Janek: Polonya’da Bir Kuş Var
-
Janek: Polonya’da Bir Kuş Var
Polonya’da Bir Kuş Var*
Makale Yazarı: Ezgi Aydın
*Bu makale Roman kahramanları dergisi 29. sayısında (Ocak/Nisan 2017) yayımlanmıştır.
Jean-Paul Sartre, büyük bir coşkuyla yazmış olduğu bir yazısında Avrupa Eğitimi’nden (Éducation Européenne) “en iyi direniş romanı” olarak bahsetmiştir. Sartre’ın bu kanısını, direnişin bugünkü anlamıyla düşündüğümüzde onunla aynı fikirde olmak çoğu kişi için zor olacaktır. Ancak savaşın çağrıştırdığı militarist tüm kavramları geride bırakıp insanlığın faşizme karşı sıcak savaş cephesinde vermiş olduğu mücadeleyi düşününce Sartre’ın o kadar da yanılmadığını görebiliyoruz. Bir savaş pilotu olarak kendisi de o sıcak savaşın içinde bizzat bulunmuş olan Romain Gary’nin de Polonya’da Bir Kuş Var[1] (Avrupa Eğitimi) ile bir direniş cephesini anlatmış olması bir tesadüf değildir ki bu direniş, savaş sonrası dönemde Fransız edebiyatının hayli merkezine yerleşen bir konu olmuştur.
#Faşizm ne bir hastalık ne de Birinci Dünya Savaşı’nın sonucu olan bir “özgürlük bilincinin çöküş” sürecidir. Ancak savaşın öğrettiklerini düşününce Yahudilere ve “aşağı ırklara”(!) karşı savaş, komünizme karşı savaştan daha başat bir rol oynamaktadır. Bu savaşa karşı verilen mücadele de bu nedenle günümüzdeki direniş anlayışından çok daha derin olmakla birlikte bir roman konusu olarak da muazzam bir gerçeklikle karşı karşıya bırakmaktadır. Belki bu gerçekliği anlayabilmek için Gary’nin kitabına neden Avrupa Eğitimi adını verdiğine de değinmek yerinde olacaktır. Bu isim aslında Flaubert’in “L’Éducation sentimentale” (Duygusal Eğitim) kitabına gönderme yapmaktadır. Gary’nin bu göndermeyle ne kastettiğini anlamak için Flaubert’in bu kitabında; yerini sanayi toplumuna bırakacak olan romantik 1848 neslinin kaygılarının ve yiten hayallerinin bir panoramasını çizdiğini belirtmenin yeterli olacağını düşünüyorum. Çünkü Avrupa Eğitimi de her ne kadar bir direniş romanı olsa da aynı zamanda Sanayi Devrimi sonrası savaş, bunalım ve krizler ile bir neslin nasıl acı ve yıkımlarla eğitildiğini bize anlatıyor.
14 yaşındaki Janek, bu direniş romanının başkahramanı. Çocuk ve direniş kelimelerini yan yana kullanmayı mümkün hâle getiren savaşın, bir çocuğa nasıl bir yetişkin gibi bakmayı ve davranmayı zorla öğrettiğine Janek’in hikâyesiyle tanık oluyoruz. Orta sınıf diyebileceğimiz bir Leh ailenin çocuğu olan Janek Twardowski’nin hikâyesi, doktor babasının onu saklanması için ormanda hazırladığı bir sığınağa yerleştirmesiyle başlıyor. Ancak saklanmak fayda etmemektedir ki Janek’in öyküsü de faşizmin yıkıcılığının belki de en çabuk saklananları bulduğunun kanıtını vererek başlamaktadır.
Babasıyla birlikte olduğu dönemde Janek’in savaşla arasındaki ilişki babasının ona anlattıklarıyla sınırlıdır. Bu anlatılanlardan Janek’in öğrendiği iki önemli şey vardır: Aylardır süren Stalingrad Savaşı onların özgürlüğü için veriliyor ve Janek bu savaşın sonlanması için annesinin dediği gibi dua etmeyi bırakmamalıdır. Babasının sığınığa uğramaz olması, Janek’in çuvallar dolusu patates ve yeterli yakacak ile garantilenmiş yaşamında bir dönüm noktasıdır. Çünkü Janek, babası Doktor Twardowski’nin büyük kahramanlık göstererek hayatını kaybettiğini bilmeden savaşın direniş cephesinde yer alan partizanlara katılmıştır. Artık savaşla arasında bir baba figürü kalmamış, Janek’in bizzat kendisi bu savaşın figürlerinden biri haline gelmiştir.
