Edmond Dantes: Masumiyetten İntikama: Monte Kristo Kontu
-
Edmond Dantes: Masumiyetten İntikama: Monte Kristo Kontu
Masumiyetten İntikama: Monte Kristo Kontu*
Makale Yazarı: Melek Ekim Yıldız
*Bu makale, ROMAN KAHRAMANLARI Ekim/Aralık 2016 28. sayıda yayımlanmıştır.
Red: Karısını öldüren bankacı mı? Neden Yaptın?
Andy Dufresne: Madem sordun, ben yapmadım!
Red: Burada herkes masumdur!
(The Shawshank Redemption, 1994)Alexandre Dumas’ın, hayata heyecan ve umutla bakan ve henüz on dokuz yaşında olan Edmond Dantes’in intikamcı, kurnaz ve akıl almaz planlar yapabilen esrarengiz bir konta dönüşmesinin hikâyesini anlatan romanıdır #MonteKristoKontu.* Çok katmanlı olay örgüsüyle yayımlandığı ilk günden bu yana geçen iki yüz yıla yakın sürede okurun ilgisini canlı tutmayı başarmış bir eser olduğu söylenebilir. 1844 – 1845 yılları arasında yazılmış olan romanın farklı ilgi ve beğeni alanlarına, çok çeşitli bir okur kitlesine sahip olmasının temelinde, olay örgüsünün sürükleyiciliği var hiç kuşkusuz. Ana kahramanın dışındaki kahramanların da başarılyla çizilmiş olması ve dönemin siyasal çalkantılarının ustalıkla verilişinin yanında, Avrupa’da siyasal iktidarı da aşan ”para“nın nasıl bir güce dönüştüğünün arka planda okura yansıtılması romanın bir diğer başarısı olarak düşünülebilir. Tüm bunlara ek olarak, Dumas’ın insan eylemlerinin temelini oluşturan nedenleri belirleme konusunda iyi bir gözlemci olduğunu ve bir yazar olarak söz konusu yetiyi karakterlerini kurgularken benzersiz bir biçimde kullandığını da söylemek mümkündür.
Monte Kristo Kontu, 19 yaşındaki Edmond Dantes’in hayatının arzu ettiği rotaya girmeye başladığını gördüğü anda, rotanın hiç ummadığı biçimde şaşmasının sürüklediği bir başkalaşmanın romanı olarak okunabilir. Öyle ya ikinci kaptanı olduğu Pharaon’un kaptanlığına getirilmiş, sözlüsü güzeller güzeli Mercedes’le evlenmesinin önünde hiçbir engel kalmamış, çok sevdiği yaşlı babasının ihtiyaçlarını karşılayabilecek konuma gelmiştir. Ancak önünde uzanan tüm bu umutlu olabilirlikler, insan türünün kötüsünün müdahalesiyle Dantes’in bambaşka birine dönüşmesine neden olacak olayları beraberinde getirmiştir. Monte Kristo Kontu, bir intikam romanı olarak da okunabilir, ki çoğunlukla okuyucunun zihninde bu özelliği ile yer etmiştir.
Dantes’in dürüstlüğü, mertliği ve çalışkanlığı ile hak ettiği yeni konumundan memnun olmayan iş arkadaşı, gemi kâtibi Danglars’ın kurduğu planın, Mercedes’e umutsuzca âşık Fernand’ın da katılımıyla başarılı olmasıyla başlayan olaylar zinciri, Dantes’i iyilik perisi gibi dolaşan ama bir satranç oyuncusu sabrıyla öç alan bir adama dönüştürmüştür. Monte Kristo Kontu, tüm bunların yanında, fiziksel ve zihinsel bir tutsaklığın romanı olarak da okunabilir. Dönemin tehlikeli siyasi tutuklularının kapatıldığı İf Şatosu’nda geçirdiği 14 yıllık tutsaklığı, oradan kaçarak, Karun kadar zengin bir adama dönüştüğü süreçte alacağı öce tutsak olmuş bir adam yaratmıştır. Bu yazının kapsamı da Edmond Dantes’in fiziksel esaretiyle başlayan, Monte Kristo Kontu’nun duygusal ve zihinsel tutsaklığı olarak devam eden bir kapatılmanın okuması olarak Monte Kristo Kontu romanıdır.
