Kandil Gecesi Bir Kuş Azad Edeceğim Dilber’in Sergüzeşti

  • Kandil Gecesi Bir Kuş Azad Edeceğim Dilber’in Sergüzeşti

    Posted by romankahramanlari on 12 Temmuz 2024 at 11:07

    “Kandil Gecesi Bir Kuş Azad Edeceğim” Dilber’in Sergüzeşti*

    Makale Yazarı: Asuman Susam

    *Bu makale, ROMAN KAHRAMANLARI (Ekim/Aralık 2012) 12. sayıda yayımlanmıştır. 

    ‘Cariyelik’ kurumu ve ‘cariye’ler Batı ve Doğu edebiyatının sıkça yer verdiği konulardandır. Batı için cariyeler daha çok oryantalist bir algıyla erotik ve egzotik bir roman atmosferi yaratmak için kullanılmıştır. Bizde ise romanların yazıldıkları dönemlerin duyarlılıklarına göre farklı bakış açıları ve tematik yaklaşımlarla parıltılı bir konu sayılmış; roman tarihimizde dikkat çekici bir yere sahip olmuştur.

    Son dönemde Osmanlı’yı popüler kültür endüstrisinin ve kitle iletişim araçlarının ‘yeniden’ keşfi ile – ki bunda özellikle Muhteşem Yüzyıl ve benzeri dizilerin büyük etkisini görmezden gelemeyiz- ‘cariyeler ve cariyelik’ meselesi bir kez daha gündeme taşınmıştır. Örneğin; Muhteşem Yüzyıl dizisinde asıl mesele Kanuni’nin damgasını vurduğu yüzyılıdır; ancak harem ve haremdeki çalkantılar dolayısıyla cariyeler de konunun büyük bölümünü işgâl etmiştir. Cariyeliği asıl can alıcı noktası olan özgürlük ihlali bağlamında ele almayan, insan ve kadın hakları konularına kıyısından dokundurmalarla geçiştiren dizi, cariyeliğin özünde bir kölelik ve esaret kurumu olduğuna çok da değinmez. Temsil edilen cariyeler hareme girmiş, valide sultanlığa dek yükselebilme şansları olan, iktidar hırsıyla dolu, güzellikleri ve yaşantılarının albenisiyle gözümüzü alan; tutsaklıklarını büyük ölçüde unutmuş, kimlikleriyle ilgili sorgulamaları doğrudan yaşamayan genç kadınlardır.

    Cariyelik bir kölelik kurumudur. Kölelikse ulus-devlet öncesi dönemlerde yalnızca İslam ülkelerinin değil tüm dünyanın sorunudur; ancak uluslaşma ve modernleşme süreçleri içine daha önce ve hızla giren Batı, kölelik kurumuna dair can yakıcı öykülerini de aynı hızla unutarak-yok sayarak meseleyi Doğu’ya ve İslam’a özgü kılma hevesini hep korudu. Bu oryantalist algı ve bakışla cariyeler Batı romanlarında yer buldu. Bizde de özellikle kimi çoksatarlar üzerinden bu algıyı taşıyan, üreten ve sürdüren romanlar dolaşımda canlılıklarını sürdürmekte.

    Cariyeler ve cariyelik konusunun edebiyatımızda ciddi bir sorun olarak ele alınıp romanların temel izleği olması Tanzimat dönemine denk gelir. Bu elbette bir rastlantı değildir. Osmanlı-Türk modernleşmesinin başlangıcı sayılan Tanzimat, sosyal kurumlara dair eleştiri ve yenileşmeyi sağlarken toplumun önemli bir kesimi olan ‘kadın’ları ihmal etmemiş; çoğu zaman ahlakçı gerekçeler ve eğitimle, aile ile toplumun kurtuluşu gibi önermeler dolayısıyla da olsa toplumdaki kadın sorununa ve kadın özgürleşmesine dair ilk ciddi düşünceler ve eylemler bu dönemde görülmüştür.

