Humbert Humbert: LOLİTA’NIN ART NİYETİ
-
Humbert Humbert: LOLİTA’NIN ART NİYETİ
LOLİTA’NIN ART NİYETİ*
Makale Yazan: Meltem Yılmaz
*Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI Ocak/ Mart 2011, 5. sayıda yayımlanmıştır.
Vladimir Nabokov’un başyapıtı Lolita, 1955 yılında yayımlanmış, yayımlandığı tarihten itibaren de sistematik bir tartışma ve eleştiri konusu olmuştur. Toplum tarafından ileri derecede #sapkınlık olarak değerlendirilen “#pedofili”nin tartışma konusu olması, salt konunun kendisinin değil, yaşanılan tarihin değer sisteminin de tartışmaya açılması anlamına gelir. Peki, roman bu tartışmada açıkça bir taraf tutuyor mu? Yoksa tartışmanın bizatihi kendisi romanın niyeti açısından yeterli midir? Roman okuyucuyu nereye yönlendirmektedir? Makalemizde tüm bu soruların yanıtlarını, roman kişilerinin analizi üzerinden bulmaya çalışacağız.
Romanın anti kahramanı Humbert Humbert, 1910 yılında dünyaya gelmiş bir Avrupalıdır. Erken yaşta annesini kaybetmiş ve çocukluk dönemini orta yaş üzeri kadınların yoğun ilgisi arasında geçirmiştir. 13 yaşındaki #Annabel’le tanışması ise, Humbert’ın daha sonraki tarihinde belirleyici rol oynamış bir olaydır. Humbert’ın, Annabel’e beslediği cinsel arzuların Annabel’in tifüsten ölmesi sonucu tatmin edilememesi, onda derin bir travma yaratmış, bu #travma daha sonraki dönemde de Humbert’ın anayasal olarak çocuk kabul edilen 10-13 yaş arası kızlara saplantılı bir ilgi duymasının nedeni olarak sunulmuştur. Peki, Humbert’ın romanda, jüri karşısındaki itiraflarının bu denli ayrıntılı olması ve “suçun” nedenini kendi #çocukluk dönemiyle bağdaştırmasının nedeni nedir?
Aslında Humbert, okuyucu olarak bizim düşünmemiz gereken birçok ayrıntıyı önceden kendisi veriyor. Önce annesinin, ardındansa Annabel’ın ölümü, sıradan okuyucunun bile ilk baştaki bakış açısının sarsılmasına yol açıyor. Humbert, “Aslına bakılırsa, yazın birinde her şeyi başlatan bir çocuk-kız sevmemiş olsaydım, Lolita diye biri hiç olmayabilirdi” diyerek, bunun üzerinden Lolita’ya duyduğu saplantılı ilginin nedenini Annabel’e kavuşamaması olarak açıklar. Fakat Humbert bu başlangıçta samimi midir?
“BEN SİZDEN BİRİYİM”
Bizi bilinçli bir şekilde psikolojize ederken aslında Humbert şunu söylemek istemektedir: “Bana sizin dışınızda bir insan gibi bakamazsınız.” Romanı dışarıdan bir yargılamaya değil, içsel bir hesaplaşmaya dönüştürmemizi ister. Nitekim daha sonra yapılacak dışarıdan izahat çabaları da, Humbert’ın direnç göstermesiyle sonuçlanacaktır.
“Çok geçmeden yirmi beş yaşında bir erkeğin on altı yaşında bir kızı elde etmesini onaylayan ama on iki yaşındaki kızlara el sürdürtmeyen bir uygarlıkta yaşadığımı fark ettim” diyen Humbert, #anayasa ve #hukuk sisteminin temsil ettiği uygarlık ile kişinin gerçek benliğini ortaya koyma arzusu arasındaki çatışmalı yapıyı gözler önüne serer. Yani roman, normun sınırlarını gösterip bunun taraflarını belirtmek gibi bir işlev görür. Bu, tam da #Freud’un bahsetmiş olduğu #bastırılmışcinsellik ile uygarlığın gelişimi arasındaki doğru orantıyı ortaya koyar. Fakat Humbert zaten bu analizi kendini savunma sürecinde yapar. Dolayısıyla onun çocukluğuna inip bu “sapkınlığın” nedenlerini araştırmamız gerekmez. Humbert’ın bilgiçliğinin altında şöyle bir göndermeye rastlamak mümkündür: Eğer siz uygarlığın sizin özgürlüğünüz pahasına geliştiğini bilseydiniz, özgürlüğünüz adına uygarlığı terk edebilir miydiniz? Roman, bu soruya cevap vermemekle birlikte baştan sona, Humbert’ın jüri karşısında yaptığı savunma üzerinden okurun bu soruyu kendisine sormasını sağlamaya çalışmaktadır.
