzak kardeşiydin. “Annem iki gün önce ‘sorunlu’ birinin geleceğinden söz etmişti-gidecek yeri olmayan bir kız. Ne yapılacağına karar verilinceye kadar, devlet bu kızı bizim eve yerleştirmişti. Ona iyi davranmalı ve dövüşmemeliydik.” #Claudia, senin suskunluğunu, sessizliğini, çekingenliğini ve ürkekliğini gördükçe, seni yüreğiyle izlemeye başlamıştı. Belleğinde azar azar birikiyordu hayat hikâyen. Belki de yazarın çocukluk zamanlarından kalan unutulmazlardandın. Belki de yazarın kurgu oyunlarında, bu kez ebe sendin yalnızca. Başkahramandın. Farkında bile değildin. Claudia senin hikâyeni anlatırken, mevsimlere bölüyordu: Sonbahar, kış, ilkbahar, yaz. Sense yaşamı tek mevsim gibi duyumsuyordun. Claudia’nın bilmedikleriniyse, yazar ekliyordu senin anlatına. Henüz bir çocuk olduğundan, hiç tanık olmadığın kimi acıklı anımsamalardı hepsi. Annenin ve babanın yaşamlarından resimler ve daha pek çok olay. Küçük bir kızdın. Ve çevrende homurdanan tüm kötülüklerin sorumlusu, sence yalnızca gözlerinin rengiydi. #Mavigözlü olsaydın herkes sana daha güzellikle yaklaşacak sanıyordun. Her kötülük darbesinde yere yuvarlanırken, buna daha çok inanıyordun. Ah, küçük Pecola. İçin için sayıklıyorsun. “Güzel gözler. Güzel, mavi gözler. Güzel, büyük mavi gözler. Koş, Jip, koş. #Jip koşuyor. #Âlice koşuyor. Alice’in gözleri mavi. #Jerry’nin gözleri mavi. Jerry koşuyor. Âlice koşuyor. Koşuyorlar mavi gözleriyle. Dört mavi göz. Dört güzel mavi göz. Gök mavisi gözler. Bayan Forest’in (öğretmen) mavi bluzu rengindeki mavi gözler. #Çançiçeği mavisi gözler. Âlice ile Jerry’nin mavi öykü kitabı rengi gözler” Fincanın üzerine basılı #ShirleyTemple resmi yüzünden üç kilo sütü içip bitirdiğinde, o yoksul evde kıyamet kopmuştu. Kim içerdi bunca sütü? Eğer Shirley Temple’ın sarı bukleli saçları olmasaydı, senin de aklına gelmezdi kuşkusuz. #Frieda da yandaşındı. İkiniz de hayrandınız Shirley Temple’a. Claudia ise kendisine alınan Noel hediyesi beyaz bebekleri parçalıyordu. Annesi neden böyle davrandığını hiç anlamıyordu tabii. “Benim beyaz bir taş bebeğim olmasını ne kadar isterdim.” diye sinirli bakışlarla söyleniyordu. Claudia’nın yaptığı nankörlüktü. Aslında daha ötesi de vardı annesinin bilmediği. “Asıl korkunç olan, bebekleri parçalarına ayırmak değildi. Asıl korkunç olan, aynı itkinin küçük beyaz kızlara yönelmesiydi. Onları kılım kıpırdamadan parçalayabilirdim. Bu duygusuzluğumu engelleyen tek şey bunu yapma isteğimdi. Akıl erdiremediğim bir şeyi anlamak istiyorum. Başkalarına yakıştırılan büyünün giziydi bu. İnsanları, bana değil de beyaz kızlara baktıran ve ‘Ooooo’ dedirten şey neydi? Zenci kadınların, sokakta onların yanlarına yaklaştıklarında, bakışlarını onlara çevirten, onlara dokunuşlarındaki sahiplenici kibarlığı yaratan şey neydi?” Claudia’nın aklı kuşkularla doluydu, kalbini öfkelendiriyordu bu duygusal ötelenmeler. Adlandıramadığı bu itiş-kakış. O zamanlar siyahlar, beyazlar karşında ya kör bir hayranlık içindeydiler ya da tepeden tırnağa büsbütün bir öfkeyle doluydular.

