Memidik: Tanrılar Bağışlamayı Öğretmeli

  • Memidik: Tanrılar Bağışlamayı Öğretmeli

    Posted by romankahramanlari on 12 Temmuz 2024 at 10:58

    Tanrılar Bağışlamayı Öğretmeli*

    Makale Yazarı: Evin Öz

    *Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI Ekim/Aralık 2015, 24. sayıda yayımlanmıştır. 

    Kök, gövdenin nam ve varlığını sürdürebilmesi için her daim ihtiyaç duyulandır. Yani gövde, varlığını sessiz ve yok sayılan köke borçludur. Daha doğrusu kök ve gövde bir bütündür; kök neyse gövde de odur.

    Köktekiler, yani kıyıdakiler unutulmuş ve susarak yaşayanlar, karınca topluluğu gibi kalabalık ve kolektif ruh taşıyanlar, onlar varlıkla yokluk arasında gölge misali dolaşanlardır. Şiddet, ömrü ve baskıyı derinde hissedip ne olduklarını ya da ne olmadıklarını hiç sormadan sorgulamadan iktidar ve onun temsilcilerine biat edenlerdir.

    Suretsiz ve belki de kimliksiz yürüyen ölülerdir. Onlar gerçekte var mıdırlar? Yaşadıklarını bize yalnızca kolektif bir nabız gibi korku, yalnızlık, şiddet ve unutulmuşluklarıyla hatırlatırlar. Sözgelimi yarattıkları düşü linç ederken varlaşırlar. Sürüden ayrılanı kurda teslim ettiklerinde görünür olurlar… Bu karınca sürüsü baskı, şiddet, açlık, yokluk, adetler, gelenek göreneklerin ve düşlerin değirmeninde yalnız kendilerine ve sorunlarına yabancı ruhlardır. Kenardakilerin yaşamında, söz sahibi olan otoritedir ve otorite acımasızdır.

    Otorite ve iktidarın temsilcisi, katiline öykünen kurban misali aynı topluğun kolektif işbirliği olabileceği gibi tek bir -muhtar- kişi de olabilir. Bu karınca sürüsünün kalbi hep korkuyla atar, saatti hep korkuyu gösterir. Korku öyle kanıksanmıştır ki her yerde ve her şeyde kendini gösterir ve tek savunma mekanizması tırmanarak yükselen gerilimi içinde barındıran büyüleyici hikâyelerdir yani kurbanla katilin tek vücutta birleşmesidir. Yani tanrının kulunu önce yüceltip sonra alçaltması yani, ölüm ve yaşamın bir vücutta çatışması gibidir. Gölgelerde yaşayan silik, korkak bir “karıncanın” bazen hiç beklenmeyecek biçimde kurnaz, bencil ve acımasız, azgın, iktidarda kalma, hırsının kölesi olmuş bir otoriteyle yolları kesişebilir. Bu firavun için sonun başlangıcıdır. Bir tek karınca firavunu mağlup etmiştir. İşte bu yazı #Memidik ve Muhtar Sefer’in, yani kurtla kuzunun hikâyesidir…

    Edebiyatımızın mihenk taşlarından biri olan Yaşar Kemal’in çok okunan romanlarından Dağın Öte Yüzü üçlemesinin Ölmez Otu(1) cildinde kenarda kıyıda kalmışların yaşamının gizlerini çözeceğimiz pencereler açılır. Silik, korka, sıradan bir köylü olan Memidik’in öfke, kin ve korkuyla nasıl sıra dışı eksantrik bir karaktere büründüğünü anlatır.

    Yaşar Kemal’in üç ciltlik eseri olan #DağınÖteYüzü, birbirini izleyen ve birbirinde kopmayan bağlarla bağlı görsel işitsel bir şölendir Üçlemenin ilk eseri #OrtaDirek, Meryemce’nin atı öldükten sonra oğluna küsmesi ve göçe bağlı gelişen olaylar üzerine kuruludur. Orta Direk’te ikincil karakter olan Taşbaşoğlu Mehmet, üçlemenin diğer eserlerinde hep merkezdedir.

