Giovanni Drogo Tatar Çölü: Beklerken Kaçırılan Zamanın Zamansız Romanı
-
Giovanni Drogo Tatar Çölü: Beklerken Kaçırılan Zamanın Zamansız Romanı
Tatar Çölü: Beklerken Kaçırılan Zamanın Zamansız Romanı*
Makale Yazarı: Esra Tanrıbilir
*Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI Temmuz/Eylül 2012, 11. sayıda yayımlanmıştır.
“Subay çıkan Giovanni Drogo, ilk atandığı yer olan Bastiani Kalesine gitmek üzere kenti bir eylül sabahı terk etti.”
Dino Buzzati’nin muhteşem romanı Tatar Çölü işte bu cümleyle başlar. Ne yazık ki Bastiani Kalesi Teğmen Drogo’nun ilk, tek ve dolayısıyla da son görev yeri olacaktır. Bir bakıma bütün roman daha ilk sayfada gözlerimizin önüne serilmiştir. Kahramanın geçmiş hayatını, karakterini ve romanı zenginleştiren diğer bütün detayları henüz bilmememize rağmen bir anda kitabın içine dalar, karakterle kendimizi özdeşleştiririz. Zaten bunu yapmak için fazla bir şey de öğrenmemize gerek yoktur, anlamamız gereken tek şey onun “yıllardan beri, hep bu anı, gerçek yaşamının başlayacağı bu günü” bekleyen sıradan bir insan olduğu gerçeğidir. Tıpkı bizim gibi… Evet, belki bu güne kadar şansımız pek yolunda gitmemiş, zamanı pek iyi kullanamamış ya da korkularımızı perdelediğimiz türlü bahanelerle hayallerimizi ertelemek zorunda kalmış olabiliriz ama bizi bekleyen harikulade şeyleri ve bambaşka tatminleri vadeden sonsuz bir gelecek, elbet bir gün gelecektir. Peki, gerçekten öyle midir? Romanın ilerleyen sayfalarında bunun hiç de böyle olmadığını, umutların nasıl büyük hayal kırıklıklarına dönüşebildiğini ve hayatımızı anlamlandıracak bir şeylerin olmasını beklerken aslında zamanın nasıl da hızlıca uçup gittiğini satır satır içimize sindirmek zorunda kalırız. Yazar bunu bütün çıplaklığıyla, etkisinden uzun süre kurtulamayacağımız bir tokat gibi yüzümüze çarpar.
Teğmen Drogo yorucu bir yolculuğun ardından ulaştığı hiçliğin ortasındaki o amaçsız kalede kalmaması gerektiğini daha ilk andan itibaren bilmektedir. Onun gibi kent yaşamına alışkın birisinin dünyadan bu denli izole edilmiş bir yere uyum sağlayabilmesi imkânsızdır. Üstelik hiçbir tehlikesi olmayan bir sınırı bekleyerek askeri bir başarı kazanma olanağı da mevcut değildir. Bütün bunları anlamıştır anlamasına ama yine de alışkanlıkların o dayanılmaz uyuşukluğuna kendini kaptırıverir. Virüs, kaleye adım atan diğer herkese olduğu gibi ona da çoktan bulaşmıştır. “Hiç kimsenin oturmadığı bir toprak parçasının mutsuzluğu” bütün benliğini esir alır ve yavaş yavaş eski hayatından uzaklaşarak kendisini kaleye ilk vardığında sorguladığı anlamsız bir “feragat”in içinde bulur.
Tatar Çölü’nü yazma fikri, Buzzati’nin Corriere della Sera gazetesinde, monoton gece vardiyalarında çalıştığı zamanlarda aklına gelmiş. Sürekli o tekdüze günlerin hiç bitmeyeceğini ve bütün hayatını amaçsızca yiyip bitireceğini düşünüyormuş. Aradan geçen onca yıla rağmen belli mesai saatlerinde masa başı işlerde çalışmak zorunda kalan ama aynı zamanda birey olarak varolmaya çabalayan insanlar için geçerliliğini koruyan çok sıradan ama bir o kadar da haklı bir duygu… İşte bu nedenle hem zamansız hem de bütün zamanlara ait bir roman. Hepimizin çok yakından tanıdığı bu hayatın bir dağ garnizonuna taşınması romanın çarpıcılığını daha da artırmış. Şüphesiz yazarın yaşadığı dönemdeki yükselen militarizmin ve iki dünya savaşına da tanıklık etmesinin bu kararındaki etkisi büyük olmuştur. Aynı zamanda yetenekli bir ressam da olan Buzzati, çocukluğundan itibaren her fırsatta kaçtığı doğayı özellikle de dağları büyük bir ustalıkla arka fonda sergilemiştir. Bunların dışında romanda Constantino Kavafis’in ünlü şiiri Barbarları Beklerken’in etkileri çok belirgindir. Tıpkı Tatar Çölü’nden kırk yıl sonra Barbarları Beklerken romanını yazan J.M. Coetzee’nin her ikisinden de etkilenmesi gibi.
