Clarissa Dalloway: ARTIK CLARISSA’YA KIZMIYORUM

  • Clarissa Dalloway: ARTIK CLARISSA’YA KIZMIYORUM

    Posted by romankahramanlari on 12 Temmuz 2024 at 10:53

    ARTIK CLARISSA’YA KIZMIYORUM*

    Makale Yazarı: Rengin Arslan

    *Bu makale, Roman Kahramanları dergisinin 4. sayısında (Ekim/Aralık 2010) yayımlanmıştır.

    Bir yazıya nasıl başlayacağınızı bilememek, defalarca masa başına oturup, orada kalıp, tek bir kelime yazamadan kalkmak ve sanki yapacağınız çok önemli işler varmış gibi mutfağa gitmek veya sonunu çok merak ettiğiniz bir kitabı elinize alarak, yine “entelektüel” bir faaliyette bulunup içinizi rahatlatmak (benim için böyle), o ilk cümleden ve dahası o yazıyı yazmaktan kaçabileceğiniz anlamına gelmiyor. İşte konusu Virginia Woolf’un Mrs. Dalloway romanı ve romanın baş kahramanı Mrs. Dalloway olduğu için beni böylesine hırpalayan bu yazının küçücük ve kısa hikâyesi bu.

    Tüm bunlar olurken, kendime evin çeşitli noktalarında olmadık işler yaratırken, #VirginiaWoolf‘un, günlüğüne Mrs. Dalloway’le ilgili yazdığı şu cümle hiç aklımdan çıkmadı diyebilirim: “Baştan aşağı eziyetti.” Onun yazım süreciyle kendiminkini kıyaslamak gibi bir deliliğe düştüğümü sanmayın, ancak Woolf 1926 yılının 23 Şubat gününde günlüğüne bu cümleyi not ederek, böyle bir eziyeti bu kitap üzerine yazı yazmak isteyebilecek herkese bulaştırmış olabilir diye düşünmedim de değil.
    Mrs. Dalloway romanını ilk okuduğumda İngiliz Edebiyatı bölümünde yeniyetme bir öğrenciydim. Romandan sınav olmayacak olsak, arkama bakmadan ve de gözüm arkada kalmadan kapatırdım kitabın kapağını. #BirinciDünyaSavaşı gazisi Septimus Warren Smith’in kendini öldüreceğini anlamıştım ve biliyordum ki Clarissa Dalloway yaşayacaktı. Partiler vererek eşiyle dostuyla eğlenmeye devam edecek, partiye her gelene yalancı gülücükler eşliğinde “Geldiğinize çok sevindim” diyecekti. O sırada Amerika’nın Irak’ı işgali strateji adamlarının tartışma konusu olmaktan çıkmış ve gerçek olmuştu. Ve Clarissa’ya kızgındım. Avam Kamarası’ndaki “yüksek mertebeli” kocası Richard’ın sağladığı huzur ve istikrar ortamında o böylesine eğlenirken, onlar bu partileri can ve mal güvenliği kaygısı taşımadan verebilsinler diye savaşa gönderilmiş bir adam ölüyordu, daha doğrusu kendini öldürüyordu. Üstelik savaş sonrası yaşanan bir travma olan “bomba şoku”na “grip” muamelesi yapan bir doktorun huzurunda öldürüyordu kendini #Septimus. O sıralarda doktorlar bu tip hastalar karşısında uyguladıkları “tedavi” yöntemleriyle, “İngiltere’yi rahata kavuşturuyordu; ülkenin delilerini kapatıyor, doğumu yasaklıyor, umutsuzluğu cezalandırıyor, hastaların kendi kişisel görüşlerini sürdürmelerine olanak vermiyordu (…)” Umutsuzluğu, üstelik toplumun refah ve huzurunu “sağlamak” için yoksulluk çeken, çocuklarını kaybeden insanların “umutsuzluğunu” cezalandırıyorlardı. Septimus ise “tedaviye” yanıt vermiyordu…

    Evet, 1923 yılının bir haziran sabahında evinde vereceği parti için Londra sokaklarını bir çocuğun heyecanı ve sevinciyle arşınlayan “Mrs. Dalloway çiçekleri kendisi alacaktı.” Kızgındım…