    Orta Direk’te, Taşbaşoğlu Mehmet aklı, çalışkanlığı ve liderlik yönüyle ön plana çıkar. Muhtar Sefer de tıpkı Taşbaşoğlu gibi üçlemenin bütün eserlerinde olayları yönlendiren karakterlerden biridir.

    Muhtar Sefer kendi çıkarları doğrultusunda köylüyü verimsiz tarlalarda çalıştırmak isteyince köylüyü örgütleyen Taşbaşoğlu’yla mücadele etmek zorunda kalır. Bu durum Taşbaş’ın köylü tarafından tanrılaştırılmasının koşullarını oluşturur.

    Üçlemenin ikinci eseri #YerDemirGökBakır’dır. Bu yapıtta çaresiz kalmış köylülerin yarattığı ermişi ve ona sığınmalarını görürüz. Taşbaşoğlu Mehmet ve Muhtar Sefer’in çetin mücadelesi ikinci eserin merkezindedir. Muhtar, Taşbaş’ı öldürtmek ister ancak Taşbaşoğlu kaybolmuştur. Avcı Memidik, gecenin bir yarısı Taşbaş’ı ışıklar içerisinde görmüştür. Memidik yaratığı bu ilahi güce sarsılmaz bir tutkuyla bağlıdır. Bütün köyde yankılanan işte bu hikâye Taşbaş’ın ve Memidik’in başına çok işler açar. O güne kadar itilip köşeye sıkıştırılmış hiçleştirilmiş bir karıncadır Memidik. Bu nesne bir eylemle var olmalıdır. Karakterin yaratığı ilahi güç, kendisini varlık sahnesine taşıyan efsane aynı zamanda yaşadığı çevrenin acımasız gerçekliğini de gösterir.

    Merhamet Allah’ın lütfu değil insanın kudretidir …

    Üçlemenin üçüncü eseri #ÖlmezOtu’dur. Bu romanda, köylünün biat ettiği figür sorgulanır ve Taşbaş ölüme sürüklenir. Roman Taşbaş’ı ermişlik mertebesine taşıyan Memidik’in Muhtar Sefer’den yediği dayakla başlar…

    “Taşbaşoğlu ölmedi” diye var gücüyle bağırdı. “Düş değil, gerçek. Düş değil, düş değil. Ölmedi. Onu ben gördüm. Arkasında yedi dağ gibi yedi top ışık, onu yürüyüp giderken gördüm.” (Ölmez Otu, s.13)

    Düşsel çarpışmaların içinde can çekişen Memidik, Taşbaşoğlu’nun ermiş olduğuna ölümüne inanır. Korku, ezilmişlik ve otoritenin insanları acımasızca sömürüsü kahramanımızı silik bir nesneye dönüştürür. Hayat, Yalak köyüne pek cömert davranmamıştır. Istıraplı bir yaşamdan kurtulmanın tek yolu ilahi bir güçtür Endişe, korkunun yaratığı psikolojik baskının, savunma mekanizması, düşsel hikâyeler olarak dışa vurulur. Kel Âşık’ın ezgi ve sazıyla kısa sürede bütün köylünün ortak inancına dönüşmüştür: Taşbaşoğlu ışıklara karıştı… Memidik kendini ve Taşbaş’ı yeni bir donda var eder…

    Tanrı otorite için vardır; otorite ve yetke, yer değiştirmiştir. Ancak sırtını üretim güçlerine dayamayan bütün tanrılar yok olmaya mahkûmdur. Ve tanrı yaratmanın da bir bedeli vardır. İşte Memidik, Taşbaş’ın ermiş olduğunu ilân ederken bundan pek haberdar değildir.

