Kâmil Bey: Esir Şehrin Namusu

  • Kâmil Bey: Esir Şehrin Namusu

    Posted by admin on 11 Temmuz 2024 at 15:40

    Esir Şehrin Namusu*

    Makale Yazarı: Esin Pervane

    *Bu makale Roman Kahramanları dergisi 5. sayıda (Ocak/Mart 2011) yayımlanmıştır.

    Kâmil Bey’den bahsetmek oldukça güç. Her ne kadar Esir Şehrin İnsanları (ESİ) ve Esir Şehrin Mahpusu’nun (ESM) kahramanı gibi gözükse de… Her ne kadar bu iki kitap, birer dönüşüm romanı gibi, onun dönüşümü temelinde ilerlese de…

    Dönüşüm kurgusunda, kahramanın omuzları üstünden, onun iki şey arasında seçim yapma sürecini, bir noktadan bir noktaya yolculuğunu izlemeyi bekler okur. Ancak bu iki roman özelinde, kahramanın neden, hangi saikler, düşünceler, çelişkiler, tereddütlerden hareketlendiğini tam olarak kestirmek mümkün olmaz. Bir şeyler hep muğlak, muallakta kalır.

    Kâmil, Kemal Tahir’in mütareke dönemi aydınının psikolojisini vermek ve eleştirisini yapmak için yarattığı bir tiptir. Öyleyse onun kimliği, yeni bir kimlik edinme süreci, içinde yaşadığı tarihi süreçle ortaklaşarak ya da çelişerek, bu dönemi açıklamaya yardımcı olsa gerektir. Oysa böyle olmaz. Kâmil sık sık, Kemal Tahir’in anlatmak istediği olaylar, belletmek istediği tarih tezleri, yorumları önünde sürüklenir, kimileyin görünmez olur. Aslında kitabın kahramanıyken, varlığı, kendisininkinden ziyade başka hikâyelerinin anlatılmasının bir aracı haline gelir.

    Belki de şunu verili durum kabul ederek yola çıkmamız gerek: Kemal Tahir romanları çok karakterli, çok kahramanlı romanlardır. Her ne kadar birine baş kahraman payesi verilmiş olsa da, o klasik bir baş kahraman olmaz. Yardımcı roller onu -alışıldıktan fazla- destekler. Zira asıl önem verilen toplumsal taban ve tarihi arka plandır. Bu yüzden birey ancak toplumsallığı, aidiyetleriyle tebarüz edebilir, velev ki anlatının öznesi gibi görünsün.

    Toplumsal ve tarihî arka planı vermek için iyi bir seçim Kâmil Bey. Çünkü o sürekli “arayan adam”dır. Avrupa’da geçirdiği sekiz sene sonra İstanbul’a döner. Ne İstanbul bildiği İstanbul, ne imparatorluk bildiği imparatorluktur artık. Roman boyunca, içine düştüğü yeni siyasî ve toplumsal ortamı, dengeleri ve zaten yabancı olduğu halkını tanımaya çalışır. Kâmil’in kendi öğrenme sürecine okuru da dahil etmesi tasarlanmıştır belli ki. Onun bu arayış ve tanımaya çalışma hali, dinlediği(miz) uzun söylevlere zemin hazırlar. Neredeyse tüm bilgilerini insanların aktarımlarından edinen Kâmil Bey, bu uzun söylevler karşısında, çoğu kez pasif bir dinleyici konumunda kalır, yorum yapmaz. Konuşmanın monolog değil diyaloğa benzemesi için arada ufak sorular sorar; bunlar da karşısındakinin daha çok konuşmasına neden olur.

    Kemal Tahir’in diyaloglar üzerinden olay akıtmasını da verili bir durum, bir üslup kabul edelim. Ancak uzun uzun hikâyelerini dinlediğimiz bu roman kişilerinin anlatımları, çoğu kez romanın akışına olumlu bir katkı yapmaz. Yapamaz, çünkü bu anlatılar -zaten sıkı olmayan- olay örgüsüne organik biçimde eklemlenmez. Anlatıcıların çoğunun olay örgüsü içinde yeri yoktur; sahneye çıkar, diyeceklerini der ve kaybolurlar.

