KÜÇÜKLÜĞÜM VE KÜÇÜK PRENS

  • KÜÇÜKLÜĞÜM VE KÜÇÜK PRENS

    Posted by romankahramanlari on 11 Temmuz 2024 at 12:37

    KÜÇÜKLÜĞÜM VE KÜÇÜK PRENS*

    Makale Yazarı: Fatih Erdoğan

    *Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI (Ekim/Aralık 2010) 4.sayıda yayımlanmıştır.

    Çocukluğumun ilk anlaşılmazlıklarından biriydi; Turna kuşu ile Turna balığı… Bu ikisine neden aynı ismi vermiş olabilirlerdi, bilmiyorum, ama Turna kuşunu hiç görmedim. Görmedim ama sanki görmüşüm gibi tanıdık gelmesi herhalde türkülerden dolayı:

    “Turnalar uçun
    Yayladan geçin
    Yarimi seçin turnalar…”

    Yanılmıyorsam, “Turnalar” değil de, “Durnalar” diye söyleniyordu. Hayır, çocukluğumun geçtiği o göçmen mahallesinin hızla çoğalan nüfusunun kullandığı dil nedeniyle değil. Onlarınki farklıydı. Örneğin “#günebakan” veya “#ayçiçeği” onlar için “#gündöndü”ydü ama öylece kullansalar kim ne diyebilir? Israrla “gündendi” der dururlardı da, o her şeyi düzeltmeye çalıştığım “doğrucu” yaşlarımda ne çok iş edinmişimdir (ilk editörlük çalışmaları olarak!) arkadaşlarımın “gündendi”lerini “gündöndü” yapmayı.

    Turna kuşu görmedim, ama Küçükçekmece Gölü’nün müdavimi birkaç balıkçıdan kim bilir hangisinin oltasının ucunda ilk kez görmüştüm Turna balığını.

    #KüçükçekmeceGölü’nde hâlâ Turna balığı var mı bilmiyorum. Yalnızca Turna değil, irili ufaklı kayaların altına sığışıp duran birçok balık vardı o zamanlar gölde. Üstelik yazları yüzerdik de. Yani yüzülürdü o yıllarda ve yüzerken dibi görülürdü. Öyle ki, sabahın çok çok erken saatlerinde bir iki kez balık tutmaya meraklı komşularımızdan birinin peşine takılıp sandalla özellikle Atom Enerji sahiline doğru kürek çektiğimizde gölün kumlu zemininin sandalın altından hızla akıp gittiğini kendi gözlerimle görmüş olmasam asla inanmazdım. #AtomEnerji dediğim de şu ünlü “Küçükçekmece #NükleerAraştırmaMerkezi”. #Yarımburgaz’a doğru giderken, Halkalı sahiline yakın. “Nükleer” sözcüğünün bilimkurgusal çağrışımları ne denli heyecan vericiyse, şu anda özellikle temiz olduğu için gölün o meşum santralın yaslandığı sahilinde yüzmeye gittiğimizi düşünmek öyle ürpertiyor içimi. Ne radyoaktivite bilinci vardı büyüklerimizde o zaman, ne de Çernobil vb yaşanmıştı…

    Gölün asıl heyecan verici hikâyesi ise bildik bir efsaneydi. #Dahagölyokken, bir sıcak günde yaşlı bir adamcağız oralardan geçmektedir. Evlerin kapısını çalıp su ister, ama her nedense kimse adamcağıza su vermez. Yalnızca birisi dışında. O birisine yaşlı adam şöyle der: “Hemen pılını pırtını topla ve yükseklere kaç!”

    Adam söyleneni yapar ve çok geçmeden şimdiki gölün bulunduğu çukurluğa, yani köyün bulunduğu yere sular dolar. Herkes boğulur.

    Bu efsaneyi kim anlattı bilmiyorum, ama şunu da eklemeyi unutmadı: “Bazı güneşli günlerde gölün dibinde kalmış olan köydeki caminin minaresinin ucu parıldar!”

    Bu, benim ilk tadına vardığım edebi metinlerden biriydi ve sık sık gölün ortalarına doğru bakıp o minarenin ucunu görmeye çalıştığımı çekinmeden itiraf edebilirim.

    Gölde yüzülürdü. Yüzülürdü, ama #Kanarya’nın nüfusu bir elin parmaklarını henüz aşmış olduğundan güneşli bir günde sahili dolduran herkes birbirini tanırdı. Dolayısıyla da, bıçkın delikanlılardan Vural (yoksa Özal mıydı?), biraz kilolu komşu hanım elleriyle göbeğine sular atarak kendini alıştıra alıştıra göle girmeye çalışırken, “Teyzeee! Girme göl taşıyor!” diye bağırdığında, bütün Kanarya bunu birbirine anlatıp birkaç akşam eğlenebiliyordu.