    Claudia, Frieda, Pecola… Siyah derili ailelerin çocuklarıydılar. Beyazların yaşadıkları mahallelere iliştirilmiş, siyahların mahallelerinde yaşıyorlardı. “Evimiz eski, soğuk ve yeşil. Geceleyin büyük odayı bir gaz lambası aydınlatıyor. Öteki odalar karanlığa gömülü; hamamböceği ve farelerle dolu. Büyüklerimiz bizimle konuşmaz-emir verirler bize. Bilgi vermeden yapmamız gerekeni söylerler. Ayağımız yere takılıp düşünce bizimle alay eder; bir yerimizi kesince ya da incitince, deli misiniz, diye sorarlar. Soğuk aldığımız zamanlar, kendimize dikkat etmediğimiz için bezginlikle başlarını iki yana sallarlar. ‘Hepiniz hasta olursanız hangimiz, hanginize iş yaptırabiliriz? diye sorarlar bize. Yanıtlayamayız onları. Hastalığımız horlama, kirli siyah bira ve aklımızı körelten hintyağıyla iyileştirilir.”

    Sen, Claudia’nın evini, aile kokusunu seviyordun Pecola. Üç kız bir yatağı paylaşıyordunuz. Eski bir mağazadan dönüştürülmüş o tuhaf evinden uzaktaydın. “Bu yapı ne arka planındaki mavimsi gri gökyüzüyle, ne de çevresindeki gri ahşap evler ve telefon direkleriyle uyum sağlar. Üstelik sinir bozucu ve karamsar bir biçimde yoldan geçen insanların gözüne batar.” Yazar böyle betimliyordu senin yaşadığın evi. Sen ve ailen. Annen ki, ona #BayanBreadlove diyordun. Durmaksızın evden kaçan ağabeyin Sam ve baban: Cholly. Sonra bu evi tutuşturacak, yakacak ve sen, Bayan Breedlove, Same ve O… Hepiniz bir yana dağılacaktınız. Tüm bunların sonunda, hiçbir zaman zaten bir arada yaşayan bir aile olmadığınızı anımsayacaksın. O zaman canın çekecek, “Mary Jean” şekerlemeleri yemek isteyecektin: Şekerlemelere adını veren, gülümseyen beyaz bir yüz. #MaryJean. Sen, çevreni saran tüm kötücül davranışların, hep senin çirkinliğin yüzünden olduğuna inanıyorsun. “Gözleri, şu gördüklerini kaydeden, görüntüleri algılayan gözleri, o gözler farklı olsaydı, yani güzel olsaydı, kendisi de farklı bir insan olacaktı. Dişleri iyi durumdaydı, en azından burnu, sevimli olduğu düşünülen kişilerin burnu kadar büyük ve yassı değildi. Kendisi, değişik, güzel görünümlü olsaydı, Cholly de farklı olabilirdi, Bayan Breedlove da, ‘şu güzel gözlü Pecola’ya bir bak. Bu güzel gözlerin önünde kötü şeyler yapmamalıyız.’ diyebilirlerdi.”

    Her gece aksatmaksızın bu yüzden dua ediyorsun Küçük Pecola. Mavi gözler… Hem de en mavisinden. Herkesi şaşırtacak denli mavi. Mağaza bozuntusu evinizin üst katında, üç yosma oturuyor. Fahişelikle geçiniyorlar. Her kapıyı çalışında, seni sevinçle karşılıyorlar. Onları ziyaret etmekten hoşlanıyorsun bu yüzden. Sen sevimli küçük bir çocuk olabiliyorsun onların karşısında. Onlar masal kadınlarına benziyor. Çok farklılar. Maria, Çin ve Polonya. Bazen birkaç peni sıkıştırıyorlar eline. Bir koşu gidip seni hep teselli eden Mary Jean şekerlemelerinden alıyorsun. O suratsız, beyaz göçmen bakkaldan. Senin çirkinliğinden tiksinen bakışları olan o adamdan. Ne yapabilirsin ki çevreni saran insanlar böyle, Pecola. Sen umarsızlığını duyumsuyorsun her iç çekişinde.

    Claudia ve Frieda da, benzer kötücül çemberin içinde, ama aileleri var şimdilik. Aileleri, çoğu zaman öfkeli, işi başından aşkın, telaşlı, yoksul, yorgun insanlar. Yine de Pecola gibi sokakta bırakılmamış çocuklar onlar. Pecola, #kimsesiz ve çirkin ya da kimsesizliğinden çirkinleşen Pecola, her adımda nefretin alaycılığına takılıyor ayakları. Tökezletiyorlar. “Lütfen tanrım yok et beni!” diye dua ediyor içinden; sık sık. Okulda, yolda, her yerde örtük bir gözaltında. “Aşağılamalarına ilk gücü kazandıran şey, kendi siyahlıklarına karşı duymuş oldukları nefretti.”