    ESİ’nin henüz başında sekiz sayfa İngiliz Haberalma Şefi ve Jandarma Müfettişi Henri Dikson’a ve on yedi sayfa da Mahir Fuat Bey’e ayrılmıştır; o monoloğu andıran diyaloglarla… Yenilgiyi sindiremeyen bir subayın intihar mektubunu okuruz, dokuz sayfa… Üç sayfa da tapu kaydı ve ferman…

    Elbette müstakil bölümler olarak bakıldığında, hepsinin kendi içlerinde bir anlamı var. Örneğin subayın intihar mektubu ve Mahir Fuat Bey’in derviş olma hikâyesi, savaştan mağlup çıkmış kişilerin, dolayısıyla bir milletin psikolojisini anlatmak için yazılmıştır. Romanın meramıyla da bağlantılı gözüken bu bölümler, ne yazık ki kurgu içinde yoğrulmamış, anlatıya yedirilmemiştir. Romanın henüz başında karşımıza çıkan bu motif ve kişilerin devamlılığı yoktur; havariler gibi mesajlarını sunup yok oluverirler. Bir amaç uğruna araçlaştırılarak romana sokulan bu kişilerin neye hizmet ettikleri o kadar bellidir ki, onlara inanmakta güçlük çekeriz.

    Üstelik, Kemal Tahir’in dizginleyemediği didaktik yanı durmadan kendini gösterir. Konunun dağılmasına aldırmadan, Mahir Fuat’a tarikat tarihinden kaz beslemeye kadar bir sürü şey anlattırır; Henri Dikson’ın ağzından sınıfsız toplum, Türklerin devlet kurmaktaki üstün yeteneği ve Bizans’ın Osmanlı’yı bozduğu gibi tezlerini açıklar…[1] Böylece kesilip atılsa, romana hiçbir şey kaybettirmeyecek, kerameti kendinden menkul bir dolu parça ortaya çıkar.[2]

    Yani ne yan hikâyeler ana hikâyeyi, ne de yan karakterler baş karakteri besler. Sonuçta ortaya bir insanlar ve olaylar kolajı çıkar. Kat yerleri alabildiğine belirgindir. Aynı dönemde yaşıyor/geçiyor olmaları, önümüze yığılan bu hayatlar, tanıklıklar, hadiselerden kafamızda anlamlı bir bütün oluşturmayı kolaylaştırmaz. Roman bir yamalı bohça gibi hantallaşıp okurunu oradan oraya savururken, Kâmil Bey pasif dinleyici konumunda silikleşir.

    Dönüşmek, ama nasıl?

    Roman bir dönüşüm romanı olarak okunabilir demiştik. Gerçekten de, kitabın anahatlarını özet olarak belirlediğimizde tipik bir geçiş töreni izleğine oturduğu görülür. Kâmil mensubu olduğu topluluktan (‘işbirlikçi burjuvazi’ ve ‘alafranga züppe’ler olarak resmedilmiş akrabalarından) ayrılır; yeni bir toplumsal gruba (Milli Mücadele yandaşlarına) dahil olmak için kimi eylem, yardım ve fedakârlıklarda bulunur, yani bir sınavdan geçer, böylece kendini ispat ederek yeni gruba kabul edilir, katılır.[3] Peki, ama kahramanımızı bu politik seçmeyi yapmaya iten nedir? Nasıl bir altyapıdan gelmektedir? Ben’den biz’e doğru gitmektedir ama niçin? Neden Millici olmayı seçmiştir, İtilafçı değil? Dönemin atmosferini canlandırabilmek için bu cevaplara ihtiyaç var.

    Ancak Kâmil’e dair o kadar az şey biliyoruz ki… Hele ki siyasi fikirlerine dair… Yine de elimizdekilerin ışığında, Milliciliğe giden yolculuğuna biraz daha yakından bakalım.

    Savaş yüzünden İmparatorluk’tan gelen havalelerin arkası kesilince anlar Kâmil Bey savaşın hiç de iyiye gitmediğini. Beş parasız kalıp da Avrupa’da “barınmak imkânsız hale gelince” –yani çaresizlikten– İstanbul’a döner. Ne evi ne parası olduğundan, karısı Nermin’in halası ile eniştesinin yanına sığınır. Hala Hanım, Enişte Bey ve kızları Sabriye, savaş ve mütarekede zenginliklerine zenginlik katmış ve Kâmil’in gözünde zevksiz ve görgüsüz, “alafranga züppe” bir ailedir.

