Maria Puder: Romantik Bir Yalnız

  • Maria Puder: Romantik Bir Yalnız

    Posted by RomanKa on 11 Temmuz 2024 at 14:23

    Romantik Bir Yalnız

    Makale Yazarı: Betül Tarıman

            *Bu makale Roman Kahramanları Dergisi’nin 10. sayısında  (Nisan/Haziran 2012) yayımlanmıştır.

    Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna’sı hakkında şimdiye kadar söylenmiş olandan farklı ne yazabilirim kaygısı ile kaleme alınmış bir metindir bu. “Toplumcu gerçekçi” bir yazar olarak anılan Sabahattin Ali’nin bu metni, yazarın yaşadığı dönemin siyasi ve ekonomik koşullarını ve bireylerin hallerini trajik bir aşk hikâyesi üzerinden gösteren bir novelladır. Ben daha çok karakterlerin ruh hallerinin çözümlemesini, yazarın içsel yolculuğunun dışavurumu olarak okumaya ve anlatmaya çalışacağım. Bu metni yazarken çıkış noktam, düzenin sildiği, görmezden geldiği bireyliklerin çetrefilli ama zengin ruh halleri olacak. Elbette bu çabam romandaki aşkın ve tutkunun rehberliğinde gerçekleşecek. Her okumada bir önceki okumada eksik kalan bir yer olduğu duygusunu yaratan Kürk Mantolu Madonna, iki ana gövdeden oluşuyor. Birinci bölüm, küçük bir dünyaya hapsedilmiş Raif Efendi’nin anlatıcı tarafından betimlenmesi, iki küçük memurun dar bir düzlemde buluşması üzerine kurulmuş. İkinci bölüm ise ölüm döşeğinde yatan Raif Efendi’nin siyah kaplı bir deftere yazdığı aşk hikâyesi ile devam ediyor. Bu tutkulu aşk hikâyesinin kahramanları, Raif Efendi ve onun Berlin’de bir resim galerisini gezerken rastladığı kürk mantolu kadın portresinin sahibi gizemli bir kadındır… Kitap, bana kalırsa, aşkın olanaksızlığını ve aşkı aşk yapan şeyleri sorgulatarak, okurun kendisi ile yüzleşmesini sağlıyor.

    Birinci bölüm kahramanının anlatıcı üzerinde, daha ilk karşılaşmada yarattığı etkinin anlatımıyla başlar. Anlatıcı Raif Efendiyi şöyle anlatır:

    “Hatta pek alelade, hiçbir hususiyeti olmayan, her gün etrafımızda yüzlercesini görüp de bakmadan geçtiğimiz insanlardan biriydi. Hayatının bildiğimiz ve bilmediğimiz taraflarında insana merak verecek bir cihet olmadığı muhakkaktı. Böyle kimseleri gördüğümüz zaman çok kere kendi kendimize sorarız: ‘acaba bunlar neden yaşıyorlar?’ Fakat bunu düşünürken yalnız o adamların dışlarına bakarız; onların da birer kafaları, bunun içinde, isteseler de istemeseler de işlemeye mahkûm birer dimağları bulunduğunu, bunun neticesi olarak kendilerine göre bir iç âlemleri olacağını hiç aklımıza getirmeyiz.”[1]