Roman ilk önce The Fort (Kale) başlığı altında yazılmasına rağmen, 1940’ların Avrupa’sının hassas asgari durumları nedeniyle yayıncılar tarafından daha zararsız bir isim uygun görülüp, Tatar Çölü olarak basılmıştır. The Fort (Kale) garnizonun konuşlandığı Bastiani Kalesi’ni temsil etmekle beraber aynı zamanda insanın kendi etrafına ördüğü duvarlara da bir göndermedir.
Teğmen Droga kaleden hemen ayrılmasının kariyerini kötü etkileyeceği düşüncesiyle önce sadece dört aylık bir süre için kalede kalmaya karar verir ama bu süre bitince gitmekten aniden vazgeçer. Sanki bir büyünün etkisi altındadır ve bu uğursuz yerden bir türlü kopamamaktadır. Biz okuyucular ise bir noktadan sonra onun mutsuz hayatından o kadar da mutsuz olmadığından şüphelenmeye başlarız. Hatta içten içe ona sinirlenmeye başlarız.
Savaş umudunun birden filizlenip sonra bir daha yeşermemek üzere solmasının ardından kahramanımız şehre dönmeye karar verir. Ancak hem orada geçirdiği günler hiç beklediği gibi geçmez hem de tayini saçma nedenlerle gerçekleşemez. Bir ara istifa etmeyi bile düşünür ama buna cesaret edemez. Artık şehre ait olmadığını görebilmektedir. Onun yokluğunda hayat akmaya devam etmiş, arkadaşları, evlenmeyi düşündüğü kız ve hatta annesi bile o akıntıya kapılıp gitmişlerdir. Zaman ve uzaklık eski hayatıyla arasına adeta ağlar örmüştür. Böylece hem evi hem de hapishanesi olan Bastiani Kalesi’ne tekrar döner. Belki de ta baştan yanılmıştır, belki de gayet sıradan bir yazgıya sahip sıradan biri olarak yaratıldığını kabul etmesi daha iyi olacaktır. Drogo çölden gelecek hayali düşmanı beklerken asker arkadaşlarıyla, dağlarla, çölle ve zamanın kendisiyle sonu gelmeyecek bir mücadeleye girişir. İnsan aklının almadığı katı askeri kurallar altında ezilen hatta bir hiç uğruna ölebilen askerlerin arasında koca bir ömrün nasıl harcandığını hayretler içerisinde seyrederiz.
Zaman “ne daha mutlu olanlar için daha yavaş ne de talihsizler için daha hızlı olmayan ritmiyle” akıp gider ve Giovanni Drogo garnizonda kalmaya devam eder. Başlarda sadece bir umut olan barbarları beklemek, zamanla bir kuruntuya en sonunda da salt bir alışkanlığa dönüşüp sefil hayatına anlam katacak yegâne şey olur. Hatta garnizondaki diğer herkes beklemekten sıkılıp yavaş yavaş oradan kaçma planları yaparken bile o kuzeyde serili çölden gelecek düşmanlar sayesinde bir gün ödüllendirileceğine inanmayı sürdürür. “Hâlâ asıl önemli olan şeyin başlamadığı fikrinde inat etmektedir.”
Tatar Çölü’nün artık sonlarına gelindiğinde gerçek savaş umudu nihayet ufukta belirmiştir, savaş çıkacağı için neredeyse mutlu oluruz. Kaledeki askerler gibi biz de beklentilerimizin karşılığını alacağımız için rahatlamış, heyecana kapılmışızdır. Ama teğmen Drogo için artık çok geçtir, savaşamayacak hatta kaleden gönderilecek kadar hasta ve yorgundur.
Kitabın sonunda yaşarken tutunduğumuz anlamsız şeylerin arasında nasıl kaybolduğumuzu ve bunların nasıl kocaman birer anlamsızlığa dönüşebildiğini son derece ironik bir şekilde görürüz. Tatar Çölü’nü okumak aynı zamanda kendi durağan hayatımıza meydan okumaya da hazır olmamızı gerektiriyor. Dino Buzzati’nin ruhumuza tuttuğu aynadakileri görebilmek ve hiçbir şey yapmadan beklemek yerine harekete geçmek için de bolca cesarete ihtiyacımız olacak. Tatar Çölü; hiçliğin sonu olmadığını anlatan kışkırtıcı, korkutucu ve sorgulayıcı bir roman olarak her zaman değerini koruyacak.
—————————–
Sorry, there were no replies found.