    İstanbul’a tam da işgalin başladığı 1920’nin Mart ayında inmiştir. Geleli on beş gün olmuştur. Bu on beş gün içinde neler yapmıştır? Ev sahiplerinin çok nazik, yemeklerin nefis, servisin mükemmel olduğu ve Kâmil Bey ile karısının belli belirsiz tombullaştığından başka bir şey öğrenemeyiz kitaptan. Memlekete dair, siyasi gidişata dair malumatı var mıdır? Gazete okumuş mudur? Boğaz’a demirlemiş İngiliz donanmasını görmüş müdür? Sokakta yabancı askerlere tesadüf etmiş midir?[4] Ne düşünmüştür, ne hissetmiştir?

    Böyle somut şeyler görüp tepki vermez Kâmil Bey; romanda pek rastlanan bir durum değil… Bu yüzden Kâmil’in yaşamı, bize gerçeklik duygusu vermez. Onu sürekli birtakım mizansenlerin içine atılmış görürüz. Henri Dikson’la karşılaşması da böyle bir mizansendir. Dikson’a Kerkük’teki arazilerini, petrol hisselerini satmaması, Kâmil’in Milliciliğe giden yolculuğunun ilk adımları gibi gösterilir. Buna “birden ve kesinlikle” karar vermiştir. Ona Türk-İngiliz olmasını teklif eden Sör Henri, Kâmil Bey’in onuruna dokunmuş, milliyetçi duygularını uyandırmıştır.[5] İçinde bulunduğu maddi sıkıntı göz önüne alınırsa, müthiş bir idealistliktir bu!

    İkinci adım, mahalle kahvesinde yaşadığı aydınlanmadır. Kahvede geçen bu sahne boyunca, Kemal Tahir kahramanını bir köşede bırakır; Kâmil Bey hiç konuşmadan Padişahçı ve Millici fikirlerin çatışmasını, daha doğrusu ağız dalaşını izler. “Kısa bir zaman sonra, Kâmil Bey için, gerçek sandığı birçok şeyler tepetaklak” olur. Millet, “göründüğü kadar yılgın” değildir. Bu “kaba saba surat”lı adamların içinde gizlenmiş birer kahraman görmeye başlar.[6] Az evvel “İstanbul’a gezgin satıcı, apartman kapıcısı, hamal, besleme sağlayan; sınırları belirsiz”[7] bir memleket olarak gördüğü Anadolu’ya inanç duymaya başlar.

    Üçüncü adım romanın kırılma noktalarından biridir; Kâmil’in Ahmet’le karşılaşması, fiilen Millici olmasıyla sonuçlanacaktır. Ancak bu kadar önemli bir olay o kadar suni bir şekilde olur ki… Ahmet’in, Kâmil’in henüz taşındığı Bağlarbaşı’ndaki evi her nasılsa bulduğuna inanalım; evden avukatın yazıhanesini öğrendiğine, sonra adliyeye gelip onu bulduğuna da inanalım. Peki ama, en azından sekiz senedir görmediği bir insana nasıl güvenir? Ağzını bile aramaya, kimden yana olduğunu, Ankara’ya nasıl baktığını öğrenmeye çalışmadan hem de… Bu kadar bıçak sırtı, tehlikeli bir zamanda… Kâmil’in başı derde girerse, bu işten yakasını nasıl kurtaracağını düşünür, fakat Kâmil’in onların başına dert açabileceğini aklına getirmez bile! Bu baştan savma karşılaşmadan sonra bir başka lise arkadaşlarıyla, Milli Mücadele’ye verdiği destek yüzünden hüküm giymiş İhsan’la, cezaevinde görüşürler. Görüşmenin sonunda Kâmil, henüz eline bile almadığı Karadayı dergisinde çalışmaya başlar. Yani “İngiliz’e ‘topraklarımı satmam’ dediği için kendisini apansız üstünde bulduğu çizgiyi (..) İhsan’la görüştükten sonra ‘resmen’ aşmış” olur.[8]

