Gökdelenlerin Yeni “İnsan”ları, Yeni “Değer”leri (Hayaldi Gerçek Oldu !)

  • Gökdelenlerin Yeni “İnsan”ları, Yeni “Değer”leri (Hayaldi Gerçek Oldu !)

    Posted by romankahramanlari on 12 Temmuz 2024 at 10:25

    Gökdelenlerin Yeni “İnsan”ları, Yeni “Değer”leri (Hayaldi Gerçek Oldu !)*

    Makale Yazarı: Güncel Önkal

    *Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI Temmuz/Eylül 2013, 15. sayıda yayımlanmıştır. 

    Kent tartışmaları kentin çözülmesinin tartışılmasıdır. Kentleşme tartışmaları ile kentlilik tartışmaları eş zamanlı olarak ilerlemezler. Kentleşme, tarihi olarak kentlileşmeden önce tamamlanmıştır. Ancak kentlileşme ucu açık bir süreçtir ve belki de dinamikleri gereği asla bütünüyle tamamlanamayacaktır. Kentleşme dünyayı kasıp kavuran sanayileşmenin etkisiyle ticaret hayatının canlanması, hatta ekonomik ilişkinin yaşam biçiminin tam da kendisi olması anlamına gelmesi demektir. Kent bu anlamda olanakların mekânıdır. Kent hayatı refahın platformudur. Kent tartışmalarında merkezi, Avrupa değerleri ile bezenmiş kentler oluşturur. Kentli ise bu anlamda, bir birey ve vatandaş olarak, kentin olanaklarının farkında olandır. Mahremini kırsalda bırakan, bireyselleşmeyi toplumsallaşmanın önünde gören bir tiptir. Kentlilik eleştirel duruştur. Demokratik haklarını, yerel yönetim unsurlarını talep edendir. Kentli diğer kent sakinleri ile birebir temas kurmaz, ilişkisi ekonomik bazda mekanik bir ilişkidir, resmidir, kurumsaldır. Kent, gelenek-göreneklerin yerine bilinci koyar. Durumların çeşitliliği, davranışların çeşitliliğini doğurmuştur. Kentlilik, durumlar karşısında kırsal duygusallığın tersine, rasyonel ve sistematik düşünceyi benimsemek demektir. Kent sadece coğrafi olarak üzerinde durulan bir yer değildir. Özel bir mekândır. Yaratılan, dönüştürülen, farklı biçimlerde yaşanan ve yaşatılan mekânların ötesinde beşeri ilerleme açısından eşsiz bir simgedir. İşte kısaca belirtilmeye çalışılan kent ve kentlilik ilişkisi açısından kent ütopyaların da beşiğidir. Kültürün, sanatın, felsefenin, düşüncenin lokomotifidir. Kent, romanların ilham kaynağı, karakterlerin laboratuvarıdır.

    James Graham Ballard’ın (1930-2009) bir kent ütopyası olarak 1975’te yazdığı romanı, Türkiye’de “kentsel dönüşüm” tartışmalarının yoğunlaştığı 2012 yılında Gökdelen adıyla yayımlandı. Dönüşümün neyi nasıl/neden değiştirdiği ve değişikliğin gerçekten dönüşüm olup-olmadığı romanın kahramanlarının ana sorunsalını oluşturmaktadır. Kent tartışmaları ile yatıp kalktığımız bugünlerde herkesin aklından geçen sorular Ballard’ın karakterlerinde somut biçimde karşımıza çıkar. Özellikle küreselleşme odaklı kentsel gelişim ve uzun vadeli dönüşüm planları Ballard’ın gökdeleninde yaşayan karakterleri coğrafi ayrım olmaksızın herkes için anlaşılır ve tanıdık kılmaktadır.