    Kara böcek Kara böcek Babası çıplak yatıyor. Ta ta ta ti ta ta… ta ta ta ti ta ta

    Küçük bir kızsın, alışkın, aldırışsız olmak istiyorsun. Bu an, az sonra geçip gidecek. Yeni bir kötü an gelene dek soluklanabilirsin biraz. Yüzünü kapatırsan hiçbir şeyi görmezsin Pecola. Küçük, siyah ellerini yüzüne bastırıyorsun. Avuçlarının pembemsi aydınlığı koruyor seni; sanıyorsun. Haydi Pecola. Sen bir #romankahramanısın. Kendini yazamazsın; #yazılıyorsun yazarın belleğinin koyaklarında. Bir romanın belleğinde yaşıyorsun.

    O gün annesinin zencilerle oynatmadığı Junior, apansız yolunu kesmişti. “Beyaz gömlek, mavi pantolon giyiyordu; yün izlenimi vermesin diye saçı kesilebileceği kadar kısa kesilmişti, berber saçını sımsıkı ayırmıştı. Annesi kışın yüzüne benzi sararmasın diye #Jergenslosyonu sürerdi. Açık renkli olmasına karşın, sararma olasılığı vardı yüzünün. Esmerleri zencilerden ayıran çizgi her zaman belirgin değildi; ince ve ele veren belirtiler bu ayrımı ortadan kaldırma tehlikesi yaratıyordu, bu yüzden sürekli gözetim altında tutulmalıydı.”

    Senin için yeni bir kötü anı. Böyle hoyratlıkla karşılaştığında ışıkta duraksayan kara bir böceğe dönüşüyorsun. Kendi gölgenden bile ürken bir #böcek oluyorsun. Yazar dokunaklı sözcüklerle yazıyor seni, harflerle oluşuyor yaşamın. Annesinin kuzusu Junior evine sürüklüyor seni. İtirazlarını hiç önemsemiyor. Onunla gidiyorsun. İlk kez gerçek bir ev görüyorsun en sonunda. Hayranlıkla bakakalıyorsun eşyalara. Dantel örtülü koltuklar, sehpalar, pencere içlerinde çiçekli saksılar, yemek masanın üzerinde özenle bırakılmış bir İncil cildi, yerde kocaman çiçekli bir halı. Tüm bu güzelliklere kapılıp gitmişken, birden tüylü bir şey düşüyor üzerine. Düşmüyor aslında. Junior fırlatıyor o esmer acı kahkahalarıyla. Sıçrıyorsun. Yüzünü, ellerini tırmalıyor zavallı hayvan. Siyah kediyle korkutuyor seni haylaz Junior. Gülüyor, gülüyor. Zavallılıkla eğlenmeyi öğrenmiş küçük bir oğlan. “Sen benim tutsağımsın.” diyor çiğ homurtularla. Bu itiş kakış arasında kedicik, radyatörün üzerine düşüyor sertçe, bir iki silkiniş sonrasında ölüyor. Annesi odaya daldığında, elbette suç senin. Annesi bu zenci kızları biliyor, hepsi işe yaramaz, ahlaksız.

    Kimileyin iyi anlar arıyor gözlerin. İyi anların yok denecek denli az. Neden böyle bilmiyorsun? Hepsi çirkin olduğun için mi başına geliyor?

    “Hayır, Çıplak bir adamı nerede göreyim?”
    “Bilmem. Sordum işte.”
    “Görsem bile bakmazdım herhalde. Pis bir şey. Çıplak bir adamı kim görmek ister?” dedi Pecola, şaşalamıştı. “Hiç kimsenin babası kendi kızına çıplak görünmek istemez. Kuşkusuz iğrenç biri değilse.”
    “Baba’demedim. ‘Çıplak bir adam’dan söz ettim yalnızca.”
    “İyi ama…”

    Böyle sorularla içindeki tuzaklara defalarca düşüyorsun. Bir çocuk değil de bir avsın kadersizliğinde. Belki mavi gözlerin olsaydı. Böyle bir romanda o okulda gıpta ettiğin Maureen olacaktı adın.