    Tanzimatın ilk dönem romanları kadının öznelik sorununu, onun özgürlüğünü ve kamusal alan-özel alan konumlanışı açısından ele almaya çalışmıştı. Yıkılan imparatorluğun geleneksel değerlerinden bütün olarak kopmadan Batı’nın yararlı ve ilerlemeci değerlerini bünyesine katan yeni bir insan tipine duyulan ihtiyaç, Tanzimat birinci dönem romancılarının özellikle birer toplum mühendisi gibi çalışmalarına yol açmıştı. Bu insan tipi yaratılırken de çürümekte olan kimi gelenekler, davranış kalıpları ve kurumlar terk edilmeliydi. Özgürlük, hak ve eşitlik vurgusunun romantik bir coşkuyla yapıldığı o günlerde tartışılan ve eleştirilen durumlardan birisi de doğaldır ki cariyelik- kölelik meselesiydi.

    Tutsaklık ve cariyelikle ilgili ilk eser Ahmet Mithat Efendi’den gelir. Onu İntibah romanı ve zavallı cariye Dilâşub izler; ancak romanın kahramanlarından biri cariye olsa da İntibah temel sorunu cariyelik olmayan bir romandır. Sorunu bir özgürlük ve varoluş sorunu olarak gören ilk roman, Samipaşazade’nin tek romanı Sergüzeşt’tir. Roman yazıldığı dönem için türsel yenilikler taşıyor; ancak henüz Batılı anlamda türün tüm kodlarının başarıyla ve derinlikli olarak yansıtıldığı bir örnek değildir. Türe ait kimi körlükler, kısırlıklar ve kusurlar taşımaktadır. Buna rağmen Sergüzeşt, seçtiği konuya dair duyarlılığı, meseleyi tartışma biçimi, kahramanının bir kadın oluşu ve bu kadının romanın içinde kimliğini dönüştürme çabası ve romanın sonunda toplumun, dinin ve ahlakın dayatmaları dışında trajik bir seçim olsa da kahramanın sadece ve sadece kendini seçmesi, kendi istediğini gerçekleştirmesi nedenleriyle üzerinde durulmaya değer bir romandır.

    Sergüzeşt romanının ana kahramanı bir cariye olan Dilber’dir. Romanın olay örgüsüne ait her değişim ve ayrıntı Dilber ile ilintilidir. Dilber’in nesnelikten kurtulma ve özne olarak kendini arama-bulma öyküsü, doğal olarak bir aşk merkezinden başlayarak, aile ve evlilik kurumu, Osmanlı orta sınıfının gündelik yaşantısı gibi çeşitli ve can alıcı alanlar üzerinden verilir.

    1888’de basılan roman için yazarının taşıdğı hassasiyet annesinin de bir cariye olmasından gelmektedir. Belki de bu romanı kıymetli kılan önemli noktalardan birisi de budur. Yazmanın ve yaratmanın psişeyle ilişkisi düşünüldüğünde yazarın bariz bir biçimde Dilber’den yana bir tavırla kalemini oynatması ve yarattığı kahramanına karşı romantik bir algı içinden yükselen bağlılığı bu bilgiyle daha bir anlam kazanacaktır.

    Cariyelerin efendilerince azad edilmeleri, evlendirilip özgür hayatlar sürmeleri, evin hanımlığına kadar yükselmeleri her ne kadar bir şans, sınıf atlama olanağı gibi görünse de başlangıç noktasındaki noksanlığı tamamlayan, derinlerdeki kalp kırıklıklarını onarmaya yeten bir şey olamamıştır. Konakta cariyelerle büyümüş ve annesi de cariye olan bir yazar, yaşamın hakikatinden, deneyimlediklerinden ve gözlemlerinden yola çıkarak bu eksik hayatlara dikkat çekmek istemiştir. Romanda her ne kadar derin psikolojik çözümlemelerle karşılaşamasak da yapıtın bütünü bu eksiklik, tamamlanamamışlık duygusunun hüznünü roman atmosferine dönüştürmeyi başarmıştır. Romanın final bölümündeki önermesi de yazıldığı dönem düşünüldüğünde radikal ve dikkat çekicidir. Yazarın arzusu romanın temsil ettiği hayatlara okurun bir bakış atması değil, o hayatın içine girmesi ve ordan bir tartışma başlatmasıdır. Bunu da Dilber’in başına gelenlerden çok sonuç bölümündeki seçimiyle yapmaya çalışmıştır.