Kötülerin planı uygulamaya konmuş, Marsilya’nın genç ve hırslı savcı yardımcısının siyasal amaçlarının önünde bir engel olarak gördüğü Edmond Dantes İf Şatosu’na kapatılmıştır. Herhangi birinin eline geçmesi halinde savcı yardımcısının kariyer hedeflerini ortadan kaldıracak ve aynı zamanda Dantes’in masumiyetini kanıtlayacak devrik imparator Napolyon tarafından savcı yardımcının babası Noirtier’e teslim edilmek üzere Dantes’e emanet edilen mektup yakılmıştır. Nişan gecesi gözaltına alınan ve savcı yardımcısı De Villefort tarafından birkaç saat sonra serbest bırakılacağına ikna edilen Dantes, kendisini İf Şatosu’na götürmek üzere tutuklu arabasına bindirildiğinde de, uzaktan İf Şatosu’nun göründüğü ana kadar askerlerin kürek çektiği sandalda otururken de hiçbir kuşku duymayacak kadar sersemlemiş haldedir. Söz konusu sersemlik, tutsaklığın ilk dört yılı sürecek, genç ve iyi niyetli Dantes başına gelenin anlamını ve nedenlerini kavramakta güçlük çekecektir. Tutukluluğunun ilk gece sinin sabahında gardiyanı ile arasında geçen diyalog, başına gelenleri anlamaktan ne denli uzak olduğunu gösterir okura:
Dantes’i bıraktığı yerde buldu. Demir bir el onu, bir gün önce durduğu yere çivilemişti sanki. Tek değişiklik, gözlerinin, gözyaşı buharıyla meydana gelen şişiklere gömülmüş olmasıydı. Bütün geceyi ayakta geçirmiş, bir saniye uyumamıştı.
Gardiyan ona yaklaştı, etrafını dolandı; Dantes onu görmedi bile. Omuzuna dokundu. Dantes irkildi ve başını salladı.Gardiyan:
– Uyumadınız mı, diye sordu.
Dantes:
– Bilmiyorum, diye cevap verdi.
Adam ona şaşkın gözlerle baktı: – Acıkmadınız mı, diye devam etti.
Dantes gene:
– Bilmiyorum, dedi. (1. cilt, s. 99)Dantes’in ilk gecesinin sabahında karşımıza çıkan bu “bilmeme” hali, tutukluğunun ilk dört yılı boyunca devam edecek; kavrayışı içine almayan bir ruh halleri savruluşuyla günlerin nasıl geçtiğini de anlayamamasına neden olacaktır. Her şeyin bir hata olduğunun anlaşılacağı ve masumiyetinin teslim edileceği günün er ya da geç geleceğine inancını ilk yılının sonunda yitirecek; bilmemenin neden olduğu çıldırma eşiğinde gidip gelmesine neden olacaktır. Tutsaklığının ilk yılı tamamlanmak üzereyken, cezaevleri genel müfettişinin İf Şatosu’nu teftişe gelişinin Dantes’te yaktığı umut ışığı kısa sürede sönecek, delirme korkusunun sürüklediği intihar düşüncesinin kıyısına ulaşmasına neden olacaktır.
“Başta gururluydu, çünkü suçsuzluğuna inanıyordu ve umudunu yitirmemişti. Sonra suçsuzluğundan şüphe etmeye başladı; bu bakımdan, akli dengesini kaybettiğini söyleyen müdür pek de haksız değildi. Sonunda gururunun yücelerinden ta aşağılara düştü: yalvarmağa başladı; Tanrı’ya değil henüz, insanlara. Tanrı, son kapıdır. Ona başvuran bahtsız, öteki bütün umutlarını yitirmiş demektir.” (s. 161)
İnsanlardan istemenin –suçsuzluğuna inanılması, başka bir hücreye nakledilmesi, müdürle görüştürülmesi, insan sesine hasretliğini giderebilmek için, azılı suçluların yer aldığı koğuşlara geçirilmesi gibi istekleri vardı– yerini, Tanrı’ya sığınma ve Tanrı’dan istemenin aldığı döneme bırakır bir süre sonra. Dantes’in inancı zorlama bir inançtır ve kısa sürede onu da yitirecek, dindarlığın yerini büyük bir öfke alacaktır. Nesnesinin kim olduğunu tam olarak bilemediği büyük bir kin, içinde büyümekte; söz konusu kin gerçek nesnesinin belirsizliği yüzünden her geçen gün Dantes’in kendisi üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bu, Dantes’i intihar düşüncesine ulaştıran yaşantılar zincirinin son halkası olmuştur. İntihar şekline karar verirken aklından geçenler, aslında kahramanımızın yaşama bağlı, umutlu olduğu günlerden soluk da olsa izler taşımaya devam ettiğinin göstergesidir. Seçeneklerinin arasında yer alan kendini asma fikrinden tiksinti duymasının temelinde, asılmanın yüz karası bir cezalandırma yöntemi olduğu inancı vardır. İkinci seçenek olan kendini aç bırakarak öldürme fikrinde karar kılar. Bu süreç, yani gardiyanlarından gizleyerek gerçekleştirdiği ölüm orucu eylemi, Dantes’in iradesinin düşünüldüğünden çok daha güçlü olduğunu anlamamıza yol açar. Önceleri tiksinti veren hapishane yiyeceklerinin, gözüne son derece lezzetli göründüğü o çok açlık anlarında, yiyeceklere saldırmamasını sağlayan, kişiliğine ve ettiği yemine duyduğu saygı olur. Ölüm orucu, tüm gücünü tüketip sonunun gelmek üzere olduğunu hissettirmeye başladığı anda içinde yalnızlıktan kıvrandığı hücresine aniden kazdığı tünelden dalıveren Abbe Faria’nın hayatına girmesiyle, onu Edmond Dantes’ten Monte Kristo Kontu’na dönüştürecek tutsaklığının ikinci evresi başlar.