    Claudia ve Frieda seni seviyor, seni kardeşleri gibi kolluyor, güçleri yetmiyor çoğu kez. Sonuçta benzer hayatın çocuklarısınız. Sonbahar ve kış sonrasında bahar geliyor. Claudia sizin baharınızı anlatıyor okura.

    “Baharda daha değişik dayak atarlardı bize. Kışın kayışla dövülmenin verdiği uyuşturucu acının yerini, acısı kamçılama bittikten çok sonra geçen, bu taze yeşil dallar alırdı.”

    Böylesi baharların ortak yazgısını paylaşıyorsunuz. O baharda, züppe ve çapkın Bay Herry’yi kızların babası bir güzel pataklıyor. Claudia bilmiyor. Frieda söylemek istiyorsa da. Nedense bu kez dertleşmek kolay görünmüyor.
    “Aman Frieda. Bana söylemeyip de kime söyleyeceksin?”
    “O sarkıntılık etti bana.”
    “Sarkıntılık mı etti? Sabunkafa Kilise’nin yaptığı gibi mi?
    “Aşağı yukarı.”
    “Edep yerlerini mi gösterdi sana?”
    “Yooo. Elledi beni.”
    “Nereni?” “Buramı, buramı (…)”
    “(…)yere düşmüş iki meşe palamutuna benzeyen minik göğüslerini gösterdi.”

    Claudia’nın sözünü ettiği #SabunkafaKilise’nin seni çağırdığı günü anımsıyor musun Pecola? İnsanlardan ölesiye tiksinen bu adamın ruhu, aynı zamanda onların nesneleriyle besleniyor. İnsanların anısını taşıyan nesneleri toplayarak onlarla bir ilişki kurabiliyor. Yorgan, cezve ve paspas yani birisinin yaşama izini taşıyan her şeyi topluyor. Ancak iki insanın teninin bir birine değmesinden tiksiniyor. “Bu nedenle ilgi alanını giderek, gövdeleri en az sinir bozucu kişilere, yani çocuklara yöneltmekteydi. Eşcinsellikle baş edemeyecek denli utangaç olduğundan ve erkek çocuklar da aşağılayıcı, korkutucu, inatçı olduklarından, ilgisi kız çocuklarıyla sınırlanmıştı.” Ne var ki, sen bunları hiç bilemezdin; tıpkı öteki çocuklar gibi. Onun bıraktığı kartı bulup senin saplatın olan dileğini gerçekleştirebilir umuduyla kapısını çalmıştın. Herkesin dileklerini yerine getiren bir biliciydi, şifacıydı. Herkes aşk, sağlık, para sorunları için kapısını aşındırıyordu. Gittin sen de. Tiksindiği için uyuz köpeğini bile zehirlemekten kaçınan bu adam, sana köpeğini öldürttü. Sen farkında bile değildin Pecola. Sen ondan yalnızca mavi gözlerin olsun istiyordun. Sana dokunmadı. Onun gözünde bile çirkinliğin çok acıklıydı. “Hayvan tuhaf davranışlarda bulunursa, bir sonraki gün isteğin yerine getirilecek demektir.” dedi. İnandın. Köpek ölürken debelendi. Sen öldüğünü bilmiyordun. Mavi gözlerin olacak diye sevinerek çıktın oradan. İyi bir andı senin için. Senin mavi gözlerin olacak; ama senden başka kimse göremeyecekti. Olsun. Mutluydun.

    Anne ve babanı sanki hiç çocuk, genç olmamışlar gibi düşünüyor olmalıydın. Sanki onlar hep gördüğün yaştaydılar. Aslında çocuklar için ana-babalar hep öyledir. Annen Poly olmadan önce Pauline ve baban Cholly olmadan önce Charles’di. Kimsesiz büyümüştü. Teyzesi onu çöpten kurtarıp alıkoymuştu yanına. O da ölünce Charles babasını aramak için kaçmıştı kasabadan. Cebinde teyzesinin bacada sakladığı yirmi üç dolar ve zihnine çakılmış bir ilk aşk anısı: Darlen’le tarlalara kaçıp seviştikleri ilk ve son an; “Bir anda birbirlerinin üzerine çıkmışlardı Darlene ellerinin onun giysilerinin üzerinde gezdiriyordu. Bu oyuna katılan Cholly, elini çekmek üzereydi; ama Darlene çekmesin diye bileğinden onu tuttu. Cholly parmaklarıyla onu yokluyor, ağzını yüzünü öpüyordu.(…)Cholly de pantolonunu, donunu dizlerine kadar indirdi. Gövdelerinin ne anlama geldiğini anlamaya başlamıştı.(…) Cholly tam boşalma korkusuna kapıldığı anda Darlene taş kesildi ve haykırdı. Onu incittiğini düşünüyordu.”