    Ölmez Otu’nda şiddet ve işkence, sıradan eylemler gibi köylünün hayatında yer bulur. Kurallar rastgele ve anlık olaylarla bozulur ve kim zaman köylü bu acımasız işkencenin eli olur. Kim zaman da tek bir elin, yaratığı şiddetle insanın gölgelerinde gizlenen öfkeyi ortaya çıkarabilir. Ölmez Otu’nda şiddetin sarsıcı acımasızlığını Memidik, Muhtar Sefer’den görür. Bu şiddet Memidik’i başkalaştırır ve romanın merkezine oturtur. Aynı zamanda Uzunca Ali’nin rekabeti artıran çalışma azmi köylüyü şiddetin azgın uygulayıcısı yapar. Uzunca Ali köylü tarafından linç edilir. Romanda şiddet defalarca farklı olay ve kişiler aracığıyla ifade edilir…

    Yediği dayak hiç aklından çıkmıyor. Hiç mi hiç. Arkasına takılmış yedi kavak boyunda yedi top ışığı olan geceleri gündüz eden aydınlık su yüzlü varmış yitmiş de Kırıklara karışmış, ermiş Taşbaşoğlu yüzünden yemişti bu dayağı. Sefer’in adamı, zebella boylu Ömer’den yemişti dayağı. Dayaktan sonra Ömer’in bile eli varmazdı bu kadarlığına. Taşbaşoğlu’nun can düşmanı Sefer yaptırmıştı bunu. ‘’Komşular başına birikmiş: Bu dert iflah etmez Memidik’i öldürür’’ demişlerdi. (agy., s.8)

    Öfke ve intikam duygusu, öldürme tutkusunun ve onurun bekçisi olmuştur Memidik için. Yediği dayakla yıkılan onurunu kurtarmanın tek yolu Muhtar Sefer’i öldürmektir. Bir ant gibidir bu artık. Korku ve gerilimi besleyen bu ant Ölmez Otu’nun ayrılmaz parçasıdır. Korku insanların yaşamında önemli bir var olma biçimidir. Bu durum, sürekli genişleyen, büyüyen vurgulu bir müzik eşliğinde bizlere yansır. Yapıtı adeta gerilim romanı yapar. Korku, doğa olaylarının ve renklerinin içinde sinsice belirir. Belki de yoksulluğu, açlığı, ezilmişliği besleyen en önemli duygu, korkudur. Korku, açlık ve umutsuzluğun yaratığı çelişkilerin tek tesellisi, kimi zaman ekmekten sonra gelen Tanrı mıdır? Istıraplı bu ruhları, köşelerde merkeze çekecek şey nedir?

    Kendi körlüğünü yaratan insana ne gerek, bu körlüğün içinde bir kurtarıcı, İsa, Muhammed, Musa aşkına bir destan bir mit bir şiir gerek… Şiir, destan, ölümlü bir kulun ilahi bir güce dönüşmesi midir? Sıradan birinin, kenarlardan merkeze, kökten gövdeye yürüyerek özgürlüğünü boğan yılanın başını ezmesi mi?

    Memidik söğüt yaprağı bıçağını olanca hızıyla kınından çekti bıçak ay ışığında bir şimşek mavisinde balkıyarak havada geniş bir yay çizdi. Memidik’in bütün bedeni avına atılmaya hazır kaya atmacaları örneği iliklerine kadar gerildi. Olduğu yerde bir sıçradı, sonra gene gergin, gerilmiş bacaları titreyerek öyle kalakaldı. Bedeni tepeden tırnağa ağır bir kurşun külçesine dönüştü. Öyle kıpırtısız.(…)Çalının içine yumulmuş daha titriyordu. Hem titriyor, hem de söğüt yaprağı sapını var gücüyle sıkıyordu (…) Bu gece öldürmeliyim şunu. Bu gece, bu gece. Bu gece son…Bu adam ölmezse ben iflah olmam. (agy., s.7-8)