Humbert aslında yazarın kendisini tanımladığı gibi yalnızca beyaz ırktan dul bir adam değildir. O bir #Avrupalı, modern tüketim toplumunun sıradan bir öznesi olmakla birlikte bir #edebiyatçı, bir #yazardır da. Bu nedenle biz onu teşhir etmeden o kendini teşhir eder. Humbert ancak romanda bir #entelektüel olarak var olduğu sürece bunu yapabilir ve aslında “entelektüel bir Avrupalı” olması onun suçunu bir derece daha ağırlaştırır. Sıradan bir işçi olsaydı ya da bir Ortadoğulu,#jüriüyeleri bu davranışı uygarlaşamamış olmasıyla, bilinçsiz olmasıyla, en iyi ihtimalle süper egosunun gelişmemesiyle açıklayabilirlerdi. Fakat jüri üyelerinin bütün kozları elinden alınmıştır. Bahsettiğimiz adam bunların tam tersidir. Lolita’yı okuyan her “#uygar” insan bir yandan hayal kırıklığına uğrarken bir yandan da kendi “normal”liğini sorgulamak zorunda kalır.
ENTELEKTÜEL KİMLİK-PARÇALANMIŞ BENLİK
Humbert’ın modern, uygar ve entelektüel kimliğine karşın özel alanının bayağılığı onun benliğinin parçalanmışlığını göstermektedir. Humbert oldukça kıskanç bir adamdır. Bunu, #kendisinialdatan #eskikarısı #Valeria ve Lolita’yla ilişkisinden anlayabiliyoruz. Fakat bu gibi durumlarda alacağı tavır konusunda hep zorlanmıştır. Romanın tamamında, Humbert’ın #egosu ve süper egosu çatışma halindedir ve bu, bilince olduğu gibi yansımaktadır. Humbert’ın #süperegosu, egosu üzerinde sürekli bir baskı kurar. Bu baskıdan dolayı Humbert, romanın birçok yerinde “devamlı bir #acı içerisinde olduğunu” vurgular. Buradan yola çıkarak, Humbert’ın uygarlığının, onun azabından beslendiğini görmezden gelemeyiz.
Humbert’ın bu denli #kıskanç olmasının nedeni kadınlarla kurduğu mülkiyet ve tahakküm ilişkisidir. Örneğin Valeria’ya âşık olmamasına karşın kendisine “ait olan” bir kadının bir başka erkeği seçmesinden ötürü kızgındır, öyle ki bu durum benliğini parçalayarak onu, kendisinden şüphe edeceği bir pozisyona sürükler. Humbert’ın kimi zaman kendisinden “ben” kimi zaman “Humbert” diye bahsetmesi de bundandır, bunlar onun benliğinin farklı parçalarıdır: “Korkunç Humbert ve zavallı Humbert’la, Humbert Humbert kadını mı, âşığını mı yoksa ikisini mi öldürsün yoksa ikisini de öldürmekten vaz mı geçsin diye tartıştı durdu.” (Nabokov, 2003: 34)
Humbert Valeria’yı kendisinin olmayı seçmediği için kızgındır ve aslında bu kızgınlık kaynağını ve meşruiyetini Humbert’ın roman boyunca kızdığı uygarlık ve toplumsal baskıdan alır. #Sevilmeyen, #terkedilen Humbert Humbert bu yıkımın üstesinden karısının ilişkisini gayrı meşru bir düzleme taşıyarak gelmeye çalışır, fakat bu ona yetmez; baskın çıkan egosu saldırgan doğasını harekete geçirerek onu, karısı ve karısının “âşığı”na şiddet uygulamaya sevk eder. Bu, Humbert’ın toplumla olan çelişkili ilişkisinden kaynaklanır. Humbert’ın tepkisi bir anda toplumun tepkisiyle eşdeğer hale gelmiştir. Gördüğümüz gibi, Humbert roman boyunca “#nymphet”lere olan saplantısının psikolojik savunusunu yaparken yarattığı “uygarlık karşısında acı çeken Humbert” modelini terk ediyor. Önce Valeria, sonra Lolita’yla ilişkisinde, #mülkiyetçi ve kıskanç olan, hatta bu nedenle şiddet uygulamaktan çekinmeyen Humbert, erkeklik kimliğine sahip çıkıp, #uygarlığınmağduru pozisyonundan faili pozisyonuna geçiyor.