    Yanı başlarında iki beyaz adam duruyordu. Birinin elinde ispirto lambası ötekindeyse bir el feneri vardı.(…) Öteki adam el fenerini Cholly ve Darlen üzerinde gezdirdi.(…) ‘Devam et,Zenci’ (…) ‘Devam et, dedim. Doğru dürüst yap şu işi’(…)Haydi, zenci. Daha hızlı. Kıza hiçbir şey yaptığın yok.Hih hih hih hiiii”

    Baban, gençliğinde böyle ruh yangılarıyla yola koyulmuş. Tuhaf bir içgüdüyle kendisini terk eden babasını bulmuştu sonunda ve bulur bulmaz o uğursuz ayyaş adamdan öyle korkmuştu ki #Cholly. “Adam ve kadınlarla dolu caddede bir bebek gibi altını kirletmişti. (…) Annesi tarafından bir çöp yığını üzerine bırakılmış, babası tarafından bir kumar oyunu uğruna kovulmuş bir insan olarak yitirecek daha fazla bir şeyi yoktu. (…) #Kentucky’de #Paulin ile karşılaştığında, bir çit üzerinde, sakat ayağıyla öteki bacağını kaşımaktaydı kız. Cholly’nin kızda uyandırmış olduğu ilgi, büyülenme ve sevinç duygusu Cholly’ye onunla bir yuva kurma isteği vermişti.”

    Paulin de, aksak ayağını görmezlikten gelmek yerine onu hoş bir özellik olarak algılayan Cholly’yle evlendi.Ancak “Para, Paulin’in giyimi,Cholly’nin de içkisi için, tüm tartışmalarının konusu oluyordu.”

    Ve Paulin kendini sinema seanslarında avutuyordu. “Yalnızca #sinemadayken mutlu oluyordum sanki.Zaman bulur bulmaz sinemaya gidiyordum.Daha film başlamadan erkenden giderdim.Işıklar söner,her yer karanlığa bürünürdü.Sonra #beyazperde aydınlanır, ben de filme kaptırırdım kendimi.Beyaz adamlar kadınlara çok iyi davranırlar, tuvalet ile banyo küveti aynı yerde olan büyük,temiz evlerde tepeden tırnağa iyi giyimli bir biçimde dolaşırlardı.O filmlerden hoşlanıyordum, ama eve geri dönmek ve Cholly’yi görmek katlanılacak şey değildi.”

    Paulin’in iç dökümleri birer itiraftır: o #siyahtenli bir #MadamBovary’dir. Düş kırıklığı yaşayan her kadının ruh ezikliğini imler davranışları. Beyaz insanların hizmetçiliğini yaparken “Polly” diye çağırırlar Paulin’i. Polly. Kısa ve seslenmesi kolaydır ev sahibeleri için. O da hem kendini hem adını hem Cholly’i, çocuklarını unutur çalıştığı zamanlar. Asıl evi, ailesi, çocuğu beyazların evinde geçirdiği saatlerde var olur. Evine yabancılaşır. Sam’e ve Pecola’ya. Onlar görmek istemeği bir hayatın nesneleridir. “Paulin bu düzeni, bu güzelliği, özel bir dünya olarak kendine saklıyor, o dünyayı, kendi yaşadığı eve asla sokmuyor, çocuklarıyla tanıştırmıyordu.” Küçük Pecola için annesi, Bayan Breedlove’du belki de bu yüzden. Hiçbir şeyi konuşmadıklarından kimse gerçekte olup biteni bilmiyordu. Yalnızca katlanarak çoğalan korkuların içine ailece gömülüyorlardı; her biri yapayalnız. Bir aile olamamışlardı. Küçük Pecola, tüm bunların üstesinden yalnızca mavi gözlü olarak gelebileceğine inanıyordu hâlâ. Kurtuluşu en mavi gözdeydi.