    Tamamen tesadüfi karşılaşmalar üzerine kurulmuş olan romanda, anlatıcının, kendisi gibi küçük bir memur olan roman kahramanı Raif Efendi ile tanışması da bir tesadüf eseri gerçekleşir. Raif Efendi ve anlatıcının ilk karşılaşmasına anlatıcının eski arkadaşı Hamdi’yi bir arabanın içinde görmesi sebep olacaktır. Hamdi pek çok işin yanı sıra, bir şirkette müdür muavini olarak görev yapan biridir. Ekonomik durumu iyidir. Romanın İkinci Dünya Savaşı’nı önceleyen yıllarda yazıldığı düşünülürse, Hamdi’nin dünyayı kasıp kavuran ekonomik krizden etkilenmediği söylenebilir. Anlatıcı Hamdi’yle ilgili şunları söyler: “Mühimce mevkilere geçen adamların esaslı âdetlerinden biri de galiba eski – ve kendilerinden geri kalmış arkadaşlarına karşı gösterdikleri bu biraz da şuurlu dalgınlıktı. Sonra, o zamana kadar “siz” diye hitap ettikleri dostlarına birdenbire ahbapça “sen” diyecek kadar alçakgönüllü ve babacan oluvermek, karşısındakinin sözünü yarıda kesip rastgele manasız bir şey sormak ve bunu gayet tabii olarak, hatta çok kere şefkat ve merhamet dolu bir tebessümle birlikte yapmak… Bütün bunlarla son günlerde o kadar çok karşılaşmıştım ki, Hamdi’ye kızmak ve gücenmek aklıma bile gelmedi.”[2] Bu durum anlatıcı için olağanlaşmıştır, çünkü Hamdi de çevresindeki başka insanlar gibi sınıf atlamakla, adetlerine bağlı kalmak arasında asılı kalmıştır. O, aslında mevkisinin gereklerini yerine getirmektedir. Dâhil olduğu sınıf içinde umut vaat eden biri olduğu, eski arkadaşlarını işe almasıyla da kadirşinas olduğu ortadadır. Tesadüfi karşılaşmanın sonunda Hamdi’nin yanında işe başlayacak anlatıcının işi ise bankalardan gelen işleri takip etmek olacaktır. Çalışacağı oda, mütercim Raif efendinin odası olarak belirlenmiştir. İşte büyük buluşma bu küçük odada gerçekleşir. Kitabın bütününe yayılan sessizlik ve sessizliğin sebep olduğu gizem de bu odada yoğun biçimde hissedilir. Yüzünde saf ve çocuksu bir ifadeyi taşıyan Raif’in kalabalık bir aileden geldiği dışında henüz elimizde bir bilgi yoktur. Herkesin ücreti artarken onunki artmaz. Ve bu merak uyandıran durum hakkında yapılan yorumlarda onun hımbıllığından ve lisan bilip bilmediğinden emin olunmamasından dem vurulur. Oysaki durum göründüğü gibi değildir. Raif Efendi Almancayı gayet iyi bilmektedir. Türkçeden Almancaya çevirdiği mukavelenameler, şirket müdürü tarafından tereddüt edilmeden yerlerine yollanmaktadır. İş arkadaşlarının yorumları ve Raif Efendinin gerçekliği arasındaki bu çelişki, anlatıcının ona odaklanmasına ve onunla ilgili bilgi toplama arzusuna sebep olur. Her gün düzenli olarak işinden evine giden bir memurun sıradanlığından, gizemli bir adama doğru bir adım atılmış olur böylelikle… Raif Efendi arada sırada hastalanıp daireye gidemez, ama Hamdi’nin gözünde önemsiz soğuk algınlıkları olarak bilinen bu rahatsızlıklar onun çalışmasına engel olmaz. Böyle zamanlarda tercüme edilecek yazılar, bir odacı ile evine gönderilir ve birkaç saat sonra da aldırılır.

    Fakat Raif Efendi’nin bunca özverisine karşın, Hamdi’nin Raif Efendi’ye karşı tavrı hiç değişmez. Çünkü kâr ve güç hırsına kapılmış Hamdi, insani durumları hiçe saymaktadır. Ahlaki kaygılardan uzaktır. Bunda İkinci Dünya Savaşı yıllarının, üzerinde yarattığı tahribatın etkisi büyüktür. Sosyal ve ekonomik bakımdan kendini güçlü hissetmek isteyen Hamdi, Raif gibi güçsüz bir kişi üzerinde baskı kurarak kendisini güçlü kılmaya çalışmaktadır. İşte bir gün bunu örnekleyen durum vuku bulur. Tercüme, daktilolar tarafından temize çekilmemiş, Raif Efendi’nin tüm açıklamalarına karşın Hamdi tatmin olmamıştır. Hatta Hamdi sesini daha da yükselterek, “Bana cevap vereceğinize size havale edilen işi yapın!”[3] diyerek herkesten üstün konumda olduğunu göstermeye çalışmıştır. Anlatıcıyı da şaşırtan bu tavır karşısında Raif Efendi sükûnetini bozmamıştır.

