Günsel’i Nasıl Bilirsiniz?
-
Günsel’i Nasıl Bilirsiniz?
Günsel’i Nasıl Bilirsiniz?*
Makale Yazarı: Emin Karaca
*Bu makale, ROMAN KAHRAMANLARI Temmuz/Eylül 2017 31. sayıda yayımlanmıştır.
“İnsan içinde bulunduğu ortama göre insandır.”
Rahmetli Vedat Türkali’nin #BirGünTekBaşına romanı, bu yıl 43 yaşında… Ortalama roman okuyucusu bu ülkede; Vedat Türkali denilince Bir Gün Tek Başına romanını, Bir Gün Tek Başına romanı denince de Vedat Türkali’yi anımsar hemen. Bu 43 yılda roman ve kahramanları neredeyse efsaneleşmiştir. En başta; romanın baş kahramanı Kenan’ı, yazarı #VedatTürkali ile özdeşleştirenlerden tutun da; kendisini Kenan ya da Günsel’de bulanlara kadar pek çok anı – anekdot aklıma geliyor şimdi… Örneğin bir sohbetimizde tiyatro – sinema oyuncusu, sunucu Gülsen Tuncer; Bir Gün Tek Başına’nın yazılış sürecine dâhil olup, elle yazılan sayfaları daktilo ettiğini, romanın baş kadın kahramanı Günsel’in adının kendi adı Gülsen’den den mülhem olduğunu anlatmıştı. Şimdi hayatta olmayan bir gazeteci arkadaşım 1990’ların başında bir sohbet sırasında; hayatının Bir Gün Tek Başına’nın Kenan’ı gibi olduğunu anlatmıştı. Yani evinde eşi Nermin ve kızları ilkokul çağındaki Zeynep gibi bir aile olduklarını, ancak kendisinin bir de dışarıda Günsel’i olduğundan söz etmişti…
Vedat Türkali’nin kendisi; Bir Gün Tek Başına’nın bu kadar rağbet görmesinden; kahramanlarının ortalıkta dolaşmasından pek mutlu değildi. Bir gün bana, en sevdiği romanının Bir Gün Tek Başına değil de Yeşilçam Dedikleri Türkiye olduğunu söylemişti. Yıllar önce bir yerlerde okumuştum; Çalıkuşu romanının ünlü yazarı Reşat Nuri (Güntekin) Bey de; “Keşke, Çalıkuşu yerine Yeşil Gece’nin romancısı olarak tanınıp ünlenseydim” dermiş.
Bunca sözü edilen Bir Gün Tek Başına söz konusu olduğunda; romanın ele aldığı dönem, kişiler, toplum, siyasi iktidar, muhalefet, gençlik, kişilerin ruhsal durumu vb. üzerine pek çok şey yazılıp çizildiği halde; bağımsız olarak Günsel’i mercek altına alan bir yazı yazıldı mı, bir çalışma yapıldı mı bilmiyorum. Ben şimdi özellikle Günsel dolayında gezineceğim bu yazıda…
Bir Gün Tek Başına’nın baş kahramanı Kenan, hemen romanın ilk başında çıkar okurun karşısına… Şişli’deki bir apartmanın üçüncü katındaki dairesine akşamleyin iş çıkışı dönüp gelen Kenan bir aile reisidir. Ailenin öteki bireyleri karısı Nermin ve ilkokul çağındaki Zeynep’tir. Yemekten sonra kendi kendisine söylenirken; yıllar önce, Emniyet Müdürlüğü’nde başından geçeni anımsayıverir hemen: “Ben nasıl kırgınım biliyor musun? Her şeye, herkese, başta kendime. Ne suçun var senin? Bende iş yokmuş. İki tokatlıkmış demek bütün direncim… Bu kadarı da çok! Bir şey yitirmedim ki inancımdan.” (s.11) On beş yirmi yıl önce (Daha ilerilerde bunun kesin tarihini öğreniriz, 1944 Tevkifatı’nda olmuştur) genç bir üniversiteli iken yediği iki tokat ara sıra böyle yeniden patlıyor gibidir yüzünde.