    Dilber’in Sergüzeşt’i
    Roman Batum’dan İstanbul’a gelen bir gemiden üç kızın esir tüccarı Hacı Ömer Ağa’ya satılmasıyla başlar. İkisi on altı on yedi yaşlarında, biri sekiz dokuz yaşlarında üç esir kızdır Ömer Ağa’nın aldıkları. Giyim kuşam özelliklerinden Çerkez olduklarını öğreniriz. Küçük kızı yazar şöyle betimler: ”(…) saçlarıyla kaşlarının arası biraz yakınca, ağzı gayet küçük, yuvarlak olan omuzlarına nispetle beli incecik, hele o siyah gözlerde pertev-i zekâ bir letafet-i na-mütenâhî gösterirdi. (…) küçük dudakları pek renksiz, bakılmamaktan saçları seyrek, sefalet ve meşşak-ı seferin tesiriyle rengi uçuk, gözlerinin etrafı ince bir siyah daire ile çevrilmiş, nazarında kafesin içine konulmuş bir kuşun ara sıra semaya bakışını andırır surette hafî bir hüzün ve teessür meşhud idi.”

    Bu kız Dilber’dir ve esaret hayatı Ömer Ağa’nın esir evinde geçirdiği korku dolu bir haftayla başlar. Hem bilinmedik bir coğrafyada olmak hem bu kadar küçük olmak, anneden ve aileden ayrı kalmak, belirsiz bir şimdiye ve geleceğe mahkûm edilmek, üstüne üstlük yoksulluğun, bakımsızlığın aşağılanmanın en koyusuyla tanışmak o yaştaki bir kız çocuğu için ağır dertlerdir. Bir haftanın sonunda satışa çıkarılan esirlerle birlikte o da bir aileye satılır.

    Yeni sahibesi Eski Mal Müdürü Mustafa Efendi’nin karısıdır. Kadının adını roman boyunca öğrenemeyiz; ama Dilber’in bu yeni evinde onu bekleyen sıkıntılardan biri evin hanımıdır. Diğeriyse kendisi de aslında yaşlanmış bir cariye olan evin kâhyası Teravet’tir. Evde kendisine sevgi ve merhamet sunmasını dilediği ve bunu beklediği kendi yaşlarında bir kız vardır, evin kızı Atiye. Ne yazık ki o da ev halkının etkisiyle Dilber’e psikolojik anlamda eziyet etmekten çekinmez.

    Adı sanı bilinmeyen bu yaban kıza Dilber adı uygun görülür, ev işleri, Atiye’nin okula getirilip götürülmesi gibi işlere bakar bundan sonra; ama her yanlışta aşağılanır sözlü ve fiziki şiddete maruz kalır. O, ne de olsa bir halayık parçasıdır. Ona ev içinde en acımasız eziyetleri eden, kendisi gibi aslında bir esir olan Teravet’tir. Bu denli aşağılanmayı kabullenemeyen, ruhunda açılan kalıcı yaraları iyileştirmeyi başaramayan, yapayalnızlığıyla baş etmeyi beceremeyen küçük Dilber, o konaktan kaçmayı aklına koyar. Ağlayış ve yakarışlarında hüznünde hep arkasında bıraktığı memleket özlemi ve annesi vardır. Ne olmuştur da o uzak topraklardan buralara bu kadar küçük yaşta esir olarak gelmiştir, hikâyenin bu kısmını açıklanmamıştır; ancak anneye özlem ve yalvarış Dilber’in her yaş döneminde sıkça tekrarlanan bir motif olarak işlenir. Bu ileriki yaşlarda genç bir kız olduğunda melankolisini besleyen bir anne karnına dönme arzusuna dönüşecektir. Mutsuz sonun hazırlayıcısı ipuçlarından leitmotive’lerinden biri anne özlemi, diğeriyse sıladır. Koparıldığı iki yerde, anne kucağı ve yurt toprağı, ikisi de gerçeği temsil etmekten uzak bir idealizasyonun yansımaları olarak görülürler romanda. Düşlenilen yurt ve anne içinde bulunulan, çıkışı olmayan bir gerçekliğe dayanabilme direnci verir.