UYGAR BİR JÜRİ
Freud’a göre #aşk tüm kültürel, medeni kalıpların dışlanmasıyla mümkündür ve bu bakımdan uygarlık dışıdır. Aşkı rasyonalize etme yollarının en ideali tek eşlilik ve ailedir. Salt bunun öngörülmesi yetmez, belli dışlama usullerinin de devreye sokulması gerekir. Bunun başında da yasaklama gelir. Bu yasak salt toplum zoruyla değil, anayasa ve hukuk sistemi yoluyla güvence altına alınır. Fakat bu da yeterli değildir. Rasyonel olmayan aşk ilişkilerini bir şekilde marjinalleştiren adlandırmalar gerekir. Bunlar delilik, sapkınlık ve anormalliktir. Bu adlandırmalar yasaktan daha etkilidir. Çünkü suçluluk duygusunu devreye sokar.
“Sadece doğanın takipçisiyim ben. Doğanın sadık köpeği… O zaman bu #karabasan duygusunu neden atamıyorum üzerimden? Onun goncasını mı zedeledim sanki? Jürinin duyarlı üyeleri, sayın hanımlar, ben ilk sevgilisi bile değildim ki”(Nabokov, 2003: 156) diyor Humbert. #Suçluluk duygusunu bastırmak için kendine araçlar arıyor. Onu birlikte olmaya kendisinin zorlamadığını, Lolita’nın daha önceki cinsel deneyimlerine atıfta bulunarak kanıtlamaya çalışıyor. Ancak unutmamakta fayda var, Humbert Lolita’yla olan ilişkisini ancak Lolita’nın ahlaksızlığıyla meşrulaştırabilir.
Humbert’ın özellikle kadın jürilere seslenmesi de tesadüf değildir. Çünkü ancak “uygar” bir kadın Lolita’nın Humbert’ı tahrik ettiğine ve Humbert’ın zaaflarına yenilerek onun suçuna ortak olduğuna inanabilir. “Uygar” olmayan bir kadın, on üç yaşındaki bir “kız çocuğunun” kendi isteği doğrultusunda bir erkekle beraber olmasının mümkün olmadığını varsayar.
HUMBERT’IN KORUYUCU BABA ROLÜ
Romanda Humbert’ın, Lolita’nın #koruyucubaba rolüne soyunduğunu görürüz. Peki Humbert, neden Lolita’nın koruyucu babası rolüne soyunmuştur? Aslında o, Lolita’yı bu ilişkinin ahlaki olduğuna ikna etmeye çalışırken bir yandan da kendisini ikna etmeye çalışır. Lolita’nın ona verdiklerine karşılık kendisi de onu sonsuza kadar tüm dış kötülüklere karşı koruyacaktır. Anladığımız kadarıyla Humbert’ın kendisini Lolita’ya karşı savunabileceği tek alandır bu koruyucu #babalıkfigürü. Kendisini bir cinsel sapıktan farklı kılan noktadır babalık. Fakat toplumda ensest de pedofili gibi sapkınlık olarak algılanmasına rağmen neden Humbert’ın söyleminde baba olmak daha meşrulaştırıcı bir yerde durmaktadır? Humbert, Freud’a gönderme yaparak babanın simgesel öneminden bahseder, #OidipusKompleksi’ne atıfta bulunur ve babaya duyulan cinsel arzunun her sağlıklı kız çocuğunda görüldüğünü vurgular, bu yolla da Lolita’nın gözünde ilişkinin normalleşmesini sağlamaya çalışır. #Kutsalbaba imgesini kullanarak babanın fedakârlıkla koruduğu kızlarının bu fedakârlık altında kalmaması gerektiğini ima eder. Lolita’nın babasına bir borcudur bu. Kendisinden yaşça büyük yabancı bir adamın tacizine maruz kalmaktan daha az yıpratıcı olduğu için değil, babayla olan ilişkinin daha zor ifade edileceği için üstlenilmiştir bu figür. Bu durum, salt psikolojik alanda değil, sosyolojik alanda da kanıtlar sunar. Aslında Humbert, kendisini iğrenç hissetmek pahasına bu ilişkiyi saklamak için elinden geleni yapar.