Gary, romanında faşizmin ve savaşın karanlığını anlatırken herhangi bir detay eksikliğine gitmemekle birlikte savaşın en yıkıcı halini aile-kadın-aşk üçgeniyle ayrıca resmetmektedir. Ancak yine de Nazi faşizmine hizmet eden her bir bireyi anlatırken insan olmaya dair özelliklerden koparak anlatmamıştır. Muhakkak bu bireylerin sayısız felaketin altında imzaları bulunuyordu, ancak Gary nihayetinde düşman cephe olarak çizdiği karakterleri anlatırken de gerçeklik penceresinden dışarı çıkmamıştır. Aksi takdirde Gary’nin nasıl olur da bu denli özlü bir ifadeyle okuyucuya faşizmi tanımlaması mümkün olurdu ki?
Janek ve sevgilisi Zosia’nın bir diyaloğu da bu tanımlamaya dâhil olan kısımlardan biriydi.
“-Faşizm ne demek?
-Ben de pek bilmiyorum. Bir tür nefret etme biçimi.” (s.106)
Faşizm aydınlıktan çok uzaktadır ancak savaşın karşı tarafı Hitler’in birebir yansımasından ibaret değildir. Savaşın karşı tarafını anlatırken meseleyi kitlelerden ve liderlerden öteye taşıyıp kişisel hikâyelere değinen Gary, bizi bireylerin kişisel direnişler hikâyeleriyle de buluşturuyor. Örneğin; SS subayı oğlunun peşinden gelebilmek için orduya girmeye gözü alan ama silah dahi taşımayan, onun yerine müzik tutkunu olan Janek’e piyano çalan ve hediyeler veren Nazi “amca” da vardır ki bu Nazi “amca” öldüğünde Janek’in yaşadığı üzüntü onun için ayrı bir travma olmuştur. Çünkü karşı cephede de insan/insanlar vardır ve onlar da isteyerek veya istemeyerek savaşa sürüklenen bir tarafı temsil etmektedir. Savaştan önce baharatçılık yapan, karlar ortasındayken tanıdığımız Er Weniger de o insanlardan biridir. “Burada ne işim var, benim işim baharatçılık. Ben baharat, tuz, karabiber satarım, Kar satmam”(s.190) Böyle diyen Er Weniger gibi karakterler, bize Nazi birliğinin içindeki insanların da kendi içlerinde kişisel bir direnişi sürdürdüklerini göstermektedir.
Başkahramanımız Janek’in de bulunduğu Partizan cephesine döndüğümüzde ise idealize edilmemiş direniş öyküleriyle karşılaşıyoruz. Gary, partizanların mücadelesini herhangi bir olağanüstü aklın ürünü olmadığını ve onların da her insan gibi zayıf ve yanılgan olduklarını göstererek anlatmaktadır. Hepsinin kalbi Stalingrad için atarken bir yandan da kendi can sağlıklarını düşünüp ayakta kalma mücadelesi vermektedir. Ancak bu direniş hikâyesinde kadın kimliğiyle kendini savaşın karanlığında herkesten daha dik tutan ve belki de gerçekten herkesten çok bahsedilmeyi hak eden Zosia ile tanıştığımızda aslında idealize edilebilecek mücadelelerin de olduğunu görüyoruz. Henüz onlu yaşlarındaki Zosia, hangi dönemde veya hangi koşulda olursa olsun savaşın en çirkin yönünün her daim kadın ve onun bedeni aracılığıyla gösterdiğini bir kez daha görmemizi sağlıyor.
Geçtiğimiz son iki yüzyılda, milliyetçi ülkülerle inşa edilen ulus devletlerin hem kurulma hem de dağılma süreçlerinde, iktidarın eril söylemi ve eylemleri kadınlar üzerinde büyük yıkımlara yol açmıştır. 20. yüzyılın ulus devlet savaşlarında kadına yönelik şiddet daha da vahşileşirken kadınlar bir savaş taktiği olarak öldürülmeye, tecavüze uğramaya, aşağılanmaya çok daha fazla maruz bırakılmıştır. Zosia’nın hayatı ve anlattıkları üzerinden tanık olduklarımız da erkeklerin savaşının kadınlara yönelik bu zulmünün bir aynasıdır aslında. Ve bu aynaya yansıyan her şey “Avrupa Eğitimi”nin müfredatını oluşturmaktadır aslında.