    Raif Efendiyle ilgili her ayrıntı, anlatıcının zihninde yeni soru işaretleri yaratır ve Raif Efendi çözülmesi gereken bir bilmece, açılması gereken bir sır kutusu olur. Onun artık aşina olunan hastalıklarından birinde, anlatıcı evine ziyarete gider. Bu ev kalabalıktır. Bir çocuk, bir yetişkin kızın yanı sıra, baldız ve iki kayınbirader de bu evde yaşamaktadırlar. Raif Efendi’nin odası hariç, evin diğer odalarının dayalı döşeli olması anlatıcıyı şaşırtır. Raif Efendi, yan yana bir sürü beyaz karyolanın dizili olduğu bir odada kalmaktadır. Oda dağınıktır. Ev ahalisi de onu, hasta yatağından kaldırıp bakkala göndermeyi düşünecek kadar acımasız. İşte o günden sonra ikili arasında bir arkadaşlık başlar. Fakat değişmeyen bir şey vardır; o da ikilinin arasındaki mesafe. Mütercim her seferinde araya mesafe koyar, söz ailesinden açılınca lafı hemen değiştirir. Bu gidiş gelişler sırasında evin çocukları ile konuşmaya başlayan anlatıcı, bir süre sonra onlarla ahbap olur. Aile üyelerinin Raif Efendiye karşı umursamaz tavırları Raif Efendinin gerçekte kim olduğuyla ilgili değil bir açık vermek, aksine durumu daha da gizemli bir hale sokar.

    “Hala daha bir şey konuşmamıştık. Fakat artık buna hayret etmiyordum. Onun sessiz sedasız yaşayışı, tahammül edişi, insanların zaaflarına merhametle ve edepsizliklerine eğlenerek bakışı kâfi bir irade değil miydi? Beraber yürüdüğümüz zamanlar yanımda gidenin bir insan olduğunu bütün kuvvetimle hissetmiyor muydum?”[4]

    Öte yandan hastalıklar mütercimin yakasını bir türlü bırakmaz. Aylardan Şubattır ve Raif Efendi yine şirkete gitmemiştir. Bu kez mütercim ağır hastadır. Bir sancıdan bahsetmektedir. Bu hale nasıl gelmiştir? Oda arkadaşı sorduğunda, ona canının sıkıldığını, Keçiören yokuşunun alt başına kadar gittiğini söyler. Fakat bundan, ev halkının haberi yoktur. Onlar Raif Efendi’nin kahvehaneye gittiğini düşünmektedirler. Ve bu akıllara, onu gecenin bir vakti sokaklara düşüren şeyin ne olduğu sorusunu getirir. Bu bilinmezlikler içerisinde, Raif efendi artık, ailesinden kopuk, kendi halinde ama artık yatağından kalkamaz haldedir. İşte tam da burada, tesadüfler üzerine kurgulanmış bu romanda, kahramanımızın bir süredir, bir sır gibi sakladığı defteri gün ışığına çıkar. Raif Efendi, oda arkadaşından, masasının gözünde ne var ne yok getirmesini istemektedir.

    “Orada, gözün içinde ne varsa hepsini getir!” dedi.“ Ne varsa… Bizim hanım galiba benim bir daha şirkete gidemeyeceğimi sezdi… Bizim yolculuk artık başka yere…”[5]

