Kuyucaklı Yusuf: YABANCI, UYUMSUZ VE YALNIZIN TRAJİĞİ

  • Kuyucaklı Yusuf: YABANCI, UYUMSUZ VE YALNIZIN TRAJİĞİ

    Posted by romankahramanlari on 12 Temmuz 2024 at 10:43

    YABANCI, UYUMSUZ VE YALNIZIN TRAJİĞİ: KUYUCAKLI YUSUF*

    Makale Yazarı: Arif Özgen

    *Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI Ekim/ Aralık 2018, 36. sayıda yayımlanmıştır.

    “Küçük Yusuf, sur harabesi üzerinde çıkan bir yabani incir gibi,
    biraz sıkıntılı ve şekilsiz, fakat serbest
    ve istediği gibi büyüyor, gelişiyordu.”
    (#KuyucaklıYusuf, s. 24)

    Sabahattin Ali, 1937 yılında yayımladığı Kuyucaklı Yusuf’ta (1) o güne kadar çeşitli açılardan (Batılılaşma sorunsalı, halk-aydın çatışması, eğitim, inanç…) ele alınan Anadolu gerçekliğine farklı bir yaklaşım getirir: toplumsal yapının/ düzenin eleştirisi. Bu yaklaşımı öncü ve değerli kılan temel unsur toplumsal gerçekliğin bireysel duyuşla algılanması, diğer bir deyişle toplum düzeninin bireyin iç dünyası üzerinden sorgulanmış olmasıdır. Ancak Kuyucaklı Yusuf’a yönelik yapılan çoğu eleştiride eserdeki gerçekçi örgünün romantik dokunuşlarla zedelendiği ya da gerçekçi söylemin önüne geçen romantik bir tavrın olduğu belirtilir. (2) #BernaMoran, “Soylu Vahşi Olarak Kuyucaklı Yusuf” başlıklı yazısında ise “romanın gerçekçi ve romantik yönlerinin bir bütün oluşturduklarını” (3) ifade eder. Dikkatle incelendiğinde kurgudaki #romantik ve #gerçekçi unsurların bir çatışma içerisinde olduğu anlaşılır. #Bürokrat, #eşraf ve #kasabahalkı ile Yusuf arasında kurula/maya/n ilişki bu çatışmayı zinde tutar. Yusuf’un duyguları ise söz konusu çatışmadan kaynaklı gerilimi belirler.

    #ErichAuerbach, “Romantizm ve Gerçekçilik” adlı yazısında Stendhal ve Balzac için “cismani dünyanın gerçekçiliğini, zamanın yalnızca ruhunu değil bedenini de ele geçirmeye çalıştılar, bireylerde toplumsal dünyanın tabakalarını buldular, yaşayanların gerçek varoluş koşullarının peşine düştüler” der ve ekler: “Bu Gerçekçiliğin tümüyle yeni olan özelliği, #trajik olanı gündeliğin içine yerleştirmesiydi”. (4) 19. yüzyıl Fransız gerçekçiliğinin çıkış noktasına ışık tutan bu cümleler, metnin derin yapısının farklı bir perspektiften anlaşılması adına önemli detaylar sunar. Sabahattin Ali toplumsal yapının/düzenin gerçekliğini Yusuf’un #yabancı, #uyumsuz ve #yalnız oluşu üzerinden irdeler. Yusuf’un santimantalizmi kurguya romantik bir boyut kazandırır kazandırmasına, ancak arka planda da güçlü bir trajik görünüm var eder. Toplumsal yapıda/düzende pek çok sorunsal vardır ve yazar #dejenereolmuş toplumsal formasyonu, bozulmamış bir bilinç aracılığıyla aktarmak ister. Kaba gerçekliğin karşısına çıkarılan Yusuf, bu amacın bir temsilcisi; Jean Jacques Rousseau temelli romantik felsefenin ele aldığı “soylu vahşi” kavramının vücut bulmuş hâlidir. Rousseau’nun “insan doğal olarak iyidir, ama toplumun kurumları bozmuştur onu” (5) savı, Yusuf’un kurgu içindeki rolünü açık bir biçimde belirler. Onun yazgısı, gündeliğin içine yerleştirilen trajikte saklıdır. Buradaki trajik, kültürümüzde yaygın biçimde kabul gören anlamıyla, #acıklı bir durumun ifadesi olarak algılanmamalıdır. “Gerçekte trajik, içinde acıklı bir durum barındırsa da özünü buradan almamaktadır. İnsandaki çıkışsız çatışmaları, kendisini aşan durumlar karşısındaki güçsüzlüğünü, iradesiz oluşunu, sürekli bir gerilim içinde bulunuşunu, bir ikilem ortasında yaşayışını ifade eder.” (6) Bu bağlamda “yabancı”, “uyumsuz” ve “yalnız” olma hâli, Yusuf’un yazgısını belirleyen trajik noktalardır.

