KENDİ HAYATININ ROMAN KAHRAMANI OLARAK MURAKAMİ
-
KENDİ HAYATININ ROMAN KAHRAMANI OLARAK MURAKAMİ
KENDİ HAYATININ ROMAN KAHRAMANI OLARAK MURAKAMİ
VE KOŞMASAYDIM YAZAMAZDIM*Makale Yazarı: İ. Banu Doğan
*Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI (Ocak/Mart 2015) 21. sayıda yayımlanmıştır.
Bunca romanı olan Murakami’yi okumaya nereden başlamak gerekir diye, bir gün bir arkadaşıma sordum (sanırım geçen yıl ya da bir önceki), o da “Düşünmem gerek” diye cevapladı; hâlâ düşünüyor.
Eğer bir yazarı gözüme kestirmişsem, külliyatın neresinden başlamak gerektiğini bir bilenden öğrenmeye çalışırım. Eğer bir yanıt bulamazsam, yazarın #otobiyografik bir şeyler yazıp yazmadığına bakarım; önce yazarı tanımak isterim. Yazarların kişilikleriyle eserlerini birbirinden ayrı tutabilme meziyetine sahip değilim ne yazık ki. Yazarın kendisini sevmediysem, eserini de sevemiyorum. Bunun yanında tabii ki kişiliği hakkında bilgi sahibi ol(a)madığım ya da kendini açık etmeyen yazarların kitaplarını okuduğum kadar, tüm kitaplarını okuyup yıllarca yere göğe koyamazken otobiyografisini okuduktan sonra kitaplarına elimin gitmediği yazarlar da tanıdım.
Murakami’ye başlama düşüncesini bile bir kenara bırakmışken, bir kitap tanıtım dergisinde o günlerde Murakami’nin Türkçedeki son kitabı olan Koşmasaydım Yazamazdım (1) hakkında güzel bir yazı okudum. Hemen gidip aldım; beklentimi de aştı okuyunca. Sık sık elimden bırakıp belirsiz bir noktaya gözlerimi dikerek bir süre durup, söylenen söz üzerine düşünmemi gerektiren, bana beni, gündelik rutinimi düşündüren, #yazmak üzerine düşündüren, #özdisiplin üzerine, akıp giden #ömür üzerine, #spor üzerine, #tutku üzerine ve daha başka birçok şey üzerine düşündüren bir kitaptı okuduğum. #Deneme olarak adlandırılmış, Murakami’nin deyişiyle bir #hatırat olarak okumanın mahzuru olmadığı, kişisel bir metin. Hayatındaki en önemli şeyler olan #koşmak ve yazmak üzerine deneyimlerini paylaşmış, bu eylemler üzerine kafa yormuş, kendine sorular sormuş ve yanıtlamaya çalışmıştı. Kitabın benim için önemi, tadını elbette çıkardığım edebi değerinin yanı sıra, altmışına yaklaşmış bir ömrün nasıl tüketildiğinde de yatıyordu: tüm bu yaşamın anlamı nedir, yaşamımızın bize özgü olmasını sağlayan şeyler nelerdir?
Kendimi çok önemli bir eşikte hissettiğim #40yaşımda, geçmişin bir muhasebesini yapmak ve kalan yılları nasıl yaşamak gerektiğiyle ilgili seçimleri ve vazgeçişleri gözden geçirmek, bundan sonraki kararları ona göre almak konusunda da bir kılavuz olarak çok önemli göründü kitap bana. Okuduktan sonra ilk izlenimim değişmedi, hatta üzerinden bir yıla yakın bir süre geçmesine karşın etkisini artırarak sürdürmekte.