    Romanın ana karakteri Doktor Robert Laing’in de bir sakini olduğu, kırk katlı, bin daireli gökdelen yalnızca haneler toplamından oluşmamaktadır. Süpermarket, yüzme havuzları ve okul gibi sosyal kent yaşamının öncelikli olanaklarını bünyesinde barındırmaktadır. Gökdelen büyük kentin küçük ölçekli gölgesidir. Gökdelendeki tüm olanaklar ve fırsatlar büyük kentlerde olduğu gibi krizlere gebedir. Dr. Laing, paradoksal biçimde “kafasını dinlemek için” tıkıştığı fahiş fiyatlı küçücük stüdyo dairesinde (kendi deyimiyle hücresinde) ne yazık ki dilediği biçimiyle yalnız değildir. İki bin komşusu ve bu komşular arasındaki kıyasıya anlaşmazlıkların ister istemez şahididir. Bir mekân olarak gökdelen, ortak yaşantının yeşerdiği mutlu bir yuva değildir; herkesin birbirine gizliden diş bilediği beraber yaşamaya “katlanmak” sınavıdır adeta. Bu nedenlerle Gökdelen ruhsuz bir “kritik kütle”dir. Kritiktir çünkü insan ilişkileri tehlikelidir. İnsan, insanın umurunda değildir. Yukarıdakiler ve aşağıdakiler ayrımı vardır. Üst katlarda oturanlar alt katlardakileri umursamazlar. Ayrıca gökdelenler kritik bir kütle olarak denge sorunu da yaşatırlar. İnsan kendisini olduğu yere ait hissedemez. Dr. Laing bir kritik kütle olan gökdelendeki yaşamı salıncaktaki çocuk yaşantısına özenmekle özdeşleştirmektedir. Ancak yine de gökdelen Dr. Laing için bir “sınıf” temsilidir; “yeni”dir, “zenginlik”tir, Gökdelen, hem mekânsal hem zamansal “başka bir dünya”dır. Gökdelen kritik bir kütledir ancak ait olduğu yerden, şehir hayatından –nispeten-daha güvenlidir. Gökdelen şehrin çoğu mahallesinden daha kalabalıktır ama bir o kadar da yalıtılmıştır. Aynı yaşam tarzını tercih eden, hemen hemen aynı ilgi ve zevkleri paylaşan insanların bir araya geldiği varsayımını temsil eder. Bu sadece basit bir varsayımdır; lakin Dr. Laing, park yeri, asansör, havalandırma ve benzeri pek çok sebepten dolayı komşularının nasıl tartıştıklarına ve dolayısıyla ne kadar farklı düşünce biçimlerine sahip olduklarına fazlasıyla tanık olmuştur. Bu tanıklık ilişkileri ileriye taşıyacak bir nitelikte değildir, toplumu temsil etmez. Gökdelendeki komşuluk hukuku yapay ortamın yapay sorunlarının özetidir.

    Dr. Laing’in tanıklıkları salt beşeri düzeyde kalmaz. 10. Kattaki yüzme havuzuna düşerek ölen köpeğin trajedisi de onu mekân-değer ilişkisi açısından tekrar düşünmeye sevk eder. Gökdelende boğulan ne yazık ki sadece insanlık, insan ruhu ya da insani iletişim düzlemi değildir. Bu devasa dünyanın devasa binasında hayvanlar da, hayvan sahipleri ile diğerleri arasındaki çekişmenin gizli kurbanlarıdır. Gökdelen canlıları koruyan değil, onların hücre hayatını garantiye alan bir kuledir. İnsanları ayıran katlar veya daireler arasındaki duvarlar değildir. İnsanlar kendilerini diğerlerinden ayırdıkları için gökdelende oturmayı seçmişlerdir. Gökdelen bilinçli bir seçimdir, bir “yaşam” biçimidir. Gökdelen’de ilişkiler yatay değil dikeydir, böylece fiziki yapısı her satırda içimizi sıkar.

    Gökdelendeki ilişkiler mesafelidir. Herkes bir diğerine hükmetmeyi gerekli görür. Peki, bu durumda kentin dayanağı demokratik birey nerede durmaktadır? Gökdelenler salt kendisinin haklarını düşünen egoist bireylerin toplumsallaşamama kaygısının bir ürünü müdür? Ballard’ın romanı eleştirel soruları ile kentsel mimarinin itibarlı kulelerini insanlığın mezar taşları olarak ilan etmektedir.