    Anlatıcı söyleneni yapar, çekmecedeki her şeyi alıp getirir. Evde hüzün hâkimdir. Fakat bu hüzün hastaya olan bağlılıklarından değildir. Daha çok eve para getiren bu adamı kaybedecekleri korkusundandır. Tüm bunlar olup biterken, anlatıcı sağ tarafına 20 Haziran 1933 tarihi atılmış defteri okuma aşkı ile yanıp tutuşmaktadır. Raif Efendi’nin defteri sobaya atma ısrarlarına karşın, anlatıcı allem eder kallem eder ve Raif Efendi’yi bir geceliğine defteri ödünç vermesi için razı eder. Sonunda sırrı çözmek için eline bir fırsat geçiren anlatıcı dosdoğru otele gider ve siyah kaplı defteri okumaya başlar. Bu romanın ikinci kısmının açılışıdır. Defter, Raif Efendi’nin on yıl önce gerçekleşmiş bir olayı anlatmasıyla başlar. Raif Efendi olaydan kimseye bahsetmemiştir. Bu olay onun gizeminin çözüldüğü yerdir. Şimdilik bu sırrı bir kenara bırakarak, Raif Efendiyi tanımaya çalışabiliriz. Balıkesir Havran doğumlu bu adam, umumi harbin son yıllarında askere alınmıştır. Savaşın ekonomik, siyasi, sosyal etkileri, herkesi olduğu gibi onu da canından bezdirmiştir. Ülkenin işgal atında olduğu bu yıllarda, ortalıkta çeteler kol gezmektedir. Yoksulluk diz boyudur. Bulunduğu bölgenin Yunan işgali altında olduğu sıralarda, babası oğlunu okutma sevdasındadır. Ne de olsa memleketin hali vakti yerinde sayılanlarından biridir. Bir aralık ne yapacağını şaşıran baba, daha sonra oğluna, “Bir mektep bul, oku!” der. İçine dönük bir tabiatı olan Raif odasına çekilip gizliden gizliye kitap okur; ama gidip, bir okul bulup okumak ona göre değildir. Bununla birlikte babanın da kendi içinde çelişkileri vardır. Bir taraftan oğlunun okumasını isterken, öbür taraftan bazı günler oğlunun odasına ışık vermez. Fakat o diretir ve okumaya devam eder. Bazen şiir yazmayı denese de, içindekini dışarı vurmak kaygısından olacak, yazı yazmaktan, resim yapmaktan vazgeçer. Havran’dan sonra gittiği İstanbul da onu açmamıştır. Ne de olsa işgal yıllarıdır. İstanbul’da düşman askerleri, gemileri kol geziyordur. Zaten içine kapanık biri olan kahramanımızın kişiliği üzerinde, bulunduğu kentin ve ülkenin atmosferinin etkisi büyüktür. Geriye, Havran’a dönmek ister. Babası ise onun işe yarar bir adam olması için çare aramaktadır. Bir yerlerden Almanya’da, İstanbul’dakinden daha az para ile geçinilebileceğini duymuştur. Planı, oğlunun orada sabun yapımını öğrenmesi, döndüğünde de Havran’daki sabunhaneyi büyütüp, işletmesidir. Fakat bu plan kahramanımızın umurunda değildir. O çoktan beri görmek istediği Avrupa’yı görmek için bir fırsat yakalamış, bunu değerlendirmek istemektedir. Burada yabancı dil öğrenecek, bu dilde kitaplar okuyacak, sadece romanlarda rastladığı insanları, Avrupa’da görme fırsatı elde edecektir.

    “Almanya’ya niçin geldiğimi unutmuş gibiydim. Sabunculuk meselesini babamdan mektup aldıkça hatırlıyor, henüz lisan öğrenmekle meşgul olduğumu, yakında bu neviden bir müesseseye müracaat edeceğimi yazarak hem onu, hem kendimi avutuyordum. Günlerim birbirine tıpkı tıpkısına benzeyerek geçiyordu. Bütün şehri, hayvanat bahçesini, müzeleri dolaşmıştım.”[6]

    Bu arada okumaları da derinleşmiştir. Turgengev en sevdiği yazardır ve Klara Miliç adlı kahramanı kendisine yakın bulur. “İçinden geçenleri söyleyememek, en kuvvetli, en derin, en güzel taraflarını müthiş bir kıskançlık ve itimatsızlıkla saklamak cihetinden onu kendime benzetiyordum”[7] der. Müzelerden de ayrılmaz. Hatta National Galeri’deki bir tabloyu saatlerce seyreder. İşte bu tablo kitaba da adını veren kürk mantolu bir kadının portresidir. Burhaniye gibi küçük bir yerden gelmiş biri için, bu tablodaki kadın ilgi çekicidir. Ona bakmaktan kendini alamaz. Yabankedisi kürkünün içinde gölgede kalan bu kadın ile kendisi arasında bağ kurar. “ Bu portrede ne vardı?.. Bunu izah edemeyeceğimi biliyorum; yalnız o zamana kadar hiçbir kadında görmediğim garip, biraz vahşi, biraz mağrur ve çok kuvvetli bir ifade vardı.”[8]