Çünkü artık eski eğitim bitmiş, dünyanın en köklü ve en ünlü üniversitelerinin bulunduğu Avrupa; halklarını, yaşlısından gencine tüm insanlarını savaşla yeniden eğitmeye başlamıştır. Gary’nin romanın Fransız baskısına vermiş olduğu Avrupa Eğitimi ismiyle aslında neyi vurgulamak istediğini anlamakta o yüzden çok zor olmamaktadır: “Üniversite, sınavlar, bir zamanlar yazgılarını bağladıkları kariyerleri, şimdi bir başka dünyada kalmış, o dünya yitip gitmiş, silinip süpürülmüş, yok olmuştu.” (s. 79)
Avrupa Eğitimi, ciğerlerini yitirmiş ve ölüm döşeğinde bir partizan olan Tadek’in anlatımında ise umutsuzluktan başka bir hissi çağrıştırmamaktadır.
En güzel düşünceler, en büyük yapıtlarımıza kaynaklık eden özgürlük, insan saygınlığını ve kardeşlik kavramları, hep buradan doğmuştur. Avrupa’daki yüksekokullar uygarlığın beşiğidir. Ne var ki, bir başka Avrupa eğitimi de vardır, şu anda edindiğimiz eğitim: idam mangaları, tutsaklık, işkence, şiddet – yaşamı güzel kılan her şeyin yıkımı. Şimdi her yer karanlıklar içinde. (s. 79)
Romanın orijinal adı olan Avrupa Eğitimi ne kadar umutsuzluğu çağrıştırıyor olsa da kitabın Türkçe baskısının ismi olan Polonya’da Bir Kuş Var ise bir o kadar umudu ve direnişi çağrıştırmaktadır. Çünkü savaşın ve faşizmin yıkımının tam orta yerinde Polonya’da bir kuş peyda oluvermiştir: Partizan Nadejda.
Savaşlar, hiçbir zaman sadece sıcak çatışmadan ibaret olmamıştı. İkinci Dünya Savaşı, bu anlamda savaşın sadece cephede değil, psikolojik olarak zihinlerde de var olduğunu göstermesiyle meseleyi çok daha farklı bir boyuta taşımıştır. Çünkü İkinci Dünya Savaşı aynı zamanda bir propaganda savaşıdır. Propagandanın sahibi kim olursa olsun, ortada tek bir gerçek vardı ki kitleleri bir arada tutmak ve cephedeki askeri, savaşa ölümüne bağlamak için artık propaganda yoluyla da bir savaş veriliyordu. Gary, devletlerin savaş boyunca sürdürdüğü hatta bakanlıklarını kurduğu propagandanın, direniş cephesinde nasıl umut aşılayan bir yöntem olarak kullanıldığını anlatıyor. “Polonya’daki Kuş”la da romanda böyle tanışıyoruz. Yenilmez ve yakalanmaz bir kahraman olarak Partizan Nadejda, partizanlar ne zaman sıkışsa bir anda ortaya çıkıyor, Nazi ordusuna ağır kayıplar verdirip, bir dahaki kahramanlığına kadar ortadan kayboluyordu. Sadece belli partizanlarla ilişki kurarak direnişi yönlendiren Nadejda, başkomutanlık görevini o denli başarıyla yapıyordu ki düşman bizzat Hitler’in emri ile onun insanlar arasında konuşulmasını dahi yasaklamıştı. Buna rağmen, karşı propaganda haberleri durmuyor, Nazi yanlısı basında Partizan Nadejda’nın yakalandığına dair sürekli haberler çıkıyor, ama bu haberlerin ardından Partizan Nadejda kendini yeniden gösteriyordu. Ama bu efsane partizanlar arasında öyle büyümüş ve ilahileşmişti ki onun yakalanamayacağına inanıyorlardı.