    “Burayı cazip kılan şeylerden biri, insanlara göre değil, insanların yokluğuna göre tasarlanmış olmasıydı kesinlikle” (s.23). Samimi olmayan binanın samimi olmayan sakinleri kendi aralarında “eğlenmeyi” de bilmemektedir; becerememektedir. Üzüntüyü paylaşamayanlar, neşeyi de paylaşamamaktadır. Sevimli psikiyatrist Adrian Talbot’un 27. kattaki partisi bu anlamda bir sınavdır. Talbot’un partisi binanın sosyolojik tahlilidir. Sanıldığı gibi homojen olmayan bir köydür gökdelen. Yakın olmanın suç sayıldığı, konuşmanın gittikçe zorlaştığı mekânlar tehlikeli hale gelmektedir. Böylece meslek hayatları üzerinden sosyalleşen sakinler, “dayanışma”yı da ancak mücadele alanında bir “görev”miş gibi kodlamaktadırlar. Talbot’un partisi kargaşayı andıran bir eğlence olup bitmiştir. Yaşanıp geçmiştir. Ancak Pandoranın Kutusu misali, Gökdelen’de yaşanan bir olay pek çok olayın nedenini oluşturmaktaydı. Bir dairede parti varsa, gürültü çoğalarak yayılıyor; sessizlik varsa salt sessizlik her yanda hissettiriyordu kendisini. Mekânın ritmi insanların karakterine de yansımaktaydı. Dr. Laing bu durumu şöyle özetlemektedir:
    Apartman yeni bir sosyal tip, gökdelen hayatının psikolojik baskılarına karşı bağışıklığı olan, mahremiyet ihtiyacı asgari düzeyde kalan, nötr atmosferde gelişkin bir makine ırkı gibi serpilen, soğukkanlı, duygusuz bir kişilik yaratıyordu. (s.33).

    Gökdelen hayatının özelliği olanaklarının özgürlük olarak algılanması ile sıkı sıkıya bağlıdır. Adeta otomatik pilota alınmış gibi ilerleyen gündelik yaşam, anti sosyal yaşamı destekler niteliktedir. Romanda kuyumcunun ölümü kahramanların mekânla olan ilişkilerinde yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur. Ölüm kokusunun sindiği Gökdelen’in sosyal mekânları, eğitim kurumları ve ortak kullanım alanları, ölümün sessizliğine bürünür. Kendisini asosyal olmaya adamışlar bile bu durumu kabullenmekte zorlanırlar. Yazar Ballard bu noktada dikkatimizi doğal yalnızlıkla varoluşsal yalnızlık arasındaki ilişkiyi sorgulamaya çekmektedir. Gökdelen sakinleri varoluşsal bunalımların insanları değildir. Doğal olarak yalnızlığa bürünmeyi severler. Gökdelen hayatındaki yozlaşma bilinçaltı beklentilerini ortaya çıkarmaktadır. Örneğin Helen böyle bir duruşu Wilder’a karşı temellendirmek girişiminde sık sık bulunur.

    Gökdelen, Foucault’nun panoptikon kavramından nasibini fazlasıyla almış bir yapıttır. Gökdelen yapı itibariyle toplumsalın hapishanesidir, kapitalizmin sürgün yeridir:
    On yıllardır toplanan veriler gökdelenin sürdürülebilir bir sosyal yapı olabileceği fikrine gölge düşürse de bu dikey kentler, halk konutlarının maliyetlerini düşürdüklerinden ve özel sektöre yüksek kazançlar getirebildiklerinden, sakinlerinin gerçek ihtiyaçları göz önüne alınmadan inşa edilip duruyorlardı. (s.49).

    Gökdelen, iddiası gereği yeni sosyal düzendir. İnsanlara yeni bir hayat vaat eder. Toplumsal organizasyon şeması iki bin sakinli yeni binada “aşağıdakiler” ve “yukarıdakiler” şeklinde düzenlenmiştir. Ballard bu ilişkide Hegel’in köle-efendi diyalektiğini hatırlatan öğelerin izini de sürmektedir. Ballard’a göre kent, köle-efendi diyalektiğinin somut hale geldiği bir mekândır. İşleri yapanlar ile işleri yaptıranlar; işi yaptıranlar konum kaygısı ile birbirlerine yaklaşırlar. Özgüven modelleri ile profesyonel insanlar denilen bir kesim Gökdelen’in başlıca karakterleridir. “Seçkin” insanların bir de hizmetlerini görenler vardır ki onların görevi de gökdelenin sosyal statüsünü onaylamaya aracı olmaktır.