    Fakat tablonun ressamı kimdir? Katalogda Maria Puder adından başka bir bilgiye rastlamaz. Tabloya her baktığında kadında farklı bir ayrıntı görür. Ona canlıymış gibi anlamlar yükler. Gazetede gördüğü bir makaleden, bu kadının kendi portresini yaptığını öğrenir. Tablodaki kadının yaşayan biri olduğu bilgisi onu heyecanlandırır ve içine kapanık olduğundan bu heyecandan da korkar. Zaten yirmi dört yaşında olmasına karşın, başından bir aşk macerası geçmemiştir. Sıkılgan ve kendine dönük yapısı buna engel olmuştur. Burada günlüğünde Raif Efendi’nin annesinden hiç söz etmediği akla gelebilir. Hatta annesi ile bir bağ kuramadığı da… Bu ilişkisizlik onda reddedilme kaygısını büyütecek, hem kadınlarla hem de diğer insanlarla yakın ilişki kurmasına engel olacaktır. Tablodaki kadına dönecek olursak, tablodaki kadını gözünde büyütür, ona tarif edilemez bir bağla bağlanır. Her gün öğleden sonra sabırsızlıkla tabloyu izlemeye gider. Bunu da utançla, kimseye belli etmeden yapar. Fakat bir gün korktuğu başına gelir ve kılık kıyafetinden ressam olduğu anlaşılan genç bir kadın yanına gelerek: “Bu resmi pek mi merak ettiniz? Her gün onu seyrediyorsunuz”[9] der. Raif Efendi, portredeki kadını annesine benzettiğini söyler ama bunu söylerken o kadar heyecanlanmıştır ki kadının gözlerine bakamaz, ancak yanından ayrılırken siluetini görür. Gördüğü, kesilmiş saçları ensesinin üzerinde toplanmış, dar tayyörlü, vücut hatları belirgin, oldukça çekici bir kadın olur. Yalanı ortaya çıkacak diye bir daha sergiye gidemeyeceğini düşünür, Havran’a dönmek ister ama “mis sabunculuğu”nu da öğrenememiştir. Almanya’da kaldığı süre böylelikle uzar ve bu sürede de yine tesadüf eseri Maria Puder’le tekrar karşılaşır. Romanın tesadüflerle örgütlenmiş yapısında Raif Efendi ve Madonna bir kez daha karşılaşacaktır, hem de artık onu tamamen kaybettiğini düşündüğü bir anda Maria Puder, Raif Efendinin karşısına çıkacaktır.

    Bir gün üzerinde “Atlantik” yazan kocaman bir tabelanın önünde görürüz Raif Efendi’yi. Ama artık tutkuyla tablodaki kadının peşinden koşmuyor, onu bulup, onun hayaletinden kurtulmayı amaçlıyordur. Zaten olaylar beklendiği gibi gelişir, bir farkla. Raif Efendi Madonna’nın onu tanımayacağını düşünür ama tanınır. “ Dünyanın en zengin adamıydım. Gözlerimle onu takip ederek mırıldanıyordum: “Sana teşekkür ederim… Teşekkür ederim!..” Ve sergideki resmi seyrederken düşündüklerimin doğru çıktığını görmekle memnun oluyordum.”[10] Bu hatırlamayla ikisi arasında derin bir dostluğun temelleri atılır. Özgür ruhlu, güçlü bir kadın olarak resmedilen Maria Puder’ın zarar görmemek adına, erkeklerden uzak duruşu Raif’e tam anlamıyla güvenene dek sürecektir.