Sürekli olarak söz ettiği gizli hazinesinden bir miktar gardiyanlara, müdüre önererek serbest kalmaya çalışması yüzünden adı deli rahibe çıkan Abbe Faria, siyasi bir suçlu olmasının yanı sıra son derece donanımlı bir İtalyan bilginidir. Kaçmak için kazdığı tünelin, bir hesap hatası sonucu kendisini Dantes’in hücresine çıkarması her ikisinin de yalnızlığının sonu olur. Dantes’in hayatında başlayan Abbe’li günler, bir yandan tutsaklığına sebep olanların tek tek ve nedenleriyle birlikte açık olması anlamında gözünü açarken bir yandan da onu Monte Kristo Kontu’na dönüştürecek eğitimi almasını sağlar.
Zaman içinde aralarında gelişen baba – oğul, usta– çırak, öğretici – öğrenen ilişkisi, Dantes’e yaşama gücü verirken, içinde onu başka bir tutsaklığa kapatacak öç duygusunun gelişmesine neden olur. Kaçma hazırlıkları ve eğitim ile geçen on yılın ardından, Dantes’e Monte Kristo Adası’na gizlenmiş hazinenin haritasını bırakan ve kaçışın hiç düşünülmemiş bir şekilde gerçekleşmesini olanaklı kılan Abbe’nin ölümü gerçekleşir.
On dokuz yaşında başlayan mahpusluğunun fiziksel kısmı 33 yaşında sona eren, özgürlüğüne ve büyük bir hazineye kavuşan Edmond Dantes’in ruhu, öç alma konusunda son derece kararlı ve acımasız bir adam olan Monte Kristo Kontu’nun ruhuna hapsolmuştur artık. On dört yıllık tutsaklık hayatının fiziksel olarak tanınamaz hale getirdiği adamın elindeki muazzam ekonomik güç, kendisine tuzak kurarak yok etmeye çalışanların akıbetlerini öğrenmesiyle intikam silahına dönüşmüştür. Babası açlıktan ölmüş, Mercedes, sevdiği kadın, can düşmanının karısı olmuş, kendisine tuzak kuranlar karakterlerine uygun – amaca ulaşmak için her yol mubah anlayışıyla – ekonomik ve toplumsal merdivenleri hızla tırmanmışlardır. O merdivenlerin basamaklarını teker teker yerlerinden sökme andının motive ettiği Monte Kristo Kontu, Abbe’den aldığı eğitimin taçlandırdığı zekâsını, Dantes’in vicdanını hapsederek devreye sokar. Laurent’in deyimiyle Monte Kristo, “gücü ne aileye, ne de bir devlete dayanan, yalnız ve yalnız altına dayanan yepyeni bir yaratık“ tır artık. Kont, o yüzyıl Avrupa’sında gelişmeye başlayan kapitalizmin güçlü bir temsilcisidir.
Ancak Kont’un tek gücü para değildir. Bacon’dan miras “Bilmek egemen olmaktır”, fikrine sıkı sıkıya bağlı bir araştırmacı olarak çıkar karşımıza Dantes’in naifliğini çoktan geride bırakmış olan Kont. Hasımlarını yok edecek planlarının mükemmelliğinin arkasında her birinin, belki kendilerinin bile unuttuğu, sırlarına sahip olma becerisi vardır. Dantes’i intikam duygusuna hapsetmiş Kont’un planının gerektirdiği farklı kişiliklere başarıyla girip çıktığını görürüz: Yerine göre Abbe, Zatarra, Denizci Simbad ve İngiliz karakterlerini canlandırır. Planın değişik aşamalarında bu karakterler tekrar tekrar sahne alır Kont’un intikam serüveninde. Olayların akışını istediği gibi biçimlendirme yeteneğinin gücü, planın değişik aşamalarında şaşırtır okurunu. Hasımlarını iyice çözümlemiş bir zekâyı, onların zaafları ve zayıflıklarını nasıl kullanacağını şaşmaz biçimde bilen bir kararlılığı izleriz Kont’un Dantes’ken hiç sezmediğimiz kişiliğinde. Haksızca hapsedildiği dönemde kendisini kurtarmak için çırpınan, babasına yardımcı olmak için elinden geleni yapan ve artık son derece zor bir durumda bulunan Morrel ve ailesi için duyduğu sevgi ve şefkatin izi bile görülmez söz konusu hasımları olduğunda. Değerli buldukları için, Dantes’i kısa süreliğine de olsa serbest bırakışlarının ardında yatan o minnettarlık duygusudur.