    İlginçtir, Ballard’ın saptamasına göre daire sakin eri sanki kendi daireleri diğerlerinden farklıymış gibi bir yanılsama içinde bulunduklarından asla şikâyet etmezler. Yüzlerce haneden oluşan bu heyula gökdelende herkes kendi evinin daha özel olduğunu söylemektedir. Oysa fiziksel temelleri bakımından her biri bir diğerinin aynısıdır. Gökdelen zaten aynılığın gösterişe çıkışıdır. Gökdelenin işlevselliğine kapılanlar yuvaları olarak evlerini görmekten ziyade “pied a terre” (ara sıra kullanılan ev) olarak konumlandırırlar. Dolayısıyla gökdelenin haneleri yaşam mekânı değil “oyun” mekânlarıdır. Dıştan bakıldığında görülen Gökdelen ile içinde yaşanılan Gökdelen birbirinden ayrıdır. Lüks asansörler, geniş otoparklar binanın içinde yaşayanlar için işkenceye dönüşebilmektedir. Ballard’ın Anthony Royal karakteri üzerinden yapmış olduğu analiz bu söylemi Lefebvre’in yaşanılan-tasarlanan ve düşünülen mekân arasındaki ilişkiyi felsefi olarak kurma denemesini hatırlatır niteliktedir. Royal yeni toplumsal ve psikolojik mekân dinamiklerini gözleyen, karşılığında Richard Wilder ise Gökdelen’in buhranını simgeleyen kahramanlardır. Gökdelen, uygar ve aklı başında gözüken insanların mantıklı davranışlardan ne kadar uzaklaşabildiklerini göstermeleri bakımından da varoluşsal çarpışmaların ortamıdır.
    Ballard, Gökdelen adlı ütopyasında, kentlilik ile kentin özdeşleştirilmesi gerektiği anlayışına dayanan söylemlere ağır bir darbe vurmaktadır. 20. Yüzyılın eşiğindeki karakterler beşeri ihtiyaçların ötesinde medeniyet takıntılarının –metalaşmayla karıştırılarak abartıldığı bir yüzyılın habercisidir. Ancak anlaşılan o ki uyarılar yerini bulmamıştır. Artık rasyonel temelli mekânların entelektüel ihtiyaçlarla bir ilgisi olmaktan çok en yüksek verim/yarar prensibi ile tasarlandığını görmekteyiz.(1) Kapitalizmin kentçi yaklaşımı bu bağlamda kişinin barınma ihtiyacını gidermekten öteye vardırılmaktadır.(2)
    Sonuç olarak, Ballard, yazdığı kent ütopyaları serisinin son kitabı olan Gökdelen’de, 1975 yılından günümüze, tüketim yolculuğunun felsefesini yapmaktadır. Tükenen sadece metalar değil, insanlıktır, insanların yarattıkları mekânlardır. Evini “yuva” olarak değil, “tüketim objesi” olarak algılayan yeni insan ile karşı karşıyayız. Kendisine ait olanı değil, kendisini nasıl görmek isterse onu tüketen insanın yeni “ev”ine hoşgeldiniz!

    Kaynakça:
    1. Gündelik hayatın içinde geçtiği kentsel mekânların form ve estetiğine dair bknz: Elana Gomel, Everyday Apocalypse: “J.G. Ballard and the Ethics and Aesthetices of the Enf of Time”, PartialAnswers 8/1, 2010, ss.185-208.
    2. Jonathan Crary, Ballard’ın Çarpışma(1973), Beton Ada(1974) ve Gökdelen (1975)’den oluşan kent-ütopyaları serisinde tasarlanan ve işlev kazandırılan mekânların yeni öznellikleri, hatta göreceliğin “hafifmeşrep biçimler”ini arttıracağını belirtir. Bknz. Jonathan Crary, “J.G. Ballard and the Promiscıity of Forms”, Zone 1/2 The [ Contemporary] City, Michel Feher, Sanford Kwinter (eds), 1987.ss.159-165.

     

    #gökdelen #jgballarrd #kent #ütopya #kentseldönüşüm #toplumlaşma #foucault #panoptikon

    romankahramanlari replied 1 year, 8 months ago 1 Member · 0 Replies
  • 0 Replies

Sorry, there were no replies found.

Reply to: romankahramanlari
Gökdelenlerin Yeni “İnsan”ları, Yeni “Değer”leri …
Cancel
Your information:

Start of Discussion
0 of 0 replies June 2018
Now