    İşte bu yoksunluk ve umutsuzluk içinde bir gece küçük bedeninden ve yaralı ruhundan beklenmeyecek bir cesaretle konaktan dışarı çıkmayı başarır Dilber. Özgürlüğe doğru atılan bu minik adımlar, gecenin karanlığının yarattığı ürperti, anneye kavuşma hayalinin yarattığı esrime, bilinmezin korku ve heyecanını taşıyamaz. Konaktan çok uzaklaşamadan bir sokak köşesinde bayılır. Tesadüfen onu bulan yaşlı bir kadın ona bakar, şefkat gösterir. Evinin izini bulur, onu kötü sahiplerinden satın alıp azad etmek ister; ancak mülkiyet inadına muktedirliğin hoyrat acımasızlığını ve kibrini ekleyen sahibe buna yanaşmaz. Kızı yaşlı kadına vermek istemez. “Esirim değil mi, öldürürüm de yine satmam!” diye ayak direr. Dilber’in konaktaki yaşamı, azabı daha da artarak kaldığı yerden devam eder. Kaçtığı için verilen acımasız ceza bir gecelik dolap hapsi ve açlık olur.

    Mustafa Efendi’nin Erzurum’a tayininin çıkması ve borçlarının bulunması Dilber için o evden kurtuluş anlamına gelir; ama nerden kurtulup nereye gidecektir? Bir eşya gibi kaderini, konumunu, yaşam çizgisini başkalarının tayin etmesi gururunu incittiği gibi hassas ruhuna onulmaz acılar da eklemektedir. Dilber yeniden satılıp bir eve kapılanana kadar yine bir esirci’nin evindedir.

    Bu ev yeni hayatına başlamadan önceki ara evreyi oluşturur. Kendi dışında kendi gibi olanlarla yaşarken, onlara dışarıdan bakmaya başlar. Bu aslında belki de ilk kez kendine de acıma dışında, dış bir üçüncü gözle bakma ve hayatına dair farkındalık kazanmaya dair ilk adımları attığı yerdir. Buraya kadar hem yaşının küçük, hem de sadece acı ve ceza üzerinden sersemletilmiş bir hayatı yaşıyor oluşu bu bilincin uyanmasında kendini ve kendi gibileri dış gözle incelemesinden mahrum etmiştir onu.

    Esirci kadının evinde elbette korkuları dinmemiştir; ama esirci kadının satılana kadar kendi çıkarları için dahi olsa ona iyi davranması, yaşıtı genç kızlarla ortak duygu ve kaderi paylaşıyor olması ona iyi gelir.

    Evdeki kızların kimisi ud çalan, kimisi dikiş bilen, kimisi roman okuyan, bir biçimde iyi yetişmiş kızlardır. Dillerinde geldikleri uzak ülkenin masalsı güzellikleri gezinir; ama oralardan söz etmek bu evde ve aslında gittikleri her yerde yasaktır. O uzak ülke, kaf dağının ardındaki güzel ülke, yani geldikleri yer, asla dönüşü olmayan yasak ülkedir onlar için. Kızların sıla özlemine düşmeleri, melankoliye kapılıp eriyip gitmeleri kimsenin işine gelmez. Dilber’in o evde en çok hoşuna giden işte o ülke düşlerini dinlemektir. Asla söze katılıp suça ortak olmaz; ama onları dinlerken annesine adım adım yaklaştığını hisseder, hayal âleminde bile olsa ruhu özgürleşip güzelleşir.