Humbert’ın üstlendiği baba imgesi Lolita’nın iç dünyasında bu ilişkiyi anlamlandırmasının tek yolu değildir. Humbert kendisini Lolita’nın vicdanına bırakmaz. En derin korkularına ulaşmaya çalışır ve bir yetişkinin ahlakını bozduğu için mahkemeye gideceğini söyler. #Islahevi tehdidi, Lolita’ya verilmek istenen suçluluk duygusundan çok daha etkili olacaktır. Peki, Humbert’ın bu ifadesi yazarın hangi niyetinden kaynaklanıyor? Yazar aslında Freud’un düşüncelerinin bir mizansenini yaratmaya çalışıyor gibidir. Humbert birçok yerde Freud’a atıflarda bulunarak aslında Freud’un düşüncelerinin en kabul edilemez olan durumu bile meşrulaştırabildiğini göstermek tedir. Dolayısıyla roman aslında insana ait olanın en uç noktalarını gösterir ve okuru bu uç noktada düşünmeye zorlar. Bu şekilde insanın açıklanabilir olduğunu iddia eden Freud’a salt bir açıklamanın yetersiz olduğunu, yapılacak açıklamanın insanın acılarını azaltmak yerine artırdığını kanıtlar gibidir.
Humbert Humbert, roman boyunca Lolita’ya âşık olduğunu iddia etse de aslında bu aşkın büyüsü yoktur. En basit ve en gerçek şekliyle var olan aşktır ve anlatım bayağılaştıkça okur kendisini bir sorgulamanın, yapılması gereken bir seçimin içinde bulur. Romanda tüm toplumsal engellere karşı savunulan bir aşktan ziyade insanın en derin, en bastırılmış hislerinin Freudien bir savunusuna girişilir. Nabokov bu romanda okuyucuya bir mesaj vermez, bir soru sorar. Modern ve uygar olmakla #insanolmak arasındaki ters orantıyı ortaya koyar ve okuyucuyu bir seçime zorlar: Hangisini tercih edersin? #Okur bu ilişkiyi ne onaylayabilir ne açıkça reddedebilir. Kendisini vicdanen sınamak durumunda kalır ve Humbert ne zaman dönüp jüriye “siz benim yerimde olsanız ne yaparsınız?” diye sorsa, okur jüri konumunu terk edip kendisini sanık sandalyesinde bulur. Aslında Humbert irrasyonel olan, yerinde olunmaması gereken bir insandır. Bunun nedeni salt onun “sapkınlığı” değil aynı zamanda irrasyonelliği ve bu irrasyonellikten kaynaklanan zayıflığıdır.
1950’LERİN ABD’SİNDE LOLİTA
#Romanınkurgusu Freud’un Cinsellik Üzerine Üç Tez adlı eserinin ideal tipini yansıtıyor. Buna göre Humbert, Freud üzerinden analiz edilebilir bir noktaya bilinçli bir şekilde itilir. Öyle ki Humbert’ın #psikanaliz dışında herhangi bir açıklaması mümkün olmamaktadır. Bu noktada, 1950’lerin ABD’sinde “Lolita”nın ne anlama geldiğini, objektif bir soru olarak değil, bizzat roman formatının bize dayattığı bir soru olarak ve bu sorunsallaştırma çerçevesinde ele almak durumundayız. Yeniden sorarsak, içerik ile 1950’lerin ABD’si arasında ne gibi bir ilişki yakalanabilir?