Kont’un ekonomik gücü, şaşaası ve gizemi karşısında gözleri kamaşan kötülerin hiçbiri onu tanımamıştır. Belki de bu körlüğün temelinde, düşük ahlaklarının elverdiği ölçüde ondan yararlanabilme arzularının gözlerini kamaştırması yatmaktadır. Yalnızca, Dantes’in üçüncü tutsaklığı diye niteleyebileceğimiz aşkının nesnesi Mercedes karşısındakinin kim olduğunu anlamıştır. Yazarın, aşkın gözünün aşk nesnesi dışındaki her şeye körlüğünün bir hatırlatması olarak yer eder bu tanıma zihinlerimizde. Bu imkânsız diye düşünmüş olmalı Kont: “ Edmond Dantes’i naifliğinin derinliklerine gömdüm.”
Romanın bundan sonrası Kont’un, Paris’in ünlü bankerlerinden olmayı başarmış Danglars’ı iflasa sürüklemesini okuduğumuz serüvenin başlangıcıdır. Serüven, Mercedes’i Dantes’in elinden alabilmek için her şeyi yapmayı göze alarak bunu başarmanın yanı sıra bakanlık statüsüne yükselmiş Fernand’ı istifa ve toplumsal aşağılanmayla sonuçlanan bir tutuklanmaya sürüklemesiyle devam eder. Siyasi hırsları uğruna Dantes’i İf mezarlığına tereddütsüz gömmüş, hali hazırda Paris başsavcısı olmuş De Villefort’un intiharıyla sona erer. Süreç Kont’un hasımlarını, iç içe geçmiş, ayrıntıyla planmış intikamının küçük piyonlarına dönüştürüşünün soluk kesici serüvenidir. De Villefort’un intiharı, Kont’un ruhuna hapsettiği Dantes’i daha fazla tutamamasına neden olur. Başta bir zamanlar çok sevdiği kadın olan Mercedes ve oğlu Albert olmak üzere, değer verdiği herkesin refah içinde yaşamasını sağlayacak önlemleri alan Kont, Edmond Dantes’in tüm tutsaklıklarına son verir. Fiziksel tutsaklığının en ümit kırıcı anında şu cümleleri sarf eder:
“Bir zamanlar, henüz bir insanken, uzun yolculuklarımda, özgür ve güçlü bir insan olarak anında uygulanan emirler verirken, ufkun karardığını, fırtınanın doğduğunu ve kanatlarını dev bir kartal gibi çırptığını görürdüm. O zaman, bir devin elinde tüy kadar hafif, titrek gemimin, aciz bir sığınak olduğunu sezinlerdim. Az sonra dalgaların korkunç gürültüsü ve sivri kayalıklar ölüm habercileri gibi dikilirlerdi karşımda. Ve ölüm korkuturdu beni…” (s. 164)
Dantes, tüm tutsaklık ve korkularından kurtulmuş, özgür bir adama dönüşmüştür yeniden.
Alexandre Dumas, Monte Kristo Kontu’nda okuyucunun zaman zaman 1001 Gece Masalları’nın büyülü atmosferini hissetmesini sağlayarak, bir efsane yaratmayı başarmıştır. Okur tam da bu efsanenin içinde olmaya alışmaya başlamışken, ardından gelen bankalar, ticari şirketler Dantes’in bir efsane kahramanı değil, kendisinin de içinde yer aldığı kapitalist dünyanın oyunlarını çözmüş bir kişisi olduğunun ayrımına varır. Dantes’in farkı, o dünyanın diğer acımasız kişilerinden ayrı olarak, intikam duygusunun tutsak aldığı vicdanını, sonunda özgür bırakmayı başarabilmiş olmasıdır.
Monte Kristo Kontu’nu hangi eksenden okursak okuyalım – ister bir serüven romanı, ister bir intikam öyküsü, isterse de çok yönlü bir tutsaklığın nihayetinde sona erdirilişinin hikâyesi – “ dünya klasikleri “ arasına girmiş en etkileyici romanlardan birini okumuş olduğumuz bilgisiyle kapatırız kitabın kapağını.
*Monte Kristo Kontu, Alexandre Dumas (Pere), Altın Kitaplar Yayınevi 1970, Türkçeleştiren; Ayda Düz.
Sorry, there were no replies found.