    Anne ve babasının gözleri önünde öldürülüşünün ardından takındığı soğukkanlı tavırla dikkatlere sunulan Yusuf, farklı bir mizaca sahip olduğunun da sinyallerini verir. Cinayetin gerçekleştiği odada kendisine ne yaptığı sorulduğunda verdiği “Nah, bunları bekliyorum!” (s. 15) cevabı, Yusuf’un farklılığını daha en baştan gözler önüne serer. Zira anne ve babasının cesetlerini gösterirken kullandığı “bunları” sözcüğü, bir yandan aile ilişkileri bağlamında düşünülebilecek #aidiyetduygusunun yokluğunu dışa vururken diğer yandan romanın ilerleyen safhalarında tekrar tekrar vurgulanacak olan Yusuf’taki “#lakayt” tavrın nüvesini oluşturur. Hatta #Şahinde, Yusuf’ta “insanlık, his namına bir şey bulunmadığını, anası babası öldürüldüğü zamanki lakaytlığını ileri sürerek” (s. 22) ispata çalışır.

    Yusuf’un, kendisini evlat edinen ve içtenlikle sahiplenen #SalâhattinBey’e bile olan mesafesi, ondaki yabancılığın bir başka tezahürü olarak değerlendirilse de bu #hissizlik, Salâhattin Bey tarafından köyden kasabaya geçişin bir travması olarak yorumlanır. Hâlbuki Yusuf’un insanlarla arasına koyduğu mesafe, merkezden çevreye yayılan bir halka etkisiyle genişler. Şahinde’nin “sabahacak envek gibi dırlanıp durmasına” ses çıkaramayan Salâhattin Bey, Salâhattin Bey ile bir türlü geçinemeyen ve gıyabında ileri geri konuşan Şahinde, küçük yaşta olmalarına rağmen farklı menfaatler peşinde koşan kasaba çocukları, “durup dururken yalan söylemek ihtiyacı duyan” ve fakir işçilere “köpek muamelesi” yapan kasaba halkı onun için birer yabancıdır. Hatta sükûtu sevdiği için kendisine yakın hissettiği arkadaşı Ali de bu yabancılıktan payına düşeni alır: “Hakikaten ne yaparsa yapsın, kimlerle arkadaş olursa olsun alışamıyordu bu şehirlilere vesselam… Kendisini #mütemadiyen yabancı ve ayrı buluyordu.” (s. 32) Bu tavır aynı zamanda, topluma ve toplum sistematiği içinde var olan her türlü yapılanmaya karşı bir uyumsuzluk hâli alır:

    #Mektep onu sıkıyordu. İlk zamanlarda, yani okuma öğreninceye kadar, devam eden merak ve alakası pek çabuk kayboldu. Bir sürü ‘kıvır zıvır’ bilgi sahibi olmak için o ‘bey çocukları’ ile düşüp kalkmayacağını söylüyordu.” (s. 23)

    Daha önce de belirttiğimiz gibi, J. J. #Rousseau temelli romantik felsefenin yeniden gündeme getirdiği “soylu vahşi” “soylu ilkel” ya da “doğal insan” kavramları, toplumsal düzene maruz kalmamış, böylelikle #bozulmamışinsanı temsil etmektedir. Buna bağlı olarak düşünüldüğünde, okumayı öğrendikten sonra okula gitmeye devam ederek “bir sürü kıvır zıvır bilgi sahibi olmak” gereksizdir. “Belli ki Yusuf’u toplum kurumlarından, okulların vereceği eğitimden uzak tutmak ve doğallığını korumak için” (7) yapılan bu hamle, metnin derin yapısına gizlenen mesaja altyapı oluşturma amaçlıdır. Nitekim Yusuf, “zaman zaman toplumun dışına çıkıp yalnız kalarak kendini dinleme fırsatı bulduğunda, tabiatla aralarında derin bir dostluğun bulunduğunu ve kendisinin içten içe tabiatla bir bütün oluşturduğunu hisseder.” (8) Yusuf’un kasabadan kaçarak doğaya sığınışı, huzuru doğada arayışı ve buluşu Yusuf ile kasaba halkı tarafından temsil edilen değerlerin (doğa-kasaba, ilkel-medeni) uyumsuzluğunu vurgulamak içindir, diyebiliriz.