    Bu kızların birbirinden zor hayatlarında esirci kadının eline düşmüş olmalarının ayrı ayrı trajik öyküleri vardır. Kimi esirliğin onur kırıcılığına artık dayanamayıp kaldığı evi ateşe vermiştir, kimi evin erkeklerinin tacizlerine boyun eğmediği için kimiyse evin erkeğiyle ilişkisi su yüzüne çıktığı için ordadır. İşte bu ev, yazarın cariyelerin başına gelen türlü belaları anlatmak ve onların hayatına yakından bakmamızı sağlamak için bir olanak olmuştur. Sorunlar yaşantı çeşitlemeleriyle, kısa öykücüklerle bize iletilir. Bu bölüm aslında yalnızca Dilber’in etrafına dikkatle baktığı ve değişmeye başladığı bir bölüm olarak okunamaz. Yazar aynı zamanda okurlarını da konuya bir sorun olarak bakmaya zorlar. Farkındalık kazandırmayı amaçlar.

    Dilber’in esircinin evindeki son gecesi korku dolu bir gece olur. Uzaktan kendini duyuran bir baykuş sesi uğursuzluğun, kötü talihin işareti olarak karşımıza çıkar. Mezarlık ve baykuş motifi romanın içinde bölümler arasında sık sık kullanılır. Bu açıdan yazar kötü son duygusunu sezgisel olarak okurun bilinçdışına kazımak ister adeta. Çıkışsız bir durum olarak köleliğin bütün bütün ortadan kalkmadan yaşatacağı durum yalnız ve yalnız trajedidir. Bu düşünce düzeyinde değil yaratılan atmosfer, kullanılan simge ve metaforlarla sağlanmaya çalışılır. Dilber’in esir evindeki son gecesini kabuslarla geçirmesinin nedeni uzaktan gelen sesiyle ölümün habercisi diye bilinen baykuştur.

    O gecenin sabahında yeni evine, nispeten mutlu günler yaşayacağı konağına satılır #Dilber. Bundan sonra Moda’da Asaf Beylerin konağında yaşayacaktır. Konağın hanımı Zehra, eski sahibesi gibi ona eziyetler etmez, kötü muamelede bulunmaz. Hatta kültürlü, yüksek orta sınıfa dair bir aile oldukları için genç kızın eğitimine de büyük önem verilir. Dilber Tanzimat’ın ilk dönem modası uyarınca diğer roman kahramanı kadınların yaptığı gibi piyano çalmayı, Fransızca konuşmayı öğrenir. Zamanını alan en büyük uğraşı okumaktır. Erkeklerin yazar olduğu bir dünyada kadının payına okumak düşer doğal olarak. Dilber’in elinden düşürmediği romantik akımın moda kitaplarından Poul ve Virgini’dir. Romanda geçen ideal aşk düşlerini süsler ve Virgine’e gıpta eder. Böyle bir aşkın kendisinden fersah fersah uzaklığını bilerek hayattan payına düşene iç geçirir. Tüm iyi şeylere karşın Dilber’i elindekilerin hiçbiri bütünüyle teskin etmez. Yüreği hep varoluşuna dair eksikliğin huzursuzluğunu taşır. Fransızca da bilse, romanların bilnmedik dünyalarında da gezinse, güzel şeyler giyip istediği gibi yiyip içse de o bir cariyedir. Bu histen ruhunu hiçbir biçimde kurtaramaz.

    Bu duyguya bir de evin oğlu Celal Bey’in davranışları ve düştüğü imkânsız aşk acısı da eklenince az da olsa iyi etmeye çalıştığı melankolisi geri gelir. Celal Bey eğitimini Paris’te almış bir ressamdır. Dilber’i kılıktan kılığa sokarak resimlerinde model olarak kullanır. Bunu yaparken de Dilberle eğlenmekten geri durmaz. Dilber onun için duyguları olan, etten kemikten ruhtan bir varlık olmaktan çok uzaktır. Bir natürmortun elması ne ise Dilber de odur yaptığı resimler için. Yazarın deyişiyle Celal Bey’in adeta oyuncağıdır Dilber. Ta ki genç kızın isyanına kadar… Dilber’in yaşadığı bir ağlama kriziyle ne yaptığını farkına varan Celal Bey, üzülmekle kalmaz, insan ve cazibeli bir karşı cins olarak da Dilber’in farkına varır. İçten içe bir aşk birbirlerinden habersiz iki gencin kalbine düşer.