Romanda zaman, 1959 yılının sonbaharı, bir eylül günü başlar. Kenan, Cağaloğlu’nda “izbe bir Babıâli kitapçısı”dır.
Yakın arkadaşı ve aile dostu Rasim öğlene doğru kitapçıya uğrayıp Liman Lokantası’nda yemeğe götürür Kenan’ı. Yemekte Kenan’ı Vatan Cephesi’ne girmeye çağırmakta, kâğıt tahsisinden yararlandırma teklifinde bulunmaktadır. Anlaşamadan ayrılırlar, Kenan Babıâli’deki kitapçı dükkânına döner gelir. Karısı Nermin telefon edip, gelirken manava uğramasını söylemiştir. Akşamleyin dükkânı kapatıp evine dönmek için Sirkeci’ye indiğinde ise canı Gar Lokantası’na gidip içki içmek ister. Yolda rastladığı şair, veremli Sait’i de davet eder.
Sirkeci Gar Lokantası’nda karşılaşılan #Günsel
Kenan’la Sait’in Sirkeci Gar Lokantası’nda kurdukları rakı sofrası, önce Sait’in tanıdığı iki gazetecinin buyur edilmesiyle genişlemeye başlar. Sanat, siyaset, aktüel politikalar üzerine bir yandan sohbet edip bir yandan da rakıyla demlenme sürüp gitmektedir. Üniversite öğrencisi Sermet’le yanında çirkince bir kız daha girer Gar Lokantası’na, onları da davet ederler masaya. Kenan artık iyiden iyiye kafayı bulmuştur. Söylenir kendi kendine, içinden: “Hiç bu kadar içmedimdi. Ne tatlı. Sarhoş filan değilim… Tezgâhta telefon var, kumbaralı. Bir telefon ederim Nermin’e. Gelsin isterse… Demin ettim ya telefon… Etmedim mi? Manav kapalı derim. Zeynep’in de… Han yıkılacak zaten…” (s.39) Gar Lokantası’nın masaları tek tük boşalmaktadır. Bu masada ise sık sık “Kenan Ağ bimizin şerefine…” kadeh kaldırılıp durulmaktadır. Bir ara gözü kapıya takılan Kenan, gülümseyip yavaşça sallanarak: “İşte Nermin de geldi…” der. İçeriye ağır ağır bir kız girmiş, onlara bakmaktadır. Masaya yaklaşır, yer açar oturturlar. Kız Kenan’la tanıştırılır. Adı Günsel’dir, Felsefe’den Sermet’in arkadaşıdır. Kenan ise ilk görüşte karısı Nermin’e benzettiği kızı, sürekli Nermin kabul etmektedir.Bir süre sonra Gar Lokantası’ndan çıkan grup bir arabaya atlayıp Beyoğlu’na çıkar. Arka sokaklarda bir tanıdıklarının mekânına girip otururlar. Burası bir şarap evidir. Kenan bu kez şarap içmeye başlar. Ağır sarhoşluğa doğru giden bu atmosferde Kenan’la Günsel birbirlerini tanımaya çalışırlar. Buradan çıkıp İstiklâl Caddesi’nde yürürler, bir başka mekâna girerler bu kez. Kenan orada da votka – limon içer. Beşinci votka kadehinden sonra artık Kenan kendinde değildir. Dışarı çıkarlar, Günsel bu durumda Kenan’ı bırakmaz. Koluna girmiştir. Kenan konuşurken bir Nermin bir Günsel diye hitap etmeye başlar. O sırada Taksim’den gelen Citroen marka arabasından inen arkadaşı Rasim’le karşılaşırlar, onu aramaya çıkmıştır. Rasim “Sabahlar hayrolsun,” derken alaylı şekilde, ona küfredip vurmaya çalışan Kenan, Günsel’in kolundan kurtularak ıslak caddeye yüzükoyun kapaklanır kalır…