    Yusuf; daha sonra #fabrikatör Hilmi Bey’in nüfuzlu oğlu Şakir’in yaptığı her usulsüzlüğün yanına kâr kalmasına ve #ÇineliKübra’nın namusunu kirletmesine, Şakir’in usulsüzlüklerini örtbas eden #HacıEthem’in sahtekârlığına ve tüm bunları sineye çekebilen kasaba halkına öfke duyar: “Siz, ne biçim insanlarsınız?..” (s. 75) Ali’nin nezdinde dile getirilen ve “lakayt ve her şeyi bilen tebessümün” ardına gizlenen bu öfke yüklü söylem, Yusuf’un insanlarla arasına koyduğu mesafeyi derinleştirmekle kalmaz, aynı zamanda insanlara yabancı oluşunun/kalışının gerekçelerini dikkate sunmakta da önem arz eder:

    “Bir türlü anlayamadığı, bir türlü içlerine karışamadığı ve bunu zaten asla istemediği bu insanlarla arasında çelik duvar gibi yükselttiği bu tebessüm, onun müracaat ettiği son çareydi. Kendini bu şehrin akıntısından, ancak, etrafında ördüğü bu soğuk duvarla kurtulacağını sanıyordu. Ruhuna bir gülle gibi düşen ve orasını darmadağınık eden Kübra’nın hikâyesini ve onun akislerini bu duvarın içinde saklamalıydı. Zaten saklamasa ne yapabilirdi? Kendi dili ile bu insanların dili arasında herhâlde pek büyük farklar olacaktı, onlar Yusuf’un sözlerinden bir şey anlamayacaklar ve o, anlattığı ile kalacaktı. (…) Yusuf birçok şeylerin niçin yapıldığını ve nasıl yapılabildiğini hâlâ anlayamıyor, bunları belki ömrünün sonuna kadar da anlayamayacağını müphem bir şekilde hissediyordu.” (s. 75-76)

    Yusuf’un, “bir türlü içlerine karışamadığı ve bunu zaten asla istemediği bu insanlarla arasında çelik duvar gibi yükselttiği bu #tebessüm” edilgen bir protesto niteliği taşır. Çünkü gücü yetmez tüm bu sorunlarla baş etmeye. Kendisini aşan durumlar karşısında acizdir. Anlamadığı, anlayamadığı, anlamak istemediği insanlarla arasına ördüğü bu “çelik duvar”, pasif bir #başkaldırı olmakla birlikte yabancı oluşunun/kalışının metaforik açılımıdır bir bakıma.

    Yusuf’un hislerini göstermekten çekinmediği yegâne insan #Muazzez’dir. Başta ağabey dediği Yusuf’a zamanla âşık olan Muazzez’in duyguları -cesaretini toplayıp Yusuf’a açıldıktan sonra- karşılıksız kalmaz. Ancak önce Şakir’in, daha sonra Ali’nin Muazzez’e karşı hisleri ve evlilik girişimleri, hatta Hilmi Beylere yapılan seyahatlerin sıklaşması ile tedirginliği artan Yusuf içsel yolculuğunu hızlandırır. Evden uzaklaşarak doğaya sığındığı anlarda Muazzez’i düşünme ve ona karşı beslediği hisleri tanımlama imkânı bulur. Bu durum, gelecek endişesi içeren sorgulamalarını artırır. Artık “Hangi sanatı öğrenmişti?”, “Hayatta ne iş tutabilirdi?” türünden sorularla meşgul olur. Muazzez ile evlenebilmesi için kendi ayakları üzerinde durabilmesi, çalışması, statü kazanması, “alışamadığı insanlar arasında sağlam bir yer edinmesi”, topluma katılması gerekecektir. Yusuf bu uğurda değişip dönüşmektedir: “O kendine güvenen ve dünyaya meydan okuyan tavırdan (…) eser kalmamış denilebilirdi. (…) Yusuf’ta yavaş yavaş yabancılık kayboluyor ve etrafına katışmak temayülleri beliriyordu.” (s. 114-115) Ondaki “#mütehakkim”, “dik başlı” ve “söz anlamaz” hâllerin yitimi, beraberinde “boynu bükük”, “mütereddit”, “mahçup” bir delikanlı var eder. İşsizlik ve yalnızlık gibi endişelere ek olarak Muazzez’in tavırlarını da sorgulamaya başlayan bu yeni Yusuf’un, bir anlık kıskançlık ve öfke hâli ile Muazzez’i kaçırıp evlenmesi, mizacında var olan yabancılığın farklı boyutlarda yansımasında bir kırılma noktası oluşturur. Nitekim Muazzez’in dile getirdiği “Senden korkuyorum Yusuf!” cümlesi, “aralarındaki yoğun duygulara rağmen birbirlerinin iç dünyalarını bilip sezecek kadar aynı dili konuşamadıklarının bir ifadesi olarak yorumlanabilir.” (9) Aynı zamanda bu söylem her şeyden, herkesten çok sevdiği Muazzez’le aralarındaki tinsel uzaklığa işaret eder. Yusuf her ne yapsa da bu uzaklığı bir türlü aşamaz. Tüm bunlara karşın bir amaca tutunma, #toplumakatılma ve kendini gerçekleştirme zorunluluğunu her geçen gün daha derinden kavrar.