Babasını son gördüğü günden beri ondan haber alamayan Janek’in bu efsaneye karşı inanışı ise çok daha başka bir boyuttaydı. Babasından haber alamadığı her geçen gün bir başka Partizan Nadejda hikâyesi duyuyordu. Çoğu çocuk gibi babasını zihninde kahramanlaştırırken bir yandan da acaba babasının herkesi kahramanı olan Partizan Nadejda olup olmayacağını düşünüyordu. Bunu düşündükçe de merakını gidermek için ısrarlı sorular ilettiği Partizan Czerw onu bir gün şu şekilde yanıtlamıştı: “Peki öyleyse sana söyleyeceğim. Bu [Nadejda] bir bülbüldür. Uzun zamandan bu yana ormanlarımızda duyulan Polonyalı bülbülümüzdür. Sesi güzeldir. Onu dinlemek iyi oluyor. Anlarsın ya, bülbül, şakımasını sürdürdükçe başımıza hiçbir şey gelmez. Tüm Polonya onun sesinde birleşmektedir.”(s. 95)
Bütün direnişi peşinden sürükleyen, insanları birleştiren, onlara en umutsuz anlarında mücadele gücünü veren Partizan Nadejda, romanın sonunda karşımıza çıkmaktadır. Her türlü hiyerarşiye karşı olan partizanların bile onun komutanlığını sorgusuz sualsiz kabul ettiği Nadejda, fiziki bir varlığın ötesinde Polonya’da direniş cephesi için umudun adı olmaktadır. Nadejda’nın nihayet kim olduğunu öğrenen Janek ise artık Avrupa eğitiminden geçmiş bir yetişkindir ve şu soruları sormaktadır: “Yüzyıllardır, kim bilir kaç gece bülbüller böyle ötmüştü? Kim bilir kaç bülbül, güven dolu bir sesle dudaklarında bu sonsuz ve ölümsüz şarkıyla ölmüştü? (…) Kim bilir ne kadar gözyaşı, ne kadar şarkı duyulacaktı gecenin içinde? Kaç bülbül?” (s. 253)
İnsanlara inancı sonsuz olsa da Janek savaşın her iki cephesinde de tanık olduklarından sonra artık onlu yaşlarındaki bir çocuk olmaktan çok uzaklaşmıştır. Belki de bu yüzden romanın başında Apaçi hayranı olan babasının ona bir oyunun içindeymiş gibi Kızılderili ismiyle seslendiği Janek’i tabancasındaki kurşunları bir Alman askerinin üzerine boşaltan birine dönüştüğünü görmeyi de yadırgamak pek mümkün olmuyor.
Komünist Dobranski ile bir konuşmasında kısacık yaşantısında Lehlerin Ruslardan, Almanların Yahudilerden, Rusların Almanlardan nefret ettiğine tanık olan Janek’in sorduğu bir soruya Dobranski’nin verdiği cevap ise bugün hala Avrupa eğitiminin devam ettiğini göstermektedir.
Janek, Dobranski’ye sordu:
– Sen Rusları seviyor musun?
Bütün halkları seviyorum, diye yanıtladı Dobranski, ama hiçbir ulusu sevmiyorum. Ben yurtseverim, milliyetçi değilim.
Farkı ne?
– Yurtseverlik, memleket sevgisidir. Milliyetçilik öbürlerinden nefret etmektir. Ruslardan, Amerikalılardan, hepsinden… Dünyada büyük bir kardeşliğin temelleri atılıyor, hiç olmazsa Almanlar bize bunu kazandırıyorlar… (s. 227-228)
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Dobranski’nin bahsettiği büyük kardeşliğin temeli atılmadı. Avrupa eğitimi ise ezilen tüm sınıf ve halklar için ağır bir müfredat uygulamaya devam ediyor. Şimdiki zamanın savaşları belki artık “dünya savaşı” olarak nitelendirilmiyor, ama bu durum devam eden savaşın/savaşların yarattığı yıkımın boyutunu değiştirmiyor. Çünkü faşizm artık; sokakta durduk yere köpek tekmeleyen komşu, iş yerinde verdiği asgari ücretin karşılığında 7 gün 24 saat kölelik bekleyen patron, gece sokakta gördüğü kadına her türlü tacizde bulunma hakkını gören erkek. Ve belki de bu yüzden direniş de hiç olmadığı kadar gündelik hayatlarımızın içinde bulunuyor artık; sokağında yaşayan hayvanlara her gün yiyecek veren komşu, işten atılan arkadaşları için örgütlenip iş bırakan ve bunun için polis şiddetine maruz kalan işçiler, telefonla arkadaşlarını taciz eden erkeği kampüste döven kadınlar…
Düşmanın tüm nefretiyle saldırdığı veya en umutsuz olunan anlarda bile öten o kuşun varlığı aldığımız tüm “eğitim”lerden sonra umudun köklerinin sanıldığından çok daha maddi olduğunu öğretmeye devam ediyor. Ve ne mutlu ki bülbül bugün en çok; sokakta, hendeğin ardında, kadınların kahkahasında ötüyor.
—————-
[1] Romain Gary, Polonya’da Bir Kuş Var, Agora Yayınları, 1. Basım, İstanbul, 2012,Kaynaklar:
• Zeev Sternhell, Faşist İdeolojinin Doğuşu, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2012
• Gustave Flaubert, Duygusal Eğitim, İletişim Yayınları, İstanbul, 2016
• Vatan Millet Kadınlar, Der: Ayşe Gül Altınay, İletişim Yayınları, İstanbul, 2016#sayı29 #birincidünyasavaşı #gary #sternhell #flaubert #sartre #romaingary #polonyadabirkuşvar #polonya #ezgiaydın #janek

Sorry, there were no replies found.