Bundan sonra hastalanıp yataklara düşen Kenan’ın aklı fikri o gece tanıştığı Günsel’dedir. Günler sonra iyileşip ayağa kalkınca kitapçı dükkânına gidip gelmeye başlar. Günlerce de dükkânda bekler tetikte, bir gün içeriye girivermesini. Nihayet bir gün “Merhaba, beni tanıdınız mı?” diyen Günsel çıkagelir dükkâna. İktisatla ve tarihle ilgili kitaplar almak istemektedir. İstediği kitapları ısrarla parasız olarak verir Kenan, Günsel’e. Dükkândan birlikte çıkarlar. Cağaloğlu, Nuruosmaniye, Çarşıkapı yoluyla sahaflara gelirler. Bir kitap alıp Çınaraltı’nda bir masaya oturup çay içerler. Tanışıklıklarını ilerletmeye çalışırlar. Günsel şimdi Muğla’da “genel güvenlik gözetimi” (yani sürgün) altında olan eski devrimcilerden ağabeyi Hasan’dan söz eder. Kenan da hatırlamaktadır Hasan’ı, öğrencilik yıllarından, hani o 1944 Tevkifatı’nda emniyete götürüldüğünde yediği iki tokat olayındaki soruşturmadan biliyordur… Ardından 1945, 1946 ve 1951 tutuklamalarından konuşurlar. Ortak tanıdıklar çıkar. Ve bir de roman boyunca gerek Kenan’ın gerek Günsel’in anlatımlarından sürekli okurun karşısına çıkan “baba” vardır. Ondan konuşurlar. Günsel, İstanbul’da olduğundan, Kocamustafapaşa’da oturduğundan söz eder ve bir gün birlikte “baba”yı ziyaret etmeye karar verirler.
Zaman olarak 1959 yılı bitmektedir.
1960’a girilmesiyle birlikte Kenan’la Günsel arasında doğan aşk artık tümüyle ete kemiğe bürünmüştür. Evinde ise karısı Nermin’le ilişkileri hızla kopuşa doğru seyretmekte, zaman zaman bu kopuş sarmalı kızı Zeynep’i de içine almaktadır. Daha 23 yaşındaki Günsel’de; ağabeysi Hasan’dan, onun işçi çevresinden ve özellikle “baba”dan kaynaklanıp gelen devrimcilik ateşi; her geçen gün onu bilinçli, gözü pek ve dirençli birisi haline getirirken Kenan’da geçip gitmiş bir hatıra halindedir. Bir yandan karısı Nermin’i kendisinden ayrılmaya ikna etmeye çalışırken, Günsel’i başta okuldan arkadaşı Sermet olmak üzere tüm erkeklerden kıskanmaktadır.
Günsel’le Kenan’ın tensel beraberliğe doğru giden ilişkilerinin mekânı, arkadaşı Rasim’in Teşvikiye’deki garsoniyerinin anahtarını kendisine vermesiyle çözülür. Fırsat buldukça kendilerini garsoniyere atarlar. Günsel bile isteye, gönlüyle bekâretini Kenan’a sunar burada… Bu arada Demokrat Parti iktidarının ağır baskısına karşı, el altından muhalefet partisi CHP’nin de destek olup kışkırttığı üniversite gençliğinin eylem hazırlığının içindedir Günsel. Sürgündeki ağabeyi Hasan bir haftalığına izinli gelir Muğla’dan. Kenan’la da tanışırlar. Bir ayrılışları sırasında kendisini “küçük burjuva bunalımı” içinde olmakla itham eden Günsel’e inat trenle Kazlıçeşme’ye gelen Kenan bir işçi meyhanesine girer. Müdavimlerden birkaç işçiyle içki içip demlenirlerken sonunda işçilerden bir güzel dayak yer…
Gençliğinin başkaldırısının Drijan militanı Günsel