Dikkat edersek Humbert’ın Lolita’yla ilişkisinin yaşandığı tarih ile kitabın yayın tarihi arasında bir fark yoktur. Roman, 1955 yılında yaşayan Lolita okurunu ele alır ve roman boyunca onu tarih dışı bir pozisyona iter: #Tarihsizleştirmek ve okuru sürekli olarak psikolojik bir alana iterek bu şekilde ahlaki bir seçime zorlamak romanın temel metodudur. Peki, #1955 yılında #AmerikaBirleşikDevletleri nasıl bir tarihsel, kültürel dönemden geçmektedir?
1955 tarihi Amerika Birleşik Devletleri için oldukça önemli bir tarihsel döneme rastlar. İkinci Dünya Savaşı sonrasına denk gelen bu dönem toplumda hem savaşın travmatik etkilerinin hem de Sovyetler Birliği’yle girilen Soğuk Savaş nedeniyle düzeni muhafaza etme çabalarının eş zamanlı gelişimini yansıtır. #Düzenimuhafazaetme amaçlı girilen ideolojik mücadelede özgürlük kavramı ancak Amerika Birleşik Devletleri’nin varlığıyla mümkün olan bir söylemsel eksene oturtulmuştur. Bu nedenle 50’li yıllardan başlayarak gerek toplumsal gerek politik düzlemde yaygın özgürlük söyleminin altında katı bir muhafazakarlığın izleri görülür. #1950lerinAmerikası, #McCcarthy’nin mimarı olduğu bir ulusal güvenlik siyaseti altında her türlü insan haklarının sınırlandığı bir dönemdir. Bu politika toplumda bir paranoyaklaşmaya neden olmuştur. Bu noktada Humbert’ın Quilty’yle olan ilişkisi tam da bu toplumsal paranoyaklığın izdüşümüdür. Humbert için olası bir #Quilty tehlikesi salt Lolita’yı kaybetmesiyle sonuçlanmaz. Onun gizli gerçeğini de teşhir eder. Tıpkı ABD’nin gizli gerçeğinin teşhir olma korkusuyla paronayaklaşması gibi Humbert de parona yaklaştıkça şiddetini artırır ve Lolita’nın kendisi dışında sürdürdüğü hayatını kontrol etmeye çalışır, bunun için yasaklar uygulamaya başlar. Toplumsal korkuyu salt fiziksel şiddet üzerinden sağlamak yeterli değildir. Devlet kendini korumak için kendisinden gayrı bir yaşamın imkânsızlığını vurgulayarak bireyin aidiyetini sağlamlaştırmaya çalışır. Devlet, bireyin huzurlu ve güven içerisinde yaşayacağı tek yer olduğunu iddia eder: Çünkü “insanoğlu kaosu kabul edemez.”
LOLİTA: HUMBERT’IN SAPLANDIĞI BİR KÜLTÜR
Buna göre Amerika’nın #özgürlüksöylemi onun imajı/ gösterenidir ve bu imaj onu dışlayan bütün diğer adlandırmalara rağmen onunla özdeşleşmeye devam edecektir. Bu açıdan Lolita’nın annesi #CharlotteHaze, romanda tam da bu #muhafazakârlık ve tüketim kültürünün bir arada bulunduğu #Amerikantarzı hayatı temsil eder. Charlotte Haze kişiliği, tüketim kültürüne eklemlenmesiyle yiten değerler sistemiyle paralel olarak gelişen muhafazakârlığı göstermektedir.
Charlotte’un yaşam tarzı bir yandan her pazar düzenli olarak gittiği #kiliseayinleri, diğer yandan üyesi olmak istediği sosyetik kulüplerle, iç içe geçen Amerikan toplumunun gündelik, sıradan yaşam pratiklerinin gerçekçi bir yansımasıdır. Humbert bunu ne bir gönderme amacıyla ne de abartılı şekilde yapar, yalnızca olduğu gibi anlatır.