    “Kızı bulaşık yıkıyordu. Lavaboya doğru eğilmiş, küçük kamburu çıkmıştı. Cholly onu bulanık bir biçimde gördü, ne görmüş olduğunu ya da ne duyduğunu anlayamadı. Sonra rahatsız olduğunun bilincine vardı; daha sonra bu rahatsızlık zevke dönüştü. Tiksinti, suçluluk, acıma sonra da sevgi olarak sıralanmıştı duyguları.(…) Baldırını kaşıyan başparmağının utangaç ve içe dönük görünümü, Paulin’i Kentucky’de ilk kez gördüğü andaki duruşunu andırıyordu.” Cholly’nin gözünde, karısı ve kızı arasındaki büyük ayrımı görünmezleşiyor usulca. Uzundur bakmayı unutmuş bir adam: aklı uyuşuk, bedeni kösnüllüğe tutsak. Bedenin baskın gelen itkilerine boğun eğiyor; o ruhsuz bir erkek. Gelip geçiyor kızının üzerinden. Acıtan sarsıntılarıyla. “Çocuk kendine geldiğinde, kalın bir yorgan altında, mutfakta, yerde yatmakta, başında dikilmekte olan annesinin yüzüyle, bacakları arasındaki acı arasında bir ilişki kurmaya çalışmaktaydı.”

    Kimse Pecola’nın bebeğinin doğmasını istemiyor. Ölü bebek istiyor insanların içindeki adalet duygusu. Erişkinler doğmamış bu bebekten öyle utanıyorlar ki. Her şeyi gün yüzüne çıkaracak, kirli bir gizi ortaya dökecek o bebek ağlamasını duymak tiksinç bir duygu olacak; ancak Frieda ve Claudia öyle düşünmüyor. Uzaktan da olsa kız kardeşlerinin bebeği o.Yazık değil mi ona?

    “Pecola’nın bebeğinin yaşaması için Tanrı’ya yalvarıp tam bir ay boyunca iyi insan olacağımıza dair ona söz verelim.” Onlar da Pecola kadar küçük kızlar. Aynı çemberin içinde yaşıyorlar. Birbirlerini korumaları gerek. Anlamaları, yardımcı olmaları, bir yol bulmaları.Büyükler, yabancılar bilemez ki tüm bunları.Ve, bebek zamanından önce doğduğu için ölü doğuyor.

    “Konuşurken neden yüzüme bakmıyorsun. Bayan Breedlove gibi kaçamaklı bakıyorsun.
    ‘Bayan Breedlove sana kaçamaklı mı bakıyor?’
    “Evet bugünlerde öyle. Mavi gözlerim olduğundan bu yana gözlerini kaçırıyor benden. Acaba o da mı kıskanıyor gözlerimi?”
    “Olabilir. Güzel olduklarını biliyorsun”
    “Biliyorum. Gerçekten iyi bir iş becerdim. Herkes kıskanıyor. Ne zaman birisine baksam kıskanıyor.”
    “O yüzden mi gözlerinin ne kadar güzel olduğunu kimse söylemiyor?
    “Kuşkusuz. Düşünebiliyor musun? Bir kişiye böyle bir şey oluyor ve bir Tanrı kulu çıkıp da onunla ilgili bir söz söylemiyor. Görmüyormuş gibi davranmaya çalışıyorlar.Gülünç değil mi?…gülünç değil mi? dedim.”

    Evet,gülünç.”

    Her gülünçte çoğunlukla acı saklıdır. Pecola bir roman kahramanı olarak, artık kentin uzağında Bayan Breedlove’la yaşıyor. Annesi beyazların evlerini temizleyerek ruhunu arındırırken, Pecola “deli”ce adımlıyor sık sık gezindiği çöplüğü, bakışlarıyla arayıp durduğu bir şey var o kirli atıkların içinde. Yüzünde inceden alaycı bir gülüş. Herkes mavi gözlerini kıskanıyor. Herkes bu yüzünden suspus. Herkes bunun için onu görmezden geliyor. Elbette mavi gözleri olduğu için öyle sevinçli ki artık tüm bu kıskançlılıklara dayanabilir: En Mavi Gözlü Kız: Bizim Küçük Pecola’mız.

    Yazar: Toni Morrison En Mavi Göz (Bluest Eye)

    #Pecolanınbebeği

    romankahramanlari replied 1 year, 8 months ago 1 Member · 0 Replies
  • 0 Replies

Sorry, there were no replies found.

Reply to: romankahramanlari
EN MAVİ GÖZLÜ KIZ* Makale Yazarı: Yasemin Yazıcı …
Cancel
Your information:

Start of Discussion
0 of 0 replies June 2018
Now