Murakami, roman yazmayı düşünmeye başladığı tarih ve saati çok net hatırlıyormuş:
1 Nisan 1978, öğlen 13:30 sıraları. O saatte nerede ne yapıyor olduğunu, açık gökyüzünü, taze yeşil çimenlerin dokunuşunu ve vahiy gibi inen fikrin verdiği hissi de. O yıl sonbahar geldiğinde yazar ilk dosyasını, ilk romanını ortaya çıkarmış. O sırada kendi barını işletmekteymiş ve işleri fena gitmiyormuş. Yazmaya başladıktan sonra üç yıl boyunca, bir yandan #bardaçalışırken, bir yandan da gece yarısı eve döndükten sonra mutfak masasının başına geçip uykusu gelene kadar yazmış (o dönemde normal insanların iki katı bir ömür yaşamış olduğunu söylüyor) ama zamanla, aralarda otuz dakika, bir saat gibi bölük pörçük zamanlar yaratıp yazmanın yetmediğini, yeterince derinleşemediğini fark etmiş. Üç yılda yazdığı iki roman, öyküler ve Scott Fitzgerald çevirilerinden sonra, radikal bir karar vermesi gerekmiş: barı kapatıp kendini tamamen yazmaya vermek. 1981 yılının sonbaharında, barı devredip, romanına malzeme toplamak üzere bir hafta süreyle #Hokkaido seyahatine çıkmış. Ertesi yılın nisan ayında, kendi deyişiyle önceki romanlarından daha uzun, çerçevesi daha geniş ve öyküselliği güçlü bir eser ortaya koymayı başarmış: #YabanKoyunununİzinde. Belki de başka bir şansı olmayacağını düşünerek. Okurların coşkuyla karşıladığı #roman, yazar için asıl başlangıç noktasını işaret ediyor.
Bundan sonra, yani hayatını yazar olarak kazanabileceği belli olduktan sonra, sağlığına bir çeki düzen verme gereği duymuş:
“Yüzleştiğim ilk ciddi sorun, bünyemi ayakta tutabilmekti. Zaten kendi haline bırakınca hemen şişmanlamaya yatkın bir bünyem vardı.(…) Sabahtan akşama kadar masa başında yazmakla geçen bir yaşantıya başlayınca bir yandan vücudumun gücü gitgide azaldı, öte yandan da kilo aldım (…) O sıralarda günde üç paket sigara içiyordum. Parmaklarım sararmış, her yanım sigara kokmaya başlamıştı (…) Hayatımı daha uzun yıllar #romanyazarı olarak geçirmek istiyorsam, gücümü sürekli ayakta tutarak, vücut ağırlığımı da normal dengede koruma yöntemini bulmak durumundaydım.” (s.38-39)
Böylece her gün koşmaya başlamış. Profesyonel yazarlığa başlamasıyla, hayatına tam bir #disiplin hâkim olmuş. Barı devretmiş, farklı bir şehre taşınmış ve hayatını, erken kalkıp erken yatmak ve her gün düzenli olarak koşmak ve yazmak üzerine kurmuş. Yazmaya değil ama koşmaya ilk başladığında zorlanmış, ama pes etmemiş:
“Uzun mesafeler koşamıyordum. 20 dakika, bilemediniz 30 dakika sanırım. Bu kadarla bile nefes nefese kalıyordum. Kalbim yerinden çıkacak gibi çarpıyor, bacaklarım titremeye başlıyordu (…) utanmama yol açıyordu… fakat sürekli olarak koştukça, bedenim koşmayı en uç sınırlarında kabul etmeye başlamış, bununla birlikte mesafe de yavaş yavaş artmıştı. #Form diyebileceğim bir şey oluşmuş, soluk alıp veriş ritmim dengeye oturmuş, nabzım da sakinleşmişti. Hız ya da mesafe bir yana, olabildiğince ara vermeden koşabilecek şekilde her gün koşmayı birinci hedef haline getirmiştim.” (s.44-45)Aslında bunu isterdim ama burada bütün kitabı alıntıla(ya)mayacağım. Bunun yerine, yazarın belki de amaçlamadığı ama her iyi kitapta bulunan ortak özellikten dolayı, kitaptan pasajlarla, bunların bende uyandırdıklarını anlatmaya çalışacağım. Hep bahsettiğim bir söyleşi vardır; çok sevdiğim yazar Eduardo Galeano’nun (2) kötü ve iyi edebiyatı tarif ettiği. Der ki, “Benim için iyi olanı, okunduğunda yaratıcılığı zincirlerinden boşaltan, imgelemi ve bilinci coşturan, kısacası etkin bir edebiyattır. Okunduğunda, insanı yineleten, onu beslemeksizin, zenginleştirmeksizin biraz olsun değiştirmeyen de ne denli iyi yazılırsa yazılsın kötü edebiyattır.” Murakami’nin bu kitabı da bende iyi edebiyatın tanımındaki etkiyi yarattı: bana beni, içimdeki özü, kendimle ilgili beklentilerimi ve azmetmeyi unutmuş olduğumu hatırlattı. Heyecanlandım; #yazmayadevametme konusunda yeniden istek ve şevk duymamı sağladı.