Lolita’ya gelirsek… O bir yandan Humbert’ın arzu nesnesiyken diğer yandan onun içinde yaşadığı toplumun tipik bir temsilidir. Dolayısıyla Humbert için Lolita adı bir yandan eleştirdiği, terk etmek istediği bir #kültür, diğer yandan #saplantılı bir şekilde bağlandığı, ayrılamadığı bir adlandırmadır. Romanda sıkça, Lolita’yı Amerikan kültürünün izdüşümü olarak gösteren göndermelere rastlıyoruz. Kimi zaman açıkça ifade edilmeyen imalarla yapılan bu göndermeler Lolita’nın yeme içme kültüründen tenis oynamasına, dudağına sürdüğü rujdan küfür etmesine kadar birçok alışkanlığın ifadesiyle yapılmıştır. Bu göndermelerin yanı sıra Humbert Lolita’yı açık ve kapsamlı bir eleştiriye tabi tutuyor:
“Kafa yapısı olarak mide bulandıracak kadar tutucu bir küçük kızdı bence. Fıkır fıkır caz müziği, iki çiftle yapılan danslar, yapış yapış şerbetli dondurmalar, müzikal filmler, sinema dergileri falan- kusursuz sevdiği şeyler listesinde bunlar başı çekiyordu. Her yemek yiyişimizde yanı başımızda bitiveren o göz alıcı müzik kutularına kaç yüz tane metelik atmışımdır. Tanrı bilir. (…) bütün reklamların kendisine adandığı bir kızdı o; kusursuz bir #tüketici, her kokuşmuş ilanın hem öznesi hem nesnesiydi.” (Nabokov, 2003:170-171).
Humbert Lolita’nın hem muhafazakâr hem de Amerikan tüketim kültürünün öğelerini bütünüyle içinde barındıran bir insan olduğunu söylüyor. Humbert’ın Lolita’nın kimliğine atfederek anlatmak istediği sıradan bir Amerikan vatandaşının bütün hayatını bu nesnelerin esiri olarak geçirdiğidir. Dahası, insanın bütün sorunlarına çözüm üreteceğini iddia eden tüketim nesnelerinin sloganlarına inanan ve onları insan varoluşunun yegâne kurtarıcısı olarak gören Amerikan tüketicisinin eleştirisidir bu. Tüketicinin gündelik davranış pratiklerinin ne kadar sıradan/standartlaşmış olduğunu vurgulamaya çalışır.
LOLİTA: HEM ÖZNE HEM NESNE
Humbert’ın Lolita hakkında “Bütün reklamların kendisine adandığı bir kızdı o; kusursuz bir tüketici, her kokuşmuş ilanın hem öznesi hem nesnesiydi” demesi önemlidir, önemlidir çünkü dikkat çekmek istediği, ihtiyaç ve tüketimin diyalektik ilişkisidir. Pazarlamanın üretimden daha önemli olduğu bir toplumdur tüketim toplumu. #Rujreklamında rol alacak kadın öyle bir seçilmelidir ki bu kadın hem rujun tüketimine hem de diğer tüketim nesnelerine davette bulunsun. Bu reklamda rol alacak kadın, toplumda olması gerekenin simgesi olmalıdır. Bu şekilde reklam bir süre olması gerekeni gösterirken bir süre sonra olanı gösterir. Artık bütün kadınlar reklamda oynayan kadının izdüşümleridirler. Bu nedenle Lolita reklamların hem öznesi hem nesnesi olur. Salt etkilenen değil, etkileyendir de.
Humbert’e yeniden dönersek… Lolita’yı #tüketicikimliği üzerinden eleştirirken aslında tüketiciliği de standartlaşmış şekliyle tanımlar. Ona göre tüketicilik bireyin nesnelerle kurduğu ilişkiden ibarettir. Oysaki #tüketimtoplumunda insanın insanla kurduğu ilişki de tıpkı nesneler gibi tüketim üzerine kurulur. İnsan ilişkileri ve insani değerler de tüketilerek var olan topluma eklemlenir. Humbert’ın Lolita’ya yönelttiği eleştiri, salt biçimsel bir eleştiri olarak kalmaktadır. Nitekim Humbert’ın Lolita’yla kurduğu ilişki bir tüketim ilişkisidir. Humbert için Lolita’yı kendisine ait olan ve tükettiği diğer nesnelerden ayıran bir şey yoktur, Lolita’ya olan saplantısının bir meta fetişizminden farkı kalmamaktadır. Humbert’ın Lolita’yla para karşılığı birlikte olma durumu arzuladığı bir nesneyi satın almasıyla eşdeğerdir aslında.
TOPLUM HUMBERT’DAN FARKLI MI?