    “Dünyada sizden, yani bütün erkeklerden niçin bu kadar çok nefret ediyorum biliyor musunuz? Sırf böyle en tabii haklarıymış gibi insandan birçok şeyler istedikleri için… Beni yanlış anlamayın, bu taleplerin muhakkak söz haline gelmesi şart değil… Erkeklerin öyle bir bakışları, öyle bir gülüşleri, ellerini kaldırışları, hulasa kadınlara öyle bir muamele edişleri var ki… Kendilerine ne kadar fazla ve ne kadar aptalca güvendiklerini fark etmemek için kör olmak lazım.”[11]

    Bir süre sonra Raif’in utangaç, mahcup halleri Maria Puder’in hoşuna gider. Onu diğer erkeklere benzetmez. O, ötekiler gibi değildir. İki yalnız insandan biri olan Maria Puder’in annesi Alman, babası Yahudi asıllıdır. Annesine bakmakla yükümlü Puder’in acıklı bir hikâyesi vardır. Savaş yılları Maria’nın hayatının ve ruhunun biçimlenmesinde rol oynamıştır. Bu nedenle, nebatat bahçesindeki bitkileri yurdundan edilmiş soydaşlarına benzettiği olur. Fakat her şeye rağmen kendine tutunur, yalnızlığından şikâyetçi olmaz ve şüpheyi de elden bırakmaz.

    “Bütün yakınlaşmalar, bütün birleşmeler yalandır. İnsanlar ancak muayyen bir hadde kadar birbirlerine sokulabilirler, üst tarafını uydururlar ve günün birinde hatalarını anlayınca, yeislerinden her şeyi bırakıp kaçarlar. Hâlbuki mümkün olanla kanaat etseler, hayallerindekini hakikat zannetmekten vazgeçseler bu böyle olmaz.”[12]

    Erkeklerle ilgili düşünceleri sebebiyle kafası karışık olan Maria Puder, bunu her fırsatta ifade eder. Bir keresinde Raif’e, onu sevmediğini söyler. Hatta bunu birkaç kez tekrar eder. Çünkü bir erkeğin boyunduruğu altına girmek istemez. Bunda babasının rolü büyüktür. Küçük yaşta babası ölen Puder’in annesi, itaat etmeye alışmış bir kadındır. O öyle olmamalıdır. Seveceği erkek ona hâkim olmamalı, ondan bir şey istememelidir. Raif de istememelidir. Bu düşünceler karşısında sarsılan kahramanımız, yine de Maria Puder’e yakın olmak için her şeyi kabul eder. Zaten kendisine sunulandan fazlasını almaya alışık değildir. Yaşına göre olgun konuşmaları Maria’nın hoşuna gider. Her ikisi de aslında çok yalnızdır ve kendi insanlarını aramaktadırlar. Aralarındaki duygusal bağ işte bu minvalde kurulur. Ama bu Maria Puder’in kuralları gereğince belli edilemeyecek, söze dökülemeyecek bir yakınlaşmadır. Aşkın ne olduğunu tartışırlar aralarında. Bazı konularda birleşirler, bazı konularda ayrı düşerler. Bazen Maria’nın aklı karışır. Aşk hallerinden, arkadaşlık hallerine geçerler. Bu böyle bir süre devam eder. Ta ki bir gün “Avrupa” adında bir gazinoya gitmelerine kadar. Harpten çıkmış insanlar kendilerini eğlenceye vermiş dans etmektedirler. Onlar da dans eder, eğlenirler. Sarhoş olurlar ama daha çok Maria Puder. Bir aralık Puder ortalıktan yok olur. Raif Efendi onu dışarıda, soğuk havada dikilirken bulur. Maria, bir süre görüşmemeleri gerektiğini söyler. Raif Efendi bunu ilk önce kendisindeki bir eksikliğe, hemen ardından Maria Puder’in ve aslında bütün kadınların garipliğine bağlar.