    Artık açlık ve yoksulluğun ötesinde içini yakan canını acıtan öfke, ruhuna gem vurulmaz fırtınalar koparır…Muhtar Sefer’i öldürmek öldürmek, öldürmek … Bir ölünün dirilişi ancak başak bir kurbanla mümkün olabilirdi. Memidik defalarca Muhtar Sefer’i öldürmeye çalışmıştır ancak her defasında ucu bucağı bulunmaz karanlık duvarlara çarpar… Korkuları derinleşir, devleşerek uzar, şişer, yumulup heybetleşir. Çok korkak adamım, herkes adam öldürüyor. Bir ben, ya çözülüyor ya donup kalıyorum. Yeryüzüne gelmiş ilk adam öldüren ben değilim ki! Korkuyorum, korkuyorum, korkuyorum.

    “Korkacağımız tek şey, korkunun kendisidir” der Goethe. Korku ve intikam hırsı esir almıştır Memidik’i de. Bilincinin karanlık sokaklarında kaybolmuştur.

    “Beden. Beden” diye bağırdı Memidik. Ne oluyor, ne oluyor sana böyle? Ananı avradını ulan, böyle de iş olur mu hiç? Ne yaparsan yap, nasıl çözülürsen çözül, ben de Seferi öldüreceğim…(agy., s. 12)

    Muhtar Sefer’i öldüreceğim diye, Çukurova’da, Şevket isimli birini yanlışlıkla öldürmüştür. Ölü artık Memidik’in bir parçasıdır. Ölü, vicdanın, sorumluğun, mülkiyetin öğretmenidir. Ölü Memidik’tir… Bu cansız bedeni saklıyor mu koruyor mu bilinmez ama onunla girmiş olduğu maceradan yaşamı var eden parçaları öğrenir. Erkeği, kadını, çiftleşmeyi, aşkı ateşi, toprağı, suyu havayı görür. Dünyanın her bir parçasının birbiriyle ayrılmazlığını ve birbirlerini var ettiklerini öğrenir. Romanda doğa olayları çalar saat gibidir. Okura olayların yönü değişecek der gibi incelikli ve naif betimlemelerle hissettirir: “Bravo Memidik’e! Şu yağmur, şu sel olmasa Memidik ölünceye kadar bu ölüden, şu fıkara Şevket Bey’den kurtulamayacaktı’’(agy, s.198)

    Birden, Memidik’in içini derin bir acı ve keder kaplamış, içi boşalmıştır. Sahip olduğu tek şeyi kaybetmiştir.. Yağmur ölüyü alıp götürmüştür götürmesine ama yerine neleri bırakmıştır?

    Memidik’in pamuk toplayan elleri durdu, birden yıldırım gibi fırladı. Öyle çabuk fırladı ki nereden, ne zaman, nasıl fırladığını kimsecikler görmedi. Varmasıyla Sefer’e çullanması bir oldu. Sağ eli güneşte üç kere parladı, kıvılcımladı, indi kalktı ,indi kalktı. Sefer: “Ah,anam yandım” diye böğürdü yere boylu boyunca serildi, bir kaç kere dizlerini karnına çekti titredi, sonra upuzun gerildi kaldı. (agy., s.333)

    Memidik korkunun imparatorluğunu yıkmış kendi ve köylü hapseden firavunu yenmiştir. Muhtar Sefer’nin koparıp aldığı adamlığını geri kazanmıştır. Artık Zeliha’nın elini tutabilirdi. Genişleyen ufuklara korkusuzca bakabilirdi Yalak Köyü ve Memidik, özgürdü bundan böyle.

    romankahramanlari replied 1 year, 6 months ago 1 Member · 0 Replies
  • 0 Replies

Sorry, there were no replies found.

Reply to: romankahramanlari
Tanrılar Bağışlamayı Öğretmeli* Makale Yazarı: Ev…
Cancel
Your information:

Start of Discussion
0 of 0 replies June 2018
Now