#Deleuze ve #Guattari’nin Anti-Oedipus: Kapitalizm ve Şizofreni adlı eserinde arzunun halihazırda bulunan değil, belli bir toplumda üretilen bir şey olduğu söylenmiştir. Onlara göre arzuyu harekete geçirmek, “arzuların arzulama makineleri” tarafından sürekli bir yeniden üretimiyle mümkündür. Buna göre Humbert’ın Lolita’ya olan saplantısı salt geçmişte yaşadığı travmayla ya da Oidipus Kompleksi’yle açıklanamaz hale gelir. Humbert’ın Lolita’yı sürekli bir tüketime tabi tutması, bizatihi onun arzusunun tüketim toplumu içerisinde her gün yeniden üretilmesi ve çekici kılınmasıyla ilgilidir. Dikkat edersek, Humbert, Lolita’ya kızdığı her davranışla bir ilişki içerisine girmektedir. Onun ilgi duyduğu yerlere gidip istediği aktiviteleri yapar. Başka bir deyişle Humbert, Lolita’yı temsil ettiği tüketim kültüründen soyutlayarak düşleyemez ve sevdiği ve arzuladığı şey Lolita’nın bu temsilinden bağımsız değildir. Bu saplantıyı salt biyolojik cinsel bir saplantı olarak ele almamız durumunda bile –Humbert’ın Lolita’yı anlatırken yaptığı göndermelere bakarsak– Lolita’nın güzelliği önemli ölçüde ancak bir görsellikle anlaşılabilecek ifadelere dayanıyor.
Peki, salt fiziksel-görsel ölçütlere dayandırılarak anlatılan bir kadın güzelliğinin reklamlarda bir tüketim nesnesi olarak sunulan biçiminden farkı var mıdır? Tam bu noktada Humbert’ın Lolita üzerinden yaptığı eleştirinin salt biçimsel bir eleştiri olduğunu tekrar hatırlatabiliriz. Humbert’ın duyduğu bu biçimsel rahatsızlık Lolita’nın popüler kültürüne dair yöneltilmiştir. Buna göre Humbert aslında tüketim kültürüne karşı bir tavır almıyor, bunun yerine popüler kültür dediğimiz, o herkesçe bilinen ve paylaşılan, her toplumsal katmandan insanı bir paydada toparlayan, ticarileşmiş sanatın yozlaştığı, basitleştiği ve bu oranda geniş kitlelerle paylaşıldığı kültür karşısında bir tavır alıyor.
Quilty’nin aslında Humbert’ın kendisine yabancılaşmasını temsil ettiğini düşünmemiz pekâlâ mümkün. Buradan bakılacak olursa eski kafalı bir Avrupalı olan Humbert’ın, Lolita aracılığıyla Amerikan tüketim toplumuna eklemlenmesi ve modern toplumla kurduğu çelişkili ilişkiden doğduğunu, Quilty’nin salt Humbert’ı gözleyen, onu kontrol eden ve sürekli teşhir etmekle tehdit eden toplumu değil, aynı zamanda bizzat onu bu haliyle biçimlendiren toplumu da simgeler gibi göründüğünü söylememiz böylece mümkün oluyor. Eserin toplumsal bağlamla birlikte okunması, böylece beraberinde bir mantık ve argüman dizgesini, en azından bir yorumsal çerçeveyi bize dayatıyor. Amerikan toplumu ile eser arasında kurduğumuz bağdan hakeret edecek olursak, toplumun Humbert’tan farklı apayrı bir yerde duran bir toplum olmadığını; tersinden bakacak olursak Humbert’ın de toplum dışı bir adam olmadığını söyleyebiliriz.
Nabokov da sonuç olarak okuyucuya bir mesaj vermese de aslında en yalın haliyle ayna tutuyor: Kitabın “kurduğu Amerika’da” Humbert’ın, ancak Quilty kimliğine sahip olduğunda toplum tarafından kabul görebildiğini gösteriyor. Çünkü toplum Quilty’i değil, Humbert’ı yargılar gibi görünmekte. Bu nedenle kabul etsek de etmesek de, sapkınlık olarak adlandırılan pedofili, toplumla kesiştiği ölçüde topluma entegre olur ve böylece normdışı kimliğinden kurtulur. Nabokov’a göre, “uygar” bir toplumda, olan budur…
#antikahraman #lolita #meltemyılmaz #vladimirnabokov #nabokov

Sorry, there were no replies found.