    “Demek ki beni bir türlü sevemiyordu. Hakkı vardı. Beni hayatımda hiç, hiç kimse sevmemişti. Zaten kadınlar pek acayip mahlûklardı.”[13]

    Araya giren mesafe ve yalnızlık duygusu Raif’i yer bitirir ve dayanamayıp Maria’nın iş yerine telefon eder ve onun hastalığını öğrenir. Maria bakacak kimsesi olmadığından hastaneye kaldırılmıştır. Zatülcenptir. Raif Efendi âşık olduğu kadını annesini kaybettiği gibi kaybetme korkusu içinde hastaneye gider ve kadının yanından ayrılmaz. Bu arada hastanede kalmaktan sıkılan ve durumu iyiye gitmeye başlayan Maria, Raif’in kendisine bakmasını ister. Raif ve Maria birlikte geçirdikleri zaman süresinde sohbet etseler bile söylenmemişin, sessizliğin önüne geçmezler. “Odada insanı ürküten bir sükût vardı. Her ikimiz de ruhlarımızın bütün gerginliğiyle bekliyor gibiydik. Her ikimizin içine de birçok şeyler birikiyordu. Bunu adeta maddi bir şekilde hissediyordum.”[14] İlk olarak mecburiyetten kaynaklanan bu yakınlaşma zamanla bile isteye bir birlikteliğe dönüşür.

    “Beni bu kadar çok sevdiğine bir türlü inanamadığım için, sana âşık olmadığımı zannediyormuşum… Bunu şimdi anlıyorum. Demek ki insanlar benden inanmak kabiliyetini almışlar… Ama şimdi inanıyorum… Sen beni inandırdın… Seni seviyorum… Deli gibi değil, gayet aklı başında olarak seviyorum… Seni istiyorum… İçimde müthiş bir arzu var… Bir iyi olsam!.. Ne zaman iyi olacağım acaba?”[15]

    Ama bu iki insanın başını döndüren mutluluk hali uzun sürmez. Bir gün Arif Efendi kaldığı pansiyona gittiğinde ailesinden gelen bir telgrafla karşılaşır. Telgraf acı bir haberi, babasının ölümünü haber verir. Bir tarafta Maria Puder, öbür tarafta gitmek zorunda olduğu memleketi. Maria ile kalsa türlü zorluklarla karşılaşacaktır, gitmese başka türlü. Kafaları karışıktır ama istikamet de bellidir, hazırlıklar yapılır. Birbirlerinin adreslerini kaydederler. Maria, annesinin yanına gidecektir. Yola ilk çıkan o olur. Ama Raif’e de, “Nereye çağırırsan gelirim” der. Raif Türkiye’ye gidecek, işlerini yola koyduktan sonra onu da yanına alacaktır. Sonunda kahramanımız Türkiye’ye döner. Öbür taraftan her şeye yabancılaşmıştır; biri babası hakkında bir şey sorsa, onu tanıyacak bilgiye sahip değildir. Zaten Havran’da da hoş karşılanmaz. Babasının sağlığında kazandığı paralar ortada yoktur. Zamanı geçtiği için, zeytinliklerden para kazanma imkânı da kalmamıştır. Bir dahaki sezon, zeytin mevsimi başlar başlamaz çalışacak, Maria Puder’i getirmek için tüm gayretini sarf edecektir. Bu arada sık sık mektuplaşırlar. Raif’in Maria’ya mektup yazdığı saatler, en mutlu saatleri olur. Bu arada Puder’in mektuplarda söylemediği, söylemekten kaçındığı mutlu bir haber vardır. Bunu zamanı geldiğinde söyleyeceğini ifade ederek her seferinde geçiştirir. Raif bu mutlu haberi duymak için tam on sene bekler. Fakat bir gün mektupların ardı arkası kesilir. İnsanlara karşı şüpheci, güvensiz kişiliği nedeniyle içine kuşku düşer. Puder ile aralarındaki her şeyin bittiğini bile düşünür. Fakat bir ay sonra, ona gönderdiği mektupların alınmadığı gerekçesiyle iadesi gelir. Buna anlam veremez. Hayattan zevk almaz olur, ölüp gitmek ister. Yeniden insanlardan korkmaya başlar. Bir gün, Puder’i bulma ümidini kaybettiğinde ise evlenir ve çocukları olur. Ekonomik durumu bozulur. Akrabalar başına üşüşür. Fakat hiçbir şey ona Maria Puder’i unutturmaz. Mutlu değildir, çünkü hayatında bir tek insana inanmış, o da inancını kırmıştır. Puder’e kırgınlığı, onu bütün insanlara karşı kırgın, inançsız yapmıştır. Öte yandan eşinden ve çocuklarından ilgi de görmemektedir. Tesadüflerin biçimlendirdiği hayatında yalnızdır.