    Diğer taraftan Yusuf-Muazzez birlikteliğini tebessümle karşılayan Salâhattin Bey, oğlu/damadı ve kızının geleceğini müreffeh kılmanın planlarını yapar. Kendi kendine “Niçin ben hiçbir şey değilim?” diye söylenen, “yerini bulamama”nın (s. 154), uyumsuzluğunun acısını derinden hisseden ve bu işi varlık sorgulamalarına kadar götüren Yusuf’u kaymakamlıkta kâtip olarak işe başlatır. Fakat Yusuf, memuriyetinin daha ilk günü, o işe ve o odaya ait olmadığını anlar:

    “Korkuyla etrafına bakındı ve avucundakileri sımsıkı tuttu. Bu odada her şey ona, bilmediği bir dinin mabedine giren bir adam gibi, anlaşılmaz ve korkunç görünüyordu. En ufak bir hareketinin bu mukaddesata bir tecavüz ve hakaret olacağını sanıyor, kamış kalem parçalarının avucunu yaktığını hissediyordu.” (s. 157)

    Nesne ve çevre ilişkileri bağlamında daha da belirginleşen bu hissiyat, Yusuf’un trajik yazgısı içinde derinleşen yabancılığını âdeta vurgular. O anda kendini odaya, işe, masaya, kaleme yabancı hissederken aslında karakterini tamamlayacak bir mesleğe sahip olamamanın ya da “bu benim işim” diyebileceği bir uğraş bulamamanın hayal kırıklığını yaşar; kararlarını uygulamaktaki iradesizliğinin farkına varır. O gün iş çıkışında Salâhattin Bey’in hayat felsefesini dinleyen, ancak hiçbir öğüdünü içselleştiremeyen Yusuf, “kendini o fikirlere tamamen yabancı bulur.” (s. 159) Zira babalığı Salâhattin Bey, dikte etmeye çalıştığı felsefenin (!) “hülasası”dır; muhite uyarak hiç sivrilmemiş, bir yaştan sonra insanın hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini kabullenmiş, böylece ne uzamış ne de kısalmıştır. #HasipEfendi ile #NuriEfendi ise tozlu odada vakit öldüren, mürekkep lekeli masa başında uyuklayan tiplerdir. Bir an için de olsa kendini Salâhattin Bey/ Hasip Efendi/Nuri Efendi olarak gören, bir bakıma empati yoluyla gelecek hayal eden #Yusuf korkuyla sarsılır. Oturmanın iş olduğunu bir türlü kabullenmese de, Salâhattin Bey’in ani ölümünden sonra, bunları düşünecek vakti yoktur. Ailenin geçim yükü artık omuzlarındadır. Yeni gelen Kaymakam İzzet Bey’in kararıyla tahsildarlığa atanır. Yusuf, kendini çevreleyen koşulları yavaş yavaş ve sessizce kabullenir bir bakıma. Bu kabulleniş, gerçekliğin önüne dayattıkları karşısındaki güçsüzlük/çıkışsızlık hâlidir. Yusuf, bir anlamda, Salâhattin Bey’in öğütlediği felsefeye -istem dışı da olsa- sığınmak zorunda kalır, hâlinden şikâyet etmeyip hayattan da fazla şeyler beklemeyecek olmanın psikolojisi altında ezilir. Bu durum, belki de en ciddi şekilde eski arkadaşı #İhsan ile karşılaşmalarında açığa çıkar:

    “Fakat Yusuf, yanından uzaklaşan İhsan’la birlikte, yalnız beş on sene evveline ait çocukluk hatıralarının değil, bu şehirle olan bütün bağlarının da sürüklenip gittiğini zannetti. İhsan’a karşı şu anda duyduğu yabancılık, ona, artık kendisini #Edremit’e bağlayan bir şey bulunmadığını da hatırlattı. Bir müddet daha düşününce dünyada da hiçbir yere bağlı olmadığını hissetti ve içten içe bu kadar yabancı olduğu bu hayatta kendisini birçok kayıtların kuşatmasına, ondan, istediği gibi hareket imkânlarını almasına müthiş içerledi.” (s. 184)

    Yusuf’un çocukluğu/ hatıraları ile kuramadığı otantik bağ, şimdideki yabancılaşmayı motive eden bir unsur olarak belirir. Öyle ki geçmişi ile yaşadığı kopukluk, kendini kasabaya hatta hayata konumlandırma noktasında en büyük engeldir.