Murakami’nin kimseye örnek olmak gibi bir iddiası yok. Bununla birlikte, çalışma azmi ve disiplin üzerine inşa edilen bir ömrü, doğru ve verimli yaşanmış kendi yaşama ve yaşlanma deneyimini öyle dingin ve mütevazı anlatıyor ki, didaktizmden kendisi de nefret eden bu adamı örnek almak için can atıyorsunuz.
Yirmi dakika koştuğunda bacakları titreyen bir yeni yetme yazardan, #maratonkoşucusu bir #ünlüyazar yaratan azmin öyküsünü, spor yapmayı bırakmış, çalışma azmini kaybetmiş bir beden ve zihinle yutar gibi okudum, aklıma kazıdım, en önemlisi harekete geçtim. İşte bana beni hatırlatan Koşmasaydım Yazamazdım’dan pasajlar ve düşündürdükleri:
Murakami radikal bir karar alıyor.
“Çevremdekilerin karşı çıkmasına aldırış etmeden barla ilgili haklarımı olduğu gibi devrettim. Elbette bunu yapmak içimden gelmiyordu, ama “roman yazarı” gibi bir etiketi taşıyarak yaşamak kararındaydım. “Hele bir iki yıl boyunca beni serbest bırakın. Eğer başarılı olamazsam yine bir yerlerde küçük bir bar açabilirim, değil mi? Henüz gencim ve her şeye sıfırdan başlayabilirim” dedim karıma. “Olur” dedi o da. O sıralarda halen yüksek miktarda borcum vardı, ama bir şekilde hallolur diye düşündüm. Bu, 1981 yılındaydı…” (s.37)Bu yazdıklarıyla tam bir özdeşlik kurdum çünkü 26 yaşındayken benzer bir karar almıştım. Murakami 32 yaş ile, bana göre biraz daha ağırdan almış.
İlk gençlik yıllarımdan bu yana çok çeşitli işlerde çalıştım. İlk bulduğum işler maddi ve manevi yükü ağır ve düşük ücretli işlerdi. Ama bir yandan öğrenci olduğum için üzerinde durmuyordum. Elimden geleni yapıp paramı almaya bakıyordum yalnızca. Gelgelelim, öğrencilik bitip de tam zamanlı olarak çalışmaya başladıktan bir süre sonra, iş bulma kaygısıyla okuduğum okul ve bu okulun yönlendirdiği çalışma hayatıyla taban tabana zıt olan ilgi alanlarım arasında sıkıştığımı, bunaldığımı hissettim. Sanki “medarı maişet motoru” bir yöne, bana #hayallerim ve kendimle ilgili #beklentilerimden ibaret gibi görünen benliğim de onun zıttı yöne doğru gidiyordu. Aradaki mesafe de gün gittikçe açılıyordu; yaşamak istediğim hayat bu muydu yani? Üniversiteden sonra, yakın bir arkadaşımla birlikte kendi yemek ve kokteyl servisi firmamızı kurmuştuk; ona gelene kadar da otellerde, yine catering işlerinde çalışmıştık; Murakami’nin barı ile oldukça benzer bir iş. Bu işi bir süre götürdükten ya da götüremedikten sonra caydık, maaşlı işler bulduk. Neyse uzatmayayım, bu işlerin hepsi de rastlantıların getirdikleriydi, gelişine vurmalardı, gönülde yatan aslan değildi. #Gönlümdeyatan, çocukluğumdan beri beni büyüleyen #arkeoloji ile ilgili okumak ve bu alanda çalışmaktı. Her gün giderek daha fazla özlemini çekerken buldum kendimi ve ben de bir gün bastım istifayı; aynı Murakami gibi, gençliğime ve ufak birikimime güvenerek, eşimin desteğiyle, sonunda #tarihöncesi arkeolojisinde uzmanlaşacağım bir yola düştüm.