    Romanın sonu da zaten bir tesadüf ile gelir. Raif ve Maria’nın akrabası olan Frau van Tiedemann’ın karşılaşması onun hayatının dönüm noktası olur. On yıl önce yaşanan olay işte budur. Bu karşılaşmada Raif Efendi Maria Puder’in on yıl önce öldüğünü öğrenir. Maria Puder ölmeden evvel vücudunda birtakım değişiklikler hissetmiş, doktora gitmiş, hamile olduğunu öğrenmiştir. Fakat çocuğun kimden olduğunu annesine söylememiştir. Bu bir sürprizdir ve kimseye söylenmemesi gerekmektedir. Nasılsa yakın bir zamanda gerçeği herkes öğrenecektir. Hamileliğin sonlarına doğru sağlığı bozulur. Doktorlar hastanın sağlığını önceleseler bile o çocuğuna dokunulmasına razı olmaz. Geçirdiği nöbetler sonrasında dayanamaz, hayatını kaybeder. Fakat annesi Prag’a gitmeden evvel sık sık Maria’nın bir Türk’ten bahsettiğini anlatmaktadır. Tüm bunlar, Raif’in halindeki tuhaflıklar, Tiedemann’da kuşku uyandırır. Tiedemann çocuğun Raif’ten olma olasılığını anlamış gibidir. “Kadın bunları söylerken, hep yüzüme bakıyordu. Gözlerinde adeta düşmanca diyebileceğim bir parıltı vardı.”[16] Raif hayatında önemli bir yer tutan bu insandan bunca yıl şüphe etmiş, hatta bir ölüye kızmış, hayatı kendisine zehir etmiştir.

    Raif Efendi varlar dünyasında bir hiçliktir artık. İçinden kopan gürültüleri kimse duymamalıdır. Savaş yıllarının kendini ve dünyayı kemirdiği, küçültüp, fakirleştirdiği Raif Efendi bu nedenle susar, hep susar. Bu güvensizlik ortamında, tek sığınağı hayalleri olur. Değil yakınındakileri, kendini bile tesellinin güç olduğu bu dönemde defterini kimsenin bulmayacağı yere saklar. Ta ki, kendisi gibi memur olan oda arkadaşını tanıyana dek… Defteri arkadaşının ısrarına dayanamayarak ona verir. Ölümün soğuk nefesi Raif Efendi’nin bedeninde dolaştığında yıllardır kimseye hissedemediği güveni anlatıcıya karşı hissetmektedir.

    —————–
    [1] Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonna, s.11.
    [2] Sabahattin Ali, a.g.e., s.14.
    [3] A.g.e., s. 21.
    [4] A.e., s. 33.
    [5] A.e., s. 40.
    [6] A.g.e., s. 52.
    [7] A.e., s. 54.
    [8] A.e., s. 55.
    [9] A.e., s. 60.
    [10] A.e., s. 72.
    [11] A.e., s. 82.
    [12] A.e., s. 93.
    [13] A.g.e., s.122.
    [14] A.e., s.133.
    [15] A.e., s.136.
    [16] A.g.e., s.156.

    Kaynakça
    • Sabahattin, Ali, Kürk Mantolu Madonna, İstanbul, Yapı Kredi Yayıncılık, 2009.

    [

    #sayı2 #betültarıman #mariapuder #sabahattinali #kürkmantolumadonna

    RomanKa replied 1 year, 8 months ago 1 Member · 0 Replies
  • 0 Replies

Sorry, there were no replies found.

Reply to: RomanKa
Romantik Bir Yalnız Makale Yazarı: Betül Tarıman …
Cancel
Your information:

Start of Discussion
0 of 0 replies June 2018
Now