O sıralarda artık zaman 1960’ın nisan ayına varmıştır. Üniversite öğrencileri o bilinen ünlü 28-29 Nisan günlerindeki görkemli başkaldırısına hazırlanmaktadır. Günsel hareketi örgütleyen drijan militan öğrencilerin başındadır. Sonunda eylem patlak verir. Kenan ise eylemi İstanbul Üniversitesi’nin çevresinde, Beyazıt Meydanı’nın kıyısından köşesinden izlemekle yetinir. Gözaltına alınan Günsel’i fazla hasar görmeden emniyetten kurtarabilmek için, iktidara yakın arkadaşı Rasim’i devreye sokar. Oysaki 28 Nisan akşamı sıkıyönetim ilan edildiğinden, insiyatif o andan itibaren askerlerin eline geçmiş, onlar da bir ay sonra 27 Mayıs harekâtıyla sonlanacak olan eylemlerine hazırlanmaktadır. O nedenden öğrenciler üzerinde baskıcı değillerdir. Günsel de içinde emniyete alınıp getirilen herkesi bırakırlar.Tam da bu sıralarda Günsel’in ağabeysi Hasan’ın çevresindeki devrimci işçiler; (izni bitip sürgün yerine dönmeye hazırlanan Hasan’la da görüşüp konuşarak) Kenan’ın “polis” olduğuna karar vermişler, Günsel’i ondan uzaklaşması için uyarmışlardır. Teyzesiyle birlikte oturduğu evi terk eden Günsel, Kenan’a günlerce görünmez. Hiçbir şeyden habersiz #Kenan Günsel’i bulmaya çalışır.
Sonunda karşılaşırlar. Günsel eski devrimci işçilerin ileri sürdükleri bütün argümanları kullanarak Kenan’ın “gizli polise mensup” bir kimse olduğunu yüzüne söyler. Epeydir de hamile olduğunun farkındadır. Zaten ilk duyduğundan beri de bu “çocuktan” kurtulmak için kürtaj olmayı düşünmektedir. Arkadaşı tıbbiyeli Handan’ın aracılığıyla kürtajı yaptıracağı bir doktor bulmuştur. Muayenehanesi Cağaloğlu’ndadır. Saat dörtteki randevusuna biraz erken gelmiştir. Bu arada kitapçı dükkânına uğrayıp Kenan’ı son bir kez görecektir. Dükkâna doğru yaklaşmıştır:
Burak çıktı o sıra, dönüp kapatıyordu ki işyerini, Günsel’i gördü. Birden çakılmış gibi kaldılar karşılıklı. Gözleri kızarıktı Burak’ın, şaşkın, ürkekti. Bir şeyler diyecek gibiydi. Kızgın burgu dönüverdi yüreğinde Günsel’in. Ne diyecek bu… Gelecek misiniz diyordu… İkindi namazındaymış… Zincirlikuyu’ya diyordu… Şişli Camisi’nden… Duymadınız mıydı diyor. (s.685)
Kenan intihar etmiştir. Günsel mezarlığa gider, Kenan’ın gömülme törenini uzaktan izler. Mezarlıktan ayrılır.
Kapıdan geçip yola çıkınca birden anımsamış gibi elini tayyörünün cebine soktu, karnına, bebeğine bastırdı yavaşça. Yepyeni bir korkuyla ürperdi. Seni de alsalardı elimden kiminle yan yana savaşırdım ben? Yeter mi gücüm bunca pisliğe karşı? Yıkılmamalıyız onun gibi bebeğim, güçlü olmalıyız. Silahlı saldırıya yarın silahla karşı koyacakmış çocuklar, yanlarındayız seninle birlikte. Ne yapardım ben sensiz?” (s.687)
Zaman 26 Mayıs 1960’tır. Türkiye ertesi güne, yani 27 Mayıs 1960’a, bambaşka bir gün olarak uyanacaktır.
Editörün notu: Vedat Türkali, Göksel Göksu’nun Posta gazetesi için yaptığı söyleşide şöyle demiş; “Kitaptaki Kenan’ı sevmem ama Günsel’i sorarsan herhalde öyle birini bulsam ilk ben âşık olurdum.” Belki de en güzel sevgili, henüz karşılaşmadığımızdır… “En güzel günlerimiz henüz yaşamadığımızdır.”

Sorry, there were no replies found.