    Eğer romanın tezi “O dönemde taraf seçmek, biraz da tesadüf eseriydi” olsaydı, bütün bu akıl almaz karşılaşmalar yerine oturacaktı. Ancak değil. Romanın tezi, “O dönemde namuslu insan için tek yol vardı: Milli Mücadele’ye katılmak!” Bu tezi İhsan’ın ağzından şöyle duyarız: “İki ayrı şey yok ki azizim. İki ayrı şey var olsa, ‘hayırlıyı seçmekte yanıldı’ deriz. Bir tek yol kalmış, o da döğüşmek.”[9] Nermin ise üçlemenin son kitabı olan Yol Ayrımı’nda aynı şeye değinecektir: “1921’lerde ne yaptı Ayşe’nin babası? Bütün namuslu insanların yapmayı ödev bildiğini… Kolayca yaptığını…”[10] Fethi Naci de bu koroya katılır: “Kâmil Bey, Milli Mücadele gibi büyük bir olayın geçtiği bir zamanda yaşıyor. Namuslu bir aydınsa, bir karşılaşma (…) onu bu haklı yana götürecektir. Çünkü haklı ile haksız, doğru ile yanlış kesin çizgilerle ayrılmıştır.”[11] Tam burada bir şerh düşmek istiyorum: Ben bu ayrımın, ancak olayların üzerinden yıllar geçtikten; yenen ve yenilen belli olduktan sonra bu kadar kesin çizgilerle belirdiğini, belirebileceğini düşünüyorum. Yıllar sonra, dışarıdan bakınca, yani her şey tarih olduğunda doğruyla yanlışı ayırt etmek kolay olabilir. Tabii tarihi yenenlerin yazdığını da unutmamak lazım. Eğer İstanbul Ankara’ya galebe çalsaydı, Ali Kemal “namuslu bir vatansever”, Mustafa Kemal “namussuz bir sergerde” olacaktı.

    Romana bakıldığındaysa, ortada bir kaos yoktur, her şey çok açık ve nettir. “Kurtarılması gereken” ve “kurtarıcılarını bekleyen” bir vatan vardır. Vatan borcu, namus borcudur. Bir tarafta bu borcu duyumsayan ve gereğini yerine getiren, yani dövüşen ‘namuslu’ insanlar vardır; bir de şahsi çıkarları peşinde koşup vatanı satanlar. Sorun ortaya böyle konunca, somut siyasi gerçeklerin yerini soyut ahlaki değerler alır. (Bu yüzden Esir Şehir’deki bütün İtilafçılar ahlaken oldukça yoz ve düşmüş biçimde resmedilir. Erken dönem Cumhuriyet romanlarındaki şablonu takip eder biçimde, din adamları da ikiyüzlü ve kötüdür.)

    Sonuçta ortada zalim bir düşman vardır; bir işgalci ve onun işbirlikçileri vardır. Bunlar vatanı ve milleti mazlum ve mağdur etmektedir. Bu düşmanı yenmek için “tek yol” vardır: Vatanını seven milletin “tek yumruk”, “tek yürek” olması. Bir vatanseverlik potasında bütün sınıflar, imtiyazlar, çatışmalar erir. Tarih, insanları buna mecbur kılar. Birleşmek ve dayanışmak elzemdir. Bunu görmemek için ya kör, ya akılsız, ya ahlaksız ya da gâvur olmak lazımdır!

    Böylece Kâmil’in seçimi, siyasi bir tercihten öte, “namuslu” ve “onurlu” bir insan olmasının gereği haline gelir. Milli Mücadele’ye katılmak, akıl değil vicdan meselesi olarak sunulur. Vatan sevgisi ve millet bilinci ise öğrenilmiş, insan marifetiyle yaratılmış değil, insana içkin, doğasında, ‘öz’ünde olan bir şey olarak kurgulanır.