    Baş edemediği duygularla Celal, bir gece Dilber’in odasına girer. Uyuyan kızın elinde bir fotoğraf olduğunu fark eder. Kıskançlık ve endişe ile eline aldığı fotoğrafın kendisine ait olduğunu anlar ve bu iki gencin birbirlerine aşklarını itiraf etmelerini kolaylaştırır. Romanda fotoğraf kullanma geleneği de Batı edebiyatından bize Tanzimat’ta geçmiştir. Temsilin temsili olan fotoğrafla , ‘aslı gibi’ olandan asıl olana /varlığa duyulan arzunun doyrulması beklenir. Karşı cinsler arasında sosyalleşmenin sınırlı olduğu zamanlar için yazarların işlerini kolaylaştıran fotoğraf, arzu nesnesinin yerini alır. Duygular ona anlatılır, heyecanlar ona bakarak yaşanır. Burada da gençler birbirlerine açılmadan önce Dilber’in kendi içinde yaşadığı aşkın nesnesi Celal Bey değil onun fotoğrafı olur.

    Aşk ikisini de değiştirir. Celal Bey’in esaret üzerine ilk kez bilinçli olarak düşünmesini sağlar. Dilber, konumu nedeniyle bir eksikliğin içinden aşkına akamamanın hüznüyle duygularını yarım ve endişeli yaşar. Birbirleriyle oldukları mutluluk zamanları sayılı günlerdir, çabucak geçer. Kâbus dolu günler iki genç için de Zehra Hanım’ın bu ilişkiyi keşfetmesiyle başlar. Hem Asaf Bey hem Zehra Hanım için yargı tartışmasızdır. Bu iki gencin derhal ayrılmaları gerekmektedir. Celal Bey’den habersiz ve Celal Bey anne ve babasını ikna etmek için araya amcasını koyduğu sırada karar gerçekleşir ve Dilber apar topar yeniden satılır. Bu gerçeği başka bir cariye olan Çaresaz’dan öğrenir Celal Bey. O günden sonra da iflah olmaz. Geçici bir gönül eğlencesi sanılan Dilber’i Celal’in ruhundan, düşüncesinden çıkarmak mümkün olmaz. Celal uzun ve sonuçsuz arayışlarının sonrasında aklını yitirir. Zehra Hanım o zaman gençlere özellikle de evladına ne çeşit bir kötülük ettiğinin farkına varır.

    Dilber’in serencamı da başka türden eziyetlerle sürmektedir. Mısırlı bir zenginin sarayına satılmıştır. Yeni efendisi onunla birlikte olmayı istemekte o da buna direnmektedir. Onun zenginliği varsa benim de gönlümvar, diyerek baskılara boyun eğmez. Onun için de zindana atılır. O eziyet dolu günlerinde tüm hikâyesini bilen ve ona destek olan, gizliden gizliye âşık Cevher Ağa’dır. Tüm harem ağaları gibi onun da aşkı trajiktir, sonuçsuzdur,boşunadır. Her şeyi göze alıp Dilber’i hapisten kurtarır. Bu cesaretini canıyla öder, son nefesini Dilber’in kucağında verirken de ona aşkını ilan eder.

    Peki, Dilber şimdi ne yapacaktır? Özgürdür; ama gidecek bir yeri yoktur. Bir şimdisi varsa da geleceği yoktur. Özgürlük onun gibi bir cariye için ancak ölerek kavuşulacak bir şeydir. Özgürlük, bu beden yaşadıkça, aşkıyla arasındaki en büyük engel olarak kalacaktır. Engeli kaldırmak, bedenden kurtulmaktır Dilber için. Nil kıyılarında ani bir kararla kendini suya bırakır. Özgürlüğe kavuşmak için ölümü seçer. Bu, onun roman boyunca hayatını şekillendirmek amacıyla gerçekleştirdiği en büyük ve önemli tek eylemdir. Kaderini ilk ve son kez kendisi belirler.