    Tahsildarlığa başlayan Yusuf’un eve 5-10 günde bir gelmeye başlaması, geldiğinde de evin ihtiyaçları ve karısıyla ilgilenemeyecek kadar yorgun olması, daha da önemlisi Şahinde’nin yeniden başlattığı içkili eğlencelerin Muazzez’i sürüklediği noktayı fark edememesi, hayatın kuşatmalarına sessizce boyun eğişinin bir sonucu olarak görülmelidir. Evde olup bitenleri, epey bir zaman sonra, kasabada yükselen söylentilerin yardımıyla öğrendiğinde tüm bu olanlar karşısında “nasıl olup da bu kadar sessiz kaldığına hayret” (s. 204) eden Yusuf, “bir kimsenin kendi en derin duyguları ve ihtiyaçlarından kopması” (10) olarak tarif edilebilecek bir #yabancılaşma yaşadığının da farkına varır. Hatta bu yabancılaşma sorunsalının derinleşmeye başladığı o ilk anı, #fakirköylülerdenvergialmak için bağırıp çağıran “bir başka/ zavallı” Yusuf’a içerlediğinde idrak eder:

    “Yüzü, pis bir şeyin üzerine tükürüyormuş gibi, tiksinen bir ifade almıştı. Bütün bu sıkıntıları kendine layık bulmuyordu. Sanki içinde ayrıca yaşayan bir başka Yusuf vardı ve o, bu #ekmekparası için çırpınan, fakir köylülerden vergi almak için bağırıp çağıran zavallıya istihfafla bakıyor ve ondan iğreniyordu.” (s. 187)

    Yusuf’un ilk başta kasabaya/ kasabalıya, sonrasında hayata çevirdiği eleştiri oklarını şimdi kendine döndürmesi prensiplerinden ne ölçüde saptığının da bir başka göstergesidir. Önceleri fakir işçilere “#köpekmuamelesi” yapanları bir türlü anlayamayan, #zeytinişçileriyle herkesten daha iyi anlaşan Yusuf’un artık fakir köylülerden vergi alırken onlara bağırıp çağırıyor oluşu, aslında ben’i ile insani özü (doğallığı) arasındaki mesafenin uzaklığına işaret eder. Yusuf, #içhesaplaşma ve sorgulamalarla bir taraftan yalnızlığını derinleştirirken diğer taraftan hepten kaybetmediği insani öze yeniden dokunma olanağı bulur. Yusuf, Zeytinli köyünde, görevde olduğu bir sırada hastalanır ve tam dört gün yerinden kalkamaz. Bu hastalık esnasında, özellikle de hastalığın iyileşme sürecinde Yusuf pişmanlık, tereddüt, korku, kaygı vb. adına zihninde ne varsa yüzleşecek; daha toparlayıcı bir söylemle, toplumun ve toplumsal düzenin kendine dayattığı bütün yaptırımlarla hesaplaşacaktır:

    “Yusuf mütemadiyen terliyor, titriyordu. Birdenbire görülmemiş derecede inkişaf eden muhayyilesinin, önüne sıraladığı çeşit çeşit manzaralar, hayaller onu yatakta mütemadiyen kımıldamaya ve yüzünü ıstırap ile buruşturmaya sevk ediyordu. Yanan göz kapakları, sanki beynindeki hayalleri boyuna değiştiren acayip levhalar idi; üzerlerinde bazen daha ziyade mora benzeyen renk kavisleri beliriyor, sonra, gayet vazıh şekilde, birtakım tanıdık şahıslar ve yerler gelip geçmeye başlıyordu. Bazen bunları seyrede ede yorulan ve uykuya benzer bir dalgınlığa düşen Yusuf, bir aralık şiddetle sarsılıyor ve yumruklarını sıkıyordu.” (s. 211, vurgular bana ait.)

    #MirceaEliade, “soylu/ iyi vahşi” söylemi üzerinden geliştirdiği görüşte, özellikle “başlangıca dönüşün” önemine vurgu yapar. “Soylu Vahşi Miti ya da Başlangıcın Güçlü Etkisi” başlığını taşıyan yazısında “evrendoğum miti” kavramından söz ederken bir hastalığın iyileştirilme anında hastanın simgesel olarak geçmişe döndürülerek (hatırlatma yoluyla) başlangıçtaki varlık bütünlüğüne ulaşmasının sağlandığını açıklar. (1)1 Bu görüşü dayanak noktası alarak geliştirdiğimiz varsayım (özellikle varsayım olduğunu vurgulamak istiyoruz), Yusuf’un insani özüne/doğallığına, yani başlangıcına dönüşünü açıklamak için belli veriler sunmaktadır. Şöyle ki anlatıcı, Yusuf’un hastalık anındaki bilincini âdeta tasvir eder ve Yusuf’u, alıntı metindeki vurgulardan da görüleceği üzere, hafızası ile buluşturur. Yusuf bu buluşmada ne tür manzaralar, hayaller, yerler gördü ve kimlerle karşılaştı bilinmez. Bilinen şu ki, iyileşti(ril)ğinde radikal kararlar almaya muktedir vaziyettedir. Âdeta yeniden doğmuştur. (12) Bundan sonra #tahriratkâtipliği ve #tahsildarlık yapmayacak, kaymakamların önünde korku ile titremeyecek, karısını arkada bırakmayacak, özellikle de aklına estiği gibi davranacaktır. Tıpkı en başta tanıdığımız Yusuf gibi:

    “Ne olursa olsun!” dedi. Hayatını berbat eden şeyin bu duraksamalar, bu boyun eğmeler olduğunu zannederek, artık aklına estiği gibi hareket etmeye karar verdi.” (s. 214)

    Yusuf, etrafını saran ve elini kolunu bağlayan koşulları değiştirmek adına yaptığı bu seçimde, yalnızca Muazzez üzerine kurulmuş bir hayat tasavvur eder. “Büyük hayat seçimleri sadece alternatif gelecekler yaratmakla kalmaz, geçmişimizi de yeniden yorumlar.” (13) Nitekim Yusuf, yol boyunca bir yandan Muazzez ile kuracağı geleceği düşünürken bir yandan da onu bugüne kadar niçin/ nasıl yalnız bıraktığını pişmanlıkla sorgular durur. Eve ulaştığında Hilmi Bey, Şakir, Kaymakam İzzet Bey, Kumandan Kadri Bey ve Hacı Ethem’den oluşan ekibin içkili eğlence ortamını görür, Şahinde’nin Muazzez’i sürüklediği hazin sona şahitlik eder. Olup bitenler karşısında deliye dönen Yusuf, odadakileri kamçıladıktan sonra cebinden #Nagant’ını çıkararak karanlıkta dağılan kalabalık üzerine rastgele ateş eder. Kana bulanan odadan Muazzez’i kaçırır kaçırmasına, ancak Muazzez ağır yaralıdır ve çok geçmeden kan kaybından ölür. Muazzez’i toprağa veren Yusuf, yumruğunu sallayıp tehdit ettiği Edremit’e son bir bakış fırlatır; romanın başında olduğu gibi sonunda da yalnız kalmıştır. “Matemini ortaya vurmadan tek başına yüklenecek ve yeni bir hayata doğru yürüyecek” (s. 221) olan Yusuf, kendini çevreleyen yalnızlığın trajik döngüselliğini de kabullenmiştir.

    Sonuç yerine…

    “Modern bir tragedyadır Kuyucaklı Yusuf.”
    Fethi Naci (14)

    #FethiNaci, Yusuf’u “#tragedyakahramanı”na benzetir ve ekler: “Fabrikatör Hilmi Bey’in oğluna atılan bu yumruk, bu iki tekme Yusuf’un yazgısını çizmiştir artık. Bundan sonra, kendisini bekleyen bir sona doğru, kaçınılmaz bir biçimde, ağır ağır yaklaşır.” (15) Ancak Yusuf, çıkışsız bir çatışma içinde olduğunun farkında değildir. Farkına vardığı anda gösterdiği edilgen direnişler daha sonraları etken bir başkaldırıya dönüşse de artık verilen tepkilerin bir hükmü yoktur çünkü geç kalınmıştır. Doğal olarak bu durumun bilincinde olan yazar (16), birkaç anekdotla bu trajik gerçekliğe vurgu yapar. Peki, Yusuf-Şakir kavgasının dışında hangi olaylarda söz konusu edilir bu trajik yazgı? Bunlar: Salâhattin Bey’in kumarda borçlandırılması, eşek arısı vakası, yeni Kaymakam İzzet Bey’in göreve başlar başlamaz ilk iş olarak kasaba eşrafıyla görüşmesi ve akabinde Yusuf’u kasabadan belli aralıklarla uzaklaştıracak olan bir işe (tahsildarlık) ataması…

    Dikkatle incelenirse Yusuf’un kuşatılmış, çaresiz ve eylemsiz oluşunun yanı sıra romanda temsil edilen değerlerin karşıtlığını en iyi veren anekdot #eşekarısı vakasıdır. Mahalle çocuklarının kendilerine “mühim bir eğlence” olarak gördükleri bu oyunda (17), bol yapraklı kavak dallarıyla sersemletilerek savunmasız bırakılan eşek arısının iğnesinin kopartılması hedeflenir. Bu vakanın önemi, kasaba bürokrasisi ve eşrafı tarafından kuşatılıp geçim derdi endişesiyle çaresiz bırakılan; Muazzez’e olanları bildiği hâlde eylemsiz kalan Yusuf’un –tıpkı trajiğin tanımında olduğu gibi- kendisini aşan durumlar karşısındaki güçsüzlüğünü, iradesiz oluşunu, sürekli bir gerilim içinde bulunuşunu, bir ikilem ortasında yaşayışını kavradığında çok daha iyi anlaşılır:

    “Bir aralık aklına Muazzez’i kaçırdığı gün, öğleyin eve gelirken çocukların kovaladıkları #arı geldi. Bu anda kendini ona o kadar benzetti ki, gözleri yaşardı. Tıpkı o arı gibi hem kuvvetli hem zayıftı. Tıpkı onun gibi etrafını insafsız kimseler sarmıştı. Zehrini akıtmasına imkân vermeden onu kıskıvrak yakalıyorlar ve müdafaa vasıtalarını elinden alıyorlardı. Önüne bir lokma ekmek tutuluyor ve bunun geri alınması tehdidiyle en olmayacak şeyler yapılıyordu. İstihfaf ettiği, kendisinden zayıf bulduğu mahlukların mahkûmu olmak çok harap edici bir şeydi.” (s. 207)