    Gökalp İzleri

    Kemal Tahir’in bu yaklaşımında, Ziya Gökalp’in izleri sürülebilir. Gökalp’e göre, her milletin kalbinde uyuyan ve aslında “cemiyetin görünmeyen varlığından başka bir şey olmayan” bir “mefkûre” vardır. Bu mefkûre milletlerin buhranlı dönemlerinde, siyasi karmaşa zamanlarında uyanır. “Ferdî irade” susar, artık akla da gerek yoktur; insan “vazife”sinin ayırdına varır ve “içtimaî vicdan”ın emrine tabi olur. Kendini milletine adamaya, hatta fedaya hazır hale gelir. Bu büyük ülkülere adanmak, aynı zamanda bir arınma ve yücelme vasıtasıdır. Zaten “entelektüel-felsefî meraklarının peşinden giden birey topluma yabancılaşır ve bunalımlara düşer. (…) Bireyselliğin olan alçaltıcı kaosa; milli olan ise kolektif vicdanın yüceltici enerjisine tabi olur.”[12] Kemal Tahir’in bu görüşleri paylaştığına neredeyse eminim. Onun “toplumsal felaketleri altedebilmek için başvurulan milli kardeşlik”[13] diye ifade ettiği şeyle, Gökalp’in “içtimaî vicdan” fikrinin bir akrabalığı olsa gerek.

    Şimdi Kâmil’in dönüşüm serüvenine bu pencereden bakalım: Romanın başlarında evsizliğin, işsizliğin, parasızlığın ve ümitsizliğin bunalttığı bir Kâmil Bey vardır. Ne Don Kişot’u çevirme hevesi ne yaptığı resimler onu bu durumdan çekip alamaz. Ancak “bütün bu buhranlar”ı, “saçmalığını bildiği sıkılganlığını yenerek (…) mahalle kahvesine” gittiğinde hafifler.[14] Milletini tanımasıyla birlikte “İngilizlerin soğuk kasıntısı, Fransızların sinirine dokunan kibarlığı, İtalyanların acemi sömürgeciliği, Amerikalıların hoyrat neşesi, Japonların panter ciddiliği, Kâmil Bey’i artık eskisi kadar ürkütmez” olur.[15] Çünkü kendini bir bütünün parçası, milletin ferdi gibi hissetmektedir. Karadayı’da çalışmaya başlamasıyla ise “işe yaramazlık duygusundan kurtulur, kendisini kendisine karşı yücelten bir görev sahibi olmanın onurunu” duyar.[16] Kâmil, “insanlık, erkeklik vazifesinin” farkına varmıştır ve “memleket uğruna hapse girmiş bir arkadaşının kahraman karısına yardım ederek vazifesini yapmakta”dır. Böylece “şerefli yürek huzuruna” kavuşur.[17] Cezaevindeyken bile ümitsizliğe kapılmaz; “tarih, destan, trajedi yapan insanlarla beraber bulunmanın tarif edilmez gururunu” taşımaktadır. Artık “bu milli kardeşliğin, bu genel güvenin dışında” kalmanın “kahredici yalnızlığından” kurtulmuştur.

    Kemal Tahir, Milli Mücadele dönemini de Gökalp’in tarif ettiği gibi bir buhran ve uyanış devri olarak yorumluyor. Böyle bir dönemde, kahramanının bireysel bilincini bir yana bırakıp ulusal kişilik içinde erimesi ona o kadar doğal, o kadar kaçınılmaz geliyor ki Kâmil’in dönüşümünü uzun uzadıya açıklamaya gerek duymuyor bile.

    ————-
    [1] Yazar, bu tezlerini işgalci bir subaya, dolayısıyla olumsuz bir tipe anlattırmakla onlara ‘nesnel’ süsü vermek istemiş olmalı. Henri Dikson, ‘bizi seven ve üstünlüğümüze biad eden öteki’dir. Her iki kitaba da egemen olan yabancı düşmanlığı, sadece işgalci askerlere değil, ‘içimizdeki yabancılar’ olarak gösterilen gayri-müslimlere, hatta kadınlara yönelik düşmanca tutum ayrıca incelenmeye muhtaçtır.

    [2] Bilhassa ESİ’nın ilk yüz sayfası içinde olup bitenlerden bahsettik. Zira bir romanın başı, okurun öykü ve öykü kişileriyle tanışmayı beklediği dilimdir. Romanın devamında da farklı bir manzara beklemez okuyucuyu. Üçlemenin ikinci kitabı olan ESM’ndaysa bu biçimin tavan yaptığını görürüz. Kâmil, âdeta karşısına çıkan insanların hikâyeleri arasında boğulur. Üstelik karşılaştığı herkes ya olağanüstü suçların, ahlaki düşkünlüklerin ya da 31 Mart, Meşrutiyet gibi büyük tarihi olayların tanığıdır. Ne yazık ki bu tanıklıkların, romanın omurgasıyla hiçbir rabıtaları yoktur.