Mecbursan çalışamazsın!
“Benim ders çalışmaya ilgi duyar hale gelmem, bir müfredata bağlı eğitim sisteminden bir şekilde sıyrıldıktan sonra, yani toplumda ekmeğini kazanmaya çalışan bir kişi olduktan sonra oldu. İlgi duyduğum alanlara ait meselelerin, kendime uygun bir hızla, kendi sevdiğim bir yöntemle peşine düştüm. Bilgi ve tekniği daha etkin bir şekilde özümseyebildiğimi de anladım. Örneğin #çeviritekniklerini de tamamen bu şekilde, deyim yerindeyse kendimi paralayarak öğrendim, özümsedim. Bu yüzden elle tutulur bir tarza ulaşmam hem zaman aldı hem de birçok deneme yanılmaya mal oldu, ama o ölçüde de birçok şeyi öğrenip özümseyebildim.” (s.41)
Aynı şekilde ben de, hayatımda en çok ders çalıştığım dönemi, işimden ayrılıp yükseklisansa hazırlandığım dönem olarak hatırlıyorum. O süreçte bana verilen okuma listelerini tamamlamanın yanı sıra, bir de kendi kendime İngilizce öğrenmem gerekmişti.
Genç ve deha sahibi olmak, sırtında kanat taşımakla aynı şeydir.
“Elbette insani olarak olgunlaşmayla birlikte doğal yetenekteki eksilmenin gizlenmesi mümkündür. Hızlı atıcıların belli bir noktadan sonra falsolu top atmaya ağırlık verecek şekilde akıllarını kullanan atıcılar haline gelmeleri gibi. Fakat bunda da elbette bir sınır vardır. Bir kaybetmişlik duygusunun hafif gölgesi de ortalarda dolaşmaya başlamıştır artık.
Öte yandan deha açısından pek de şanslı olmayan ya da nasıl desem, ucu ucuna standartları karşılayan yazarlar, gençlik çağlarından itibaren bilinçli olarak kas geliştirmek durumundadırlar. Onlar, antrenman yoluyla odaklanma gücünü geliştirir, sürdürebilme gücünü artırırlar. Sonra bu nitelikleri, bir ölçüye kadar, dehanın yerine geçecek şekilde kullanmaya mecbur kalırlar. Fakat bir şekilde işi kotarırken kendi içlerinde saklı gerçek dehalarıyla karşılaşıverdikleri de olur. Ter dökerek, sürekli kürekle çukur açmak yoluyla derinliklerde yatan gizli bir su damarını bulmuşlardır artık. Tam anlamıyla #talih diyebiliriz herhalde. Fakat böylesi talih eseri dehaya kavuşulsa bile, işin özü, dehaya, derin çukuru kazmayı sürdürmek için gerekli olan kas gücüyle ve antrenman yoluyla sahip olunmasıdır. Son yıllarında dehasını sergileyebilecek hale gelen yazarlar, az çok bu süreçlerden geçerler.” (s.81-82)Yazmakla ilgili ne kadar deneyim okumuş, ne kadar öğüt dinlemiş olursam olayım, tecrübe etmeden ve kâğıt kalemin ya da klavyenin -her neyse- başına geçmeden önce bu sözlerin değerinden faydalanamıyordum. Yazma azmim son zamanlara değin tamamen kaybolmuştu. Oysa biliyordum, #kervanyoldadüzülür; fikir ne kadar iyi olursa olsun yazmaya başlamadan yazamaz, yazmayı sürdürmeden metni bitiremezsiniz. Sonuçlandırmadığınız zaman da, fikrinizin iyi olup olmayışının, hatta bir fikriniz olup olmadığının, konuyu araştırmak için harcadığınız sürenin ve üzerine metninizi inşa edeceğiniz kaynakların, verilerin filan, hiçbir önemi yoktur. İğneyle kuyu kazacaksınız, silip baştan yazacaksınız. Birkaç gün, birkaç hafta sonra tekrar okuyacak, düzeltecek, ekleyecek, çıkaracaksınız. Ne olursa olsun, ara vermeden. Tekrar Murakami’ye kulak verelim:
“Düşündüğüm şeyleri metne dökmek yerine, metni oluşturarak meseleleri düşünürüm. Yazma işlemi aracılığıyla düşüncelerimi şekillendiririm. Tekrar yazıp düzeltmek yoluyla düşüncelerimi derinleştiririm.” (s.117)
Murakami sayesinde, bilmediğim bir şey öğrenmedim, ama daha değerli bir şey kazandım, onun sayesinde, bildiklerimi içselleştirdim: Süreci tersine çevirmek gerekliliğini, düşünüp taşınıp bunları yazıya dökmek yerine, yazarken düşünmek gerektiğini.