    Gölün doğu tarafı #Menekşe deresiyle Küçükçekmece üzerinden Marmara’ya bağlanır. İşte bu sahil, Menekşe’deki “#Haylayf” plaji gibi “tesis”lere sahip değilse de, doğal bir plajdı. Sahil boyunca uzanan demiryoluyla göl arasındaki #böğürtlençalılıkları doğal tuvalet ve çöplük olarak kullanılırdı. Bu yüzden de külotlarıyla ya da külotsuz (mayo pek yoktu) göle koşturan çocuklar, kulakları sağır eden sinek bulutu vızıltılarını yararak böğürtlen yemeye çalışırlardı.
    Ve sık sık da ölürlerdi…
    Evet, ölürlerdi, çünkü demiryolunu iki yandan kuşatan böğürtlen çalılıklarının birinden ötekine koşarken trenin geldiğini duymazlardı.

    Açılışı yapılırken trampet çaldığımız Kanarya tren istasyonunun peronunda görmüştüm ilk kez demiryolu kurbanını. Çocuk değildi. Üzerine beceriksizce örttükleri gazetenin altından kafatası görülüyordu.

    Kanarya halkının hemen hemen tümü “#trenci”ydi. #Trencilik, yani #kondüktörlük, biletçilik, yani #TCDD memurluğu o sırada çoğu #Balkangöçmeni olan nüfusun tek güvenilir iş alanıydı. Bu nedenle de bütün erkekler akşam beş olup da mesaileri bitince havalı üniformalarıyla bayırın başında belirirler ve sokakta oynayan çocuklarını (nedense hep azarlar tonda) “Ge-breee!” (Gel buraya!) diye eve çağırırlardı. Ve içerlerdi, en çok da rakı, hatta belki de sadece #rakı. Ama sanılmasın ki hepsi ayyaş gezerdi. Fazla öttüğü için horozunun kafasını eliyle koparıp atıveren Salih dışındakilerden hiçbiri içip de taşkınlık yapmazdı. Ancak sokak düğünlerinde köçekle oynarken coşup da fazla havaya giren erkekler daha sonra birkaç gece karıları tarafından yataktan atılma cezası alırlardı.

    Göçmenler çoğaldıkça önce bir nalbur, sonra bir iki bakkal ve nihayet #Migrosarabası o tanıdık melodisiyle geldi. Kanarya’nın ilk ilkokulu yapıldığında ise ikinci sınıftaydım ve birinci sınıfın bir bölümünü Küçükçekmece İlkokulu’nun bahçesindeki barakada, bir bölümünü de Kanarya’daki kahvehanede okumuştuk. #Kahvehane, çünkü 50-60 kişiyi oturtabilecek sayıda sandalye ancak orada bulunabilmişti.

    Kanarya İlkokulu yapıldı, ama sanılanın tersine hemen çevresini kitapçılar, kırtasiyeciler almadı. Kitap okuyan bir nüfus değildi bu gelenler çünkü. Yeni bir coğrafyada yeni bir hayat kurmuşlardı ve en acil beklentileri, bir daha yerlerinden yurtlarından olmayacakları bir hayatı kurmaktı. Bu beklentileri öyle güçlüydü ki, en yoksul olanları bile neredeyse marazi bir tutunma dürtüsüyle evlerinin bahçelerine hemen dikebildikleri kadar çok sayıda bitkiyi dikip canla başla büyütmeye çabalıyorlardı.

    #Kitap, yalnızca “#BinbirÇeşitTuhafiye”de satıldı uzun bir süre. Bugünkü çocukların sahip olabildiği televizyon, bilgisayar, şu bu yok. Bir çocuğun öğrenme ve merak güdüsünü doyurmak için yalnız ve yalnız işte bu Binbir Çeşit Tuhafiye’nin yalnızca bir raf dolusu kitabı ne kadar yeterli olabilirdi? Her gün gidip, “İhsan Amca, yeni kitap geldi mi?” sorusuna bezgince gülümseyen İhsan Amca ne yapsın?

    Oradan satın aldığım kitapları birkaç kez okudum. Okudukça yeni kitaplara olan isteğim alevlendi.
    “İhsan Amca, yeni kitap…”
    Bir gün, (kim olduğunu hatırlamayı ne kadar isterdim) biri bana kütüphaneden söz etti. Küçükçekmece’de bir #kütüphane varmış!

    Küçükçekmece ile Kanarya arası bugün artık çok kısa. Hatta artık birleştiler, ama trene tek başımıza binmemiz yasak olduğundan yürümekten başka çaremiz yoktu.

    Sanırım, izin almadan yola çıktım. O zamanlar belki hepsinin adını bildiğim kır çiçekleriyle kaplı tepelerden yürüye yürüye Küçükçekmece’ye ulaştım. Kütüphaneyi kime ve nasıl sorarak bulduğumu hatırlamıyorum. Burası şu nedenle önemli ki, müthiş utangaç bir çocuk olarak benim, tanımadığım birilerine adres sormuş olmam, o kütüphaneyi bulma isteğimin ne kadar güçlü olduğunu düşündürüyor bana şimdi.
    Kütüphaneyi buldum.