    Yazar’ın bu imkânsız aşkla tartıştığı yalnızca cariyelik meselesi, köleliğin hangi biçimde yaşanırsa yaşansın insanları mutsuz ettiği gerçeği değilidir. Ana eksen bu olmakla birlikte, amaç, özellikle de kadınların yaşantısı merkezinde, onları gündelik yaşam alanları içinde gözleyerek, değişen yaşam koşulları içinde geleneğe tutunmak ve geleneği terk etmek noktasında, kadınlar üzerinden bir toplumun nasıl dönüştüğünü göstermektir. Bunun için de cariyelik kurumu üzerinden evliliği, aileyi tartışmaya açar yazar; Tanzimat dönemi toplumsal ilişkilerini kadın temsiliyetleri üzerinden göstermeye çalışır.

    Dilber hem konumu hem mizacı gereği edilgen bir kişiliktir. Kuvvetli ve okuyucuda derin izler bırakan tutkulu bir ruhu yoktur. İstanbul’a geldiğinden beri ordan oraya kaderinin rüzgârıyla savrulan gazeller gibidir. O nedenle de derin bir kederle yüklüdür. İyi ahlaklı biridir, akıllıdır, gelişmeye açıktır, duyarlı ve duygusaldır; olağanüstü hiçbir özelliği yoktur. Güzelliği de öyledir. Göz kamaştırmaz; ama derinleştikçe, dikkat kesildikçe anlamlanan bir yüzü vardır. Ruhunu yansıtan bir yüzdür onunki, yaşayan bir yüz… Adeta yaşadıklarının derin kederi ve hüznüyle örülmüş bir yüzdür. O nedenle güzelliğinin görülebilmesi, değerinin bilinebilmesi için derin bir bakış ve seziş gereklidir. Bu seziş Celal Bey’de Dilber’in derin iç çekişleri ve ağlayışları sonrasında gerçekleşir. “Ağlamak, esaretin en büyük hakkıdır. Biz o hürriyete malikiz.” der konağın diğer cariyesi Çaresaz; yaşamın her alanında Dilber’in payına hep ağlamak düşer.

    Dilber’in fikirleri nelerdir bilmeyiz. Onun ete kemiğe bürünmesindeki eksiklerden biri de budur. Biz yalnızca yazarın bakış açısı ve fikirlerinden Dilber ve onun gibilerin acıklı hayatına bakmayı öğreniriz. İçerideki isyanın düşünce düzeyindeki çatışma ve tartışmalarını Dilber’e yaptırmaz yazar. Ya kendisi aktarır ya da diğer karakterlere yaptırır bunu. Yazarın kendine biçtiği rol Dilber dolayımında Dilber’in olduğu kadar tüm bu kötü yazgılı kadınların hamiliğidir.

    Yazarın felaketli bir sonu seçmesi de bu açıdan bakıldığında bir rastlantı değildir. Celal kara sevdasından aklını yitirmiştir, Dilber’se hayatını. Üstelik kendi canına kıyarak bitirilen bir ömürdür bu. Döneminin koşulları içinde radikal bir eylemdir. İslam ülkesinde bir Müslüman kadının hayatını sonlandırması, hoş karşılanır bir eylem değildir; ancak Dilber’in genç ömründe yaşadıkları düşünüldüğünde o kadar büyük çaresizlikler ve açmazlar vardır ki bu hayatta, cariye için ölüm bu noktada kurtuluş olur.