Ölene kadar 18
Bu küçücük kitapta alıntılanacak ve hak verilecek ne kadar çok şey var, ama size de okuyacak bir şeyler kalsın, o nedenle iki şeyi daha cımbızlamama izin verin. Birincisi, kitabı yazdığı yıla kadar yaklaşık yirmi beş yıl her gün düzenli olarak ciddi koşu antrenmanı yapan, her sene bir tam maraton koşan, bununla da yetinmeyip triatlona geçen, bunun için yüzme stilini yeni baştan yaratan ve bisiklet sürmeyi geliştiren, vücut ve zihnin bir bütün olduğunu bilen ve fiziksel sınırlarını devamlı olarak ilerletip sınırlarını zorlayan bu adamın, bisikletinde “#ölenekadar18” yazan bu adamın, okuyucuya çelişkili gelebilecek bir tevekkülle yaşlanmayı kabullenişidir. Belki usta yine aynı metodu kullanıyordur, yani yazarken düşünüyordur bu konuyu, bilmiyorum. Yaşlanmayı kabullenmek gerektiği üzerine düşünmesine yarıyordur bu satırlar belki de:“Şu an artık ne kadar çabalarsam çabalayayım, olasılıkla eskisi gibi koşamam. Bu gerçeği, olduğu gibi kabullenmek niyetindeyim. Bana kendimi rahat hissettiren bir şey olduğunu söylemem güç ama bu, yaşlanmak işte. Benim bir işlevim olduğu gibi zamanın da bir işlevi var. Dahası zaman, benden çok daha sadık bir şekilde, çok daha kesin bir şekilde görevini yerine getiriyor. Ne de olsa #zaman, zaman dediğimiz şeyin doğduğu andan itibaren (acaba ne kadar süredir?) bir an bile durmaksızın ilerlemeyi sürdürüyor. Genç yaşta ölmekten kurtulan insanlar, bunun karşılığında kesin olarak yaşlanmak gibi minnet duyulacak bir hakka sahip oluyorlar… Bu gerçeği kabullenip buna alışmak zorundayız.” (s.118-119)
Hiçbir şey olmamış gibi
#Sabahantrenmanları sırasında karşılaştığı ümit vaat eden genç atletler, bir trafik kazasında birlikte ölmüşler. Murakami, naif mi yoksa ironik mi olduğunu tam anlayamadığım bir soru soruyor:
“Böylesine zorlu antrenmanlara dayanan bu insanların duyguları, içlerinde besledikleri ümitler, rüyaları ve planları acaba nereye kaybolup gitti? İnsanın aklındakiler, vücudun ölümüyle birlikte öylece, hiçbir şey olmamış gibi yok olup gidiyor mu acaba?” (s. 77)Bu satırları okuyunca, yaşamımın temel motifinin hep ölüm olduğunu bir kez daha duydum; bana ölümle ilgili hiç halledemediğim meseleyi, ölümlü olduğumuz gerçeğiyle barışık görünüp, gerçekte bir türlü yüzleşemeyişimi gösterdi. Bir de Metin Altıok’un dizelerini:
“Yani benim gözlerimin bunca yıl gördükleri, Bir gün benimle birlikte Yok olup gidecekler öyle mi?” (3)Cımbızlayacağım ikinci ve son olgu da işte bu, yaşlanmayı ve kaçınılmaz sonu kabulleniş sorunsalının çözümüyle ilgilidir. Kabulleneceğiz, ama nasıl. Yaşamaktan hoşnutsak ve bu dünyada daha yapacak işlerimizin olduğunu düşünüyorsak, ölümlü oluşumuzla nasıl başa çıkarız? Murakami usta bunu koşma metaforu üzerinden açıklıyor:
“Bazen, her gün koşanlara karşı, bu kadar eziyete uzun yaşamak için mi giriyorsun, şeklinde alaylı konuşan insanlar da olur. Fakat düşünüyorum da, bence uzun yaşam peşinde olduğu için koşan insanlar, pek de o kadar fazla değil. Aksine, uzun yaşayabilecek olmasam da en azından yaşarken dolu dolu bir yaşam sürmek isterim, diye düşünerek koşan insanlar, sayı olarak çok daha fazladır bence. Ne olduğunu anlamadan yaşanan bir on yıla kıyasla net hedefler belirlenerek dolu dolu yaşanan bir on yıl doğal olarak çok daha istenir bir şeydir. Koşmak, gerçekten bu konuda yardımcı olur, diye düşünüyorum. Her bireyin kendi sınırları içerisinde, az da olsa kendi içindeki enerjiyi yakarak yol alması. İşte bu, koşuculuk denen şeyin özü olduğu gibi, bir yandan da yaşamanın (benim içinse yazmanın) metaforudur. Böylesi bir fikre, olasılıkla çoğu koşucu katılacaktır. (s.83-84)Hayat maratonuna yeniden başlamak
Murakami öncelikle, hayatında temiz bir sayfa açmak isteyenler için bir umut kaynağı; hayata yeniden, bambaşka bir biçimde başlamanın mümkün olabileceğini gösteren bir #kahraman. Başlamak deyince aklımıza ilk gelen #EdwardSaid’e de buradan selam çakalım; kapsamlı ve çok yönlü denemesi Başlangıçlar’da (4) der ki: “Başlangıç, farklılık yaratmak ya da üretmektir,” “Başlangıç yalnızca yöntem yaratmaz, aynı zamanda kendi kendinin yöntemidir, çünkü bir niyete sahiptir.” Kuşkusuz, başlangıçtaki niyet ve yöntem, metafor olarak “koşmaya başlamak” çok önemlidir; onun kadar, hatta ondan da önemli olansa, içinde umudun yüceliğini ve azmin alçakgönüllü çalışkanlığını barındıran “koşuyu sürdürmek”tir. Koşuyu sürdürebilmek de yine Murakami’ninki gibi katı bir disiplin edinmek ve bir rutin belirleyip ona sıkı sıkıya bağlı kalmakla mümkün olur.
Murakami her iki anlamda da bir uzun mesafe koşucusu. Ondan çok şey öğrendim; artık, onu okumaya nereden başlayacağımı da biliyorum sanırım. Ama şimdi asıl merak ettiğim, yıllar önce başladığım koşuyu bundan sonra nasıl sürdüreceğim.
NOTLAR:
* 1973’te İstanbul’da doğdu. Halen İstanbul Üniversitesi Prehistorya Anabilim Dalında doktora çalışmasını sürdürüyor. Edebiyata yakın ilgisi, Tarihöncesinde Ticaret ve Değiş Tokuş (Arkeoloji ve Sanat Yayınları, 2008) isimli bir kitabı ve bilimsel makaleleri bulunmaktadır.
(1) Murakami Haruki (2013), Koşmasaydım Yazamazdım, Çev. H. C. Erkin. İstanbul, Doğan Kitap.
(2) #EduadroGaleano (1986), Aşkın ve Savaşın Gündüz ve Geceleri. Çev. G. Dalaman. İstanbul, Alan Yayıncılık, ss. 5-6.
(3) Metin Altıok (2010), “Ben Üzre,” Bir Acıya Kiracı (Bütün Şiirleri) içinde. İstanbul, Kırmızı Yayınları.
(4) Edward Said (2009), Başlangıçlar. Niyet ve Yöntem. Çev. F. B. Aydar. İstanbul, Metis Yayınları, s. 17.
Sorry, there were no replies found.