    Mevsim kış mıydı yaz mıydı, kırk yıla yakın bir zaman geçtiği için hatırlamıyorum, ama kapı yarı açıktı. Hafifçe ittim. İnce bir iniltiyle açıldı. Beni karşılayan kütüphaneci genç bir kız olmalıydı, ya da belleğim öylesini uygun buluyor olabilir, ama erkek olmadığından eminim.
    “Hoş geldin!” dedi.
    “Hoş bulduk.”
    “Ne istiyorsun?”
    Tuhaf bir soruydu. Ne isteyebilirdim? Biraz daha yürüdüm. Sağda bir masa, solda ise soluğumu kesecek kadar çok kitabın bulunduğu bir duvar dolusu raf. Büyülenmiştim.
    “Ne istiyorsun?” sorusu bir kez daha yankılandı beynimde.
    “Kitap!” dedim kısık bir sesle. Ne isteyebilirdim ki?
    “Hangi kitap?” dedi kütüphaneci.

    #Hangikitap? Hangi kitap? Upuzun bir yol katedip gelmiştim ve kendimi birden o masallardaki, hani sihirli sözü hatırlayıp söylemeniz gereken bir an vardır ya işte tam öyle bir anda kekelerken buldum. Prensesi kurtarmak, ya da hazinenin yerini bulmak için söylenmesi gereken #sihirlisöz! Hangi kitap? Ben belli bir kitabın peşinde değildim ki, kitapların peşindeydim. Gülümseyen ifadesiyle gözlerini dikmiş cevabımı bekleyen kütüphaneci ablaya nasıl derdim ben o kitapların “hepsini” istiyorum diye. Diyemezdim. Bir kitap ismi vermek zorunda hissediyordum kendimi. Ama ya doğru cevabı veremezsem? Ya adını verdiğim kitap orada yoksa ve kütüphaneci abla bana, “Haydi bakalım istediğin kitap yokmuş, güle güle!” derse?

    Gözlerim karardı mı bilmiyorum, çünkü böyle anlarda hep kararırdı, ama birden aklıma evde o sıralar sıkça okuduğum bir çizgi-roman adı geldi:
    KüçükPrens! Ama Exupéry’nin Küçük Prens’i değil (onu bilmiyordum bile), #Peyo’nun çizdiği düpedüz bir çizgi-roman. “Küçük Prens!” dedim. Belki okumadığım maceralarını bulurum diye.

    Kütüphaneci abla gülümsedi, “Var,” dedi ve rafa uzanıp bana Antoine de Saint-Exupéry’nin Küçük Prens’ini uzattı.
    “Bu mu?” dedi.
    Kitabı elime aldım. Açtım. Evet, bunda da resimler vardı, ama asla bir çizgi-roman değildi. Yani benim istediğim kitap değildi. Ne demeliydim? “Bu değil!” dersem ve başka bir kitap adı veremezsem korkusuyla yalan söylemeyi seçtim.
    “Evet,” dedim ve hemen önümdeki masaya oturup okumaya başladım.
    “Tam altı yaşındayken, insan eli değmemiş ormanları anlatan Yaşanmış Öyküler adlı bir kitapta müthiş bir resim görmüştüm. Avını yutan bir boa yılanını gösteriyordu.”

    Kitap bu satırlarla başlıyordu ve müthiş ilginç geldi bana bir anda. Devamını okumak istedim, ama kütüphaneci ablanın sorusuyla başımı kaldırdım:
    “Burada mı okuyacaksın?”
    Şaşırdım.
    “Okuyamaz mıyım?” dedim.
    “Okuyabilirsin,” dedi. “Ama istersen eve de götürebilirsin.”
    “Eve mi? Kitap benim mi oldu?”
    “Hayır,” dedi kütüphaneci abla. “Seni üye yaparım. Okuyup geri getirirsin ve ben sana başka bir kitap veririm.”

    Başımı kaldırıp kitaplarla dolu rafta gezdirdim gözlerimi. Binbir Çeşit Tuhafiye’nin küçük rafından oluşturduğum kitaplığımla karşılaştırınca nasıl da muhteşemdi ve bu abla aslında bana aynen şunu söylüyordu:
    “Bütün bunlar senin sayılır!”

    O gün iki şey oldu. Bir, bir anda kim bilir kaç tane kitabım oldu. Üstelik hiç para vermeden. İki, Küçük Prens’i tanıdım. Yıllar sonra bu kitabın yayımcısı olmak işte bu nedenle benim için önemliydi.

    #turnakuşu #turnabalığı #göçmenmahallesinde #KüçükPrens

    romankahramanlari replied 1 year, 8 months ago 1 Member · 0 Replies
  • 0 Replies

Sorry, there were no replies found.

Reply to: romankahramanlari
KÜÇÜKLÜĞÜM VE KÜÇÜK PRENS* Makale Yazarı: Fatih E…
Cancel
Your information:

Start of Discussion
0 of 0 replies June 2018
Now