    Burada “arı ile Yusuf” ve “çocuklar ile bürokrat/ eşraf” arasında kurulan metaforik ilişki; “doğa-kasaba”, “masumiyet-yozlaşma”, “insaflı-insafsız” gibi zıtlıklara gönderme yaparak trajik kurguda var olan değer çatışmalarını açığa çıkartır. Yusuf’un trajiğini var eden de yabancılığı, uyumsuzluğu, yalnızlığı ve edilgenliği ölçüsünde değerlerine tam anlamıyla tutunamamış olmasıdır.

    * Öğr. Gör., Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi, Türk Dili Bölümü.

    NOTLAR:

    (1) Bu çalışmada eserin şu baskısını esas alacağız ve eserden yapılan alıntıları yay ayraç içerisine sayfa numaralarını vererek belirteceğiz: Sabahattin Ali, Kuyucaklı Yusuf, YKY, 22. Baskı, İstanbul, 2005.

    (2) Bu konuda Nâzım Hikmet, “Bazı manasız romantizm elemanları ihtiva etmesine rağmen, Türk romanı tarihinde yeni bir merhale teşkil eder. Türk edebiyatında, bir Türk kasabacığının ve kısmen köylülerin hayatı, bu kadar büyük bir kuvvetle ilk defa olarak tasvir ediliyordu. Hatta mürteci münekkitler bile, eserin bediî kıymetini itiraf etmek mecburiyetinde kaldılar.” (bkz. Behçet Çelik, “Sur Harabesi Üzerinde Yetişen Yabani İncir”, Notos Öykü, S 39, Nisan-Mayıs 2013, s. 32.); Tahir Alangu, “Yazar, gerçek çevreyi ve hayatı, romanın dışında kalan bir fon, kişilerini de, bunun dışında kalan, aşk romanlarının serüvenli yaşamlarına bağlayarak birer denge kurmaya çalışıyor. Yusuf’un tutkulu aşkı, yerli törelere ve şartlara uygun bir düzende yürütülen romanı birdenbire bir duygu şahlanması ile yoldan çıkarıyor.” ve romanın Fransızca çevirisine ön söz yazan Paul Drumont, “(Kuyucaklı Yusuf) iki ayrı yüzü olan bir yapıt olarak ortaya çıkmaktadır. İkinci plandaki kişilerle karşımızda gerçekçi ve öğretici bir roman buluruz. Romanın kahramanı Yusuf’la ise romantik bir tefrika karşısındayız.” (bkz. Berna, Moran, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış-2, İletişim Yayınları, İstanbul, 2003, s. 23.) şeklinde görüş bildirmişlerdir.

    (3) Berna Moran, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış-2, İletişim Yayınları, İstanbul, 2003, s. 23.

    (4) Erich Auerbach, Yabanın Tuzlu Ekmeği, (Çev. S. Durgun, H. Barışcan, C. Perin, F. Elpe), Metis Yayınları, İstanbul, 2010, s. 258-260. (Vurgular bana ait.)

    (5) Berna Moran, age., s. 33.

    (6) Yunus Balcı, Tanpınar Trajik Bir Şair ve Şiiri, 3F Yayınevi, İstanbul, 2008, s. 9.

    (7) Berna Moran, age., s. 34.

    (8) Ramazan Korkmaz, Sabahattin Ali İnsan ve Eser, YKY, 1997, s. 274.

    (9) Behçet Çelik, “Sur Harabesi Üzerinde Yetişen Yabani İncir”, Notos Öykü, S 39, Nisan-Mayıs 2013, s. 35.

    (10) Raymond Williams, Anahtar Sözcükler, Çev. Savaş Kılıç, İletişim Yayınları, İstanbul, 2011, s. 45.

    (11) Eliade Mircea, “Gerçekten de ‘geçmişin dirilmesi’ şimdinin başlangıçtaki bütünlükle tekrar birleşmesini mümkün kılar.” diyerek “başlangıca dönüş”ün önemini vurgular ve “evrendoğum miti”nin bir tedavi yöntemi olarak kullanıldığını şöyle ifade eder: “Kişi yıpranmış bir organizmayı onaramaz, bu organizmanın yeniden yaratılması gerekir; hasta tekrar doğmalıdır; âdeta bir varlığın doğum anında sahip olduğu enerjisine ve potansiyeline tekrar sahip olması gerekir. ‘Başlangıca’ bu tür bir dönüş ise ancak hastanın kendi hafızası (hatırlaması) yoluyla mümkün olur.” bkz. Mircea Eliade, Mitler Rüyalar ve Gizemler, Çev. Cem Soydemir, Doğu Batı Yayınları, Ankara, 2017, s. 52-53.