    Varoluşsal bağlamda Dilber’in kendini gerçekleştirebildiği tek zaman ölüm anıdır. Ölümü seçerek özgürlüğüne kavuştuğu an varoluşunu gerçekleştirdiği andır. Bu paradoks ve trajediyi hepimizin düşünmesini ister Samipaşazade Sezai. Roman boyunca çok da açık etmez; ama evlilik kurumu, kamusal alan-özel alan bağlamında kadının konumu, eğitim, küLtür, dil gibi konularla ilgili toplumsal durum ve çatışmalarla ilgili tartışırken okurun da onun bıraktığı yerden tartışmasını ister. Açık etmeden ayrıntılarla vermeye çalıştığı başka bir şey de sınıfsal ilişkilerin, toplumsal koşulların toplumsal rollerimiz üzerindeki bağlayıcılığıdır.

    Zehra Hanım’ın çocuklarının ikbali için zengin ve soylu evlilik adaylarının peşinde olması, ailenin hiç düşünmeden “bir halayık parçasına sınıf atlamak” için geçit vermeyen katı, tavizsiz tutumları. Ezilenlerin psikopatolojilerinin yüzeysel de olsa okumasını Teravet ve Zehra Hanım tarafından sürekli horlanan, şiddete maruz kalan, çocuğundan başka kimseye dair merhamet ve şefkat duygusu taşımayan karısıyla yapabiliriz. Dilber’e en büyük merhametsizlikleri gösterenler bu ikisidir.. Dilberin varlığı üzerinden dünyaya karşı içlerinde biriken öfkeyi kusar bu kadınlar. Zehra Hanım’a karşı nispeten tarafsız bakışını koruyan yazar bu iki kadına karşı tarafsızlığını koruyamaz, üslubuyla da bu ruhların kötülüğünün altını çizer; nedensellikleri üzerinde sanki hiç durmak istemez.

    #Sergüzeşt romanı bir kadın romanıdır aslında. Kahramanlarının önemli bir kısmını kadınlar oluşturur. Feminist bir gözle kadın hakları konusunda nedensellik ilişkileri gözetilerek kaleme alınmış bir roman değildir elbette; ama kadından yana tavrıyla dönemi içinde olduğu kadar bugün de dikkate değerdir.

    Günümüzden çok yıllar önce kölelik kurumu gibi utanç verici bir kurum, kalkmış olmasına rağmen ne yazık ki 2012 Türkiye’sinde kadını köleleştiren, nesneleştiren zihniyet hâlâ silinmemiştir. Ya benimsin ya topğrağın zihniyeti ve türevlerinin kentten kırsala pek çok kadını tehdit ettiği bir ülkede yaşamaktayız. Tanzimat romancıları, o günün koşullarında değişen dünya ve ülke gerçeklerini farkında oldukları ölçülerde kalemleriyle dile getirdiler. Elbette didaktik olmak, yeni insan tipi yaratmak konusunda manipülatif davranmak gibi çoğaltarak eleştirebileceğimiz romanı ve edebiyatı zayıflatan ve ikincil duruma düşüren tutumları oldu bu kuşağın. Ancak bugünün gözüyle bu ilk dönem romanlarına baktığımızda bu romanların tarih bilminin bize verdiğinden daha değerli yaşamsal bilgileri, döneme dair koşulları aktarmayı başardıklarını söyleyebiliriz.

    Ahmet Mithat Efendi’nin Felatun Bey ve Rakım Efendi romanının Canan’ı, Jön Türk’teki Dilşinas’ı; Namık Kemal’in İntibah’ındaki Dilâşûb’u, Nabizade’nin Zehra romanındaki Sırrıcemal’i ve elbette Samipaşazade’nin Dilber’i olmasa toplumun görünmezlerinin, cariyelerin sesi kim olacaktı?

    Edebiyatın kültürel belleğin en önemli taşıyıcısı olduğu gerçeği önümüzde dağ gibi bir gerçek olarak dururken peki, bugünün görünmeyenlerinin sesi neden daha güçlü duyulmaz?

    #SamipaşazadeSezai #roman #cariye

    romankahramanlari replied 1 year, 8 months ago 1 Member · 0 Replies
  • 0 Replies

Sorry, there were no replies found.

Reply to: romankahramanlari
“Kandil Gecesi Bir Kuş Azad Edeceğim” Dilber̵…
Cancel
Your information:

Start of Discussion
0 of 0 replies June 2018
Now