    [3] Berna Moran, geçiş törenlerini Arnold Van Gennep’e atıfla anlatır. Berna Moran, “Devlet Ana’nın Kalıpları”, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış II, İletişim Yayınları, İstanbul: 2006, s.216.

    [4] Sanıyorum ki etmemiştir. Çünkü Ahmet Hamdi Tanpınar, Sahnenin Dışındakiler’de Fransız askerlerinin İstanbul sokaklarında Mersayez marşını söyleyerek dolaştığını dile getirir. (Ahmet Hamdi Tanpınar, Sahnenin Dışındakiler, Nakışlar Yayınevi, İstanbul:?, s:19.) Kemal Tahir de kahramanına aynı marşı söyletecektir! (Kemal Tahir, Esir Şehrin İnsanları, Adam Yayınları, İstanbul: 1993, s:298.)

    [5] Sahne böyle de okunabilir. Ancak bana, onuruna dokunan asıl şey parasızlığıymış gibi geliyor. Asıl öfkelendiği, eniştesinin bir kumpasla onu Dikson’la yalnız bırakması, satış işine önayak olmak istemesidir sanki. Öyle ya, Kâmil ve ailesi, İstanbul’a geldiklerinden beri bu ailenin yanında ve onların parasıyla yaşamaktadır. Sonrasında Enişte Bey’e çıkışması da bu zannı desteklemektedir: “- Musul’daki toprakları hemen satmaya mecbur muyum? Borçlarımız çok mu birikti? Alacaklılar kapıyı mı çevirdi? – Ne borcu, nereden çıkardınız borcu harcı?..” (ESİ, s:43)
    Para sıkıntısı ve Nedime Hanım, Kâmil Bey’in Millici olma serüveninde büyük rol oynuyorlar. “Nedime Hanım için yardım istemiş olmasalardı da, kendisini (…) Mustafa Kemal Paşa’yla tanıştırsalardı, Paşa yardımını rica etseydi, ‘Benim işim değil efendim!’ diyeceğine emindi.” Bu sözleri duyan biri, Nedime’ye âşık olduğunu düşünebilir. Ancak Nedime hem gebedir (ki neredeyse hep “gebe bir kadın” diye anılır) hem de arkadaşının karısıdır. Belki de bu tehlikeli ihtimal yüzünden cinsellikten alabildiğine uzak çizilmiştir. Devamında “zengin olsaydı” dergiye sermaye sağlayıp Nedime’yi tehlikeden uzak tutacağını söyler ve ekler: “Parasıyla vatanseverlik yaptığı için gönlü rahat olacağından, karısının (…) yabancı subaylarla ahbaplığı ilerletmesinde sakınca görmezdi.” (ESİ, s:259) Romanın başka yerlerinde de bu tarz söylemler karşımıza çıkar. Para sıkıntısı ve Nedime Hanım, bu dönüşüm romanlarını okumak için iki ayrı izlek olabilir.

    [6] ESİ, s:84
    [7] ESİ, s:72
    [8] ESİ, s:114
    [9] ESİ, s: 107
    [10] Kemal Tahir, Yol Ayrımı, Can Yayınları, İstanbul: 1982, s:360.

    [11] Fethi Naci, “Esir Şehrin İnsanları”, Yüz Yılın 100 Türk Romanı, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul:2010, s:245.

    [12] Fethi Açıkel, “Devletin Manevi Şahsiyeti ve Ulusun Pedagojisi”, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce, Milliyetçilik, Cilt IV, İletişim Yayınları, İstanbul:2002, s:117-139.

    [13] ESİ, s:115
    [14] ESİ, s:79
    [15] ESİ, s:84
    [16] ESİ, s:113
    [17] ESİ, s:141

    #sayı5 #kamil #kamilbey #kemaltahir #esinpervane #esirşehrininsanları

    admin replied 1 year, 9 months ago 1 Member · 0 Replies
  • 0 Replies

Sorry, there were no replies found.

Reply to: admin
Esir Şehrin Namusu* Makale Yazarı: Esin Pervane *…
Cancel
Your information:

Start of Discussion
0 of 0 replies June 2018
Now