    (12) Bu çıkarımları yaparken Sabahattin Ali’nin bahse konu mitolojik ya da teorik argümanlarla kurguyu geliştirdiğini veya çeşitlendirdiğini iddia etmiyoruz elbette. Ancak buradaki amacın, şu veya bu şekilde “soylu vahşi” kavramı üzerinden gerçekleştirilen dikkate değer bir yorumu, tespitlerimizle benzerliği ışığında değerlendirmek olduğunu belirtmekte fayda var. Burada önemli olan, metnin örtük mesajlarına farklı perspektifler aracılığıyla açıklık getirmektir. Bilindiği üzere bir edebî eseri değerli kılan özelliklerden birisi farklı okuma ve algılama biçimleriyle tekrar tekrar yorumlanabiliyor olmasıdır.

    (13) Renata Salecl, Seçme İkilemi, Çev. Barış Engin Aksoy, Metis Yayınları, İstanbul, 2016, s. 99.

    (14) Fethi Naci, Yüzyılın 100 Türk Romanı, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2009, s. 230.

    (15) Fethi Naci, age., s. 229.

    (16) Fethi Naci, yazarın esere müdahalesine yönelik şu tespiti yapar: “Sabahattin Ali, romandaki karşı konulmaz gidişin bilincindedir, öfkesindedir. Yer yer bu gidişi değiştirmek ister (Muazzez’i Ali’yle evlendirmek gibi); ama ‘kasabanın Tanrıları’ öylesine güçlüdür ki, elinden fazla bir şey gelmez.” bkz. Naci, Fethi, age., s. 230.

    (17) “…çocukların, ellerinde bol yapraklı kavak dallarıyla, eşek arısı kovaladıklarını gördü. Vakur bir vınlayışla uçan arının arkasından avaz avaz bağırarak koşuyorlar ve yaklaştıkları zaman kavak dalını savurup hayvanı sersem ediyor ve yere düşürüyorlardı. Ondan sonra hepsi birden oraya toplanıyor, içlerinden en cesaretlisi ceketinin kenarıyla arıyı yakalıyor ve kısa fasılalarla her istikamete doğru fırlayan ve tekrar içeri çekilen iğnesini koparmaya uğraşıyordu. Bu sırada bazen arı ölüyor, bazen de iğnesi çıkarılarak ayağına bir tire bağlanıyor ve uçuruluyordu. (…) (Yusuf), (h)ain mahalle çocuklarının hücumuna uğrayan ve en güvendiği silahı usta parmaklar tarafından koparılan arıya karşı büyük bir merhamet hissediyordu.” (Kuyucaklı Yusuf, s. 122)

    KAYNAKÇA:
    -Ali, Sabahattin, Kuyucaklı Yusuf, (22. Baskı), Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2005.
    -Auerbach, Erich, Yabanın Tuzlu Ekmeği, Çev. Sezgi Durgun, Haluk Barışcan, Cevdet Perin, Fikret Elpe), Metis Yayınları, İstanbul, 2010.
    -Balcı, Yunus, Tanpınar Trajik Bir Şair ve Şiiri, 3F Yayınevi, İstanbul, 2008.
    -Çelik, Behçet, “Sur Harabesi Üzerinde Yetişen Yabani İncir”, Notos Öykü, S 39, Nisan-Mayıs 2013, s. 32-38.
    -Eliade, Mircea, Mitler Rüyalar ve Gizemler, Çev. Cem Soydemir, Doğu Batı Yayınları, Ankara, 2017.
    -Korkmaz, Ramazan, Sabahattin Ali İnsan ve Eser, YKY, 1997.
    -Moran, Berna, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış-2, İletişim Yayınları, İstanbul, 2003.
    -Naci, Fethi, Yüzyılın 100 Türk Romanı, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2009.
    -Salecl, Renata, Seçme İkilemi, Çev. Barış Engin Aksoy, Metis Yayınları, İstanbul, 2016.
    -Williams, Raymond, Anahtar Sözcükler, Çev. Savaş Kılıç, İletişim Yayınları, İstanbul, 2011.

    #SabahattinAli #Batılılaşma #halkaydınçatışması #Anadolugerçekliği #düzenineleştirisi #soyluvahşi #soyluilkel #doğalinsan #evrendoğummiti #moderntragedya

    romankahramanlari replied 1 year, 10 months ago 1 Member · 0 Replies
  • 0 Replies

Sorry, there were no replies found.

Reply to: romankahramanlari
YABANCI, UYUMSUZ VE YALNIZIN TRAJİĞİ: KUYUCAKLI Y…
Cancel
Your information:

Start of Discussion
0 of 0 replies June 2018
Now