    Eğer kitabı öylece bir kenara bıraksaydım, Clarissa’nın ölüm hakkındaki düşüncelerini okuyamayacak, bir “varlık abidesi” olan benliğinin gelgitlerini öğrenemeyecek, ona duyduğum kızgınlıkla görmezden geldiğim bazı ayrıntılara –kitabın başlarına– dönüp bakmayacaktım. Oysa çoktan “uzlaştığı” aristokrasinin çarkları içinde, “Mrs. Dalloway olmak” diyordu kendi kendine, “Clarissa bile olamamak: bu Mrs. Richard Dallloway olmak”. İşte baştan aşağı “varlık”tan ibaret bu kadının varlığındaki en büyük delikti bu. Üstelik #Londra‘da saat vurdukça “kurşun halkalar havada eriyor”du ve o da eriyerek havaya karışan “kurşunlar”dan nasibini alıyordu. Üstelik, bir şekerleme reklamı için havaya dumandan harfler yazan bir uçağın gökyüzünde belirerek, herkesin âdeta baştan aşağıya sevinç kestiği bu savaş sonrası Londra gününün ardından Clarrissa eve girerken, “Evin girişi mezar gibi serindi[r].” Dahası tüm bunların ardından ilk gençlik yılları hatıralarını geri çağırıp aralarından, bir akşam merdivenden bembeyaz bir elbise içinde yemeğe katılmak için ineceği sırada “şu anda ölmek – şu anda en büyük mutluluk olacak” dediği anı seçmektedir.
    Kızgınlığım azalıyor muydu?

    Her şey parti içindi. Her şey gerçeklerin üzerini bir süreliğine örtmek, hep birlikte ve aynı anda gülmek, parlatılmış gümüşlerin geçici ışıltısının gölgesinde, “çok sevindim” diyebilmek içindi. Her şey, o partiden bahsedilerek geçirilmesi gereken birkaç gün, en fazla bir hafta içindi. “Ah, gerçekten harika bir partiydi!”…

    Gerçeğin kirli yüzünü perdelemek istiyordu Clarissa. Adından gelen saflıkla belki de o tertemiz, bembeyaz, el değmemiş bir hayatı sevmek istiyordu. Her şey hayat içindi: “Clarissa hayatı seviyordu yalnızca. ‘Onun için uğraşıyorum’ dedi yüksek sesle, hayata seslendi.”

    Septimus ise ölüme sesleniyordu. O savaşta ölen arkadaşı Evan’la konuşuyordu. Ölümle konuştuğu için adı “deli”ydi. Ve aslında o da hayatı seviyordu, ama olmayan bir şey vardı. Doktor Holmes’un odasında kendini pencereden atmadan önceki düşünceleri o “şeye” işaret ediyordu: “Hayat iyiydi. Güneş sıcaktı. Ama ya insanlar?”
    Roman boyunca kendinden uzak tutmaya çabaladığı, ölüm, keder, hüzün Clarissa’yı partisinde buluyordu işte. Septimus kendini pencereden aşağıya atarken ona, “Alçak!” diye bağıran Doktor Holmes ve eşi partiye geç katılmış, mazeretlerini de bir güzel anlatmışlardır. Ve Clarissa onların gelişinden önce başka bir düşünce aleminde o güçlü varlığını sorgulamaya başlamıştır bile: “Her parti verişinde kendi dışında bir yaratık oluverdiği duygusuna kapılırdı; herkes gerçekdışıydı bir bakıma (…)”
    Ve tüm bunların ortasında ölüm, gözden ırak tutulamayacak bir gerçek olarak dikilmişti Clarissa’nın karşısına ve o diyordu ki: “Oysa önemli bir şey vardı; kendi günlük hayatında gevezeliğe boğulan, yalan, düzen içinde bozulan, silinen, gün geçtikçe soysuzlaşan bir şey. İşte o genç bu önemli şeyi korumuştu. Ölüm bir direnmeydi. Ölüm bir iletişim kurma çabasıydı. (…) Bir kucaklaşma vardı ölümde.”
    Tam bunun ardından yıllar önce beyaz bir elbiseyle yemeğe inerken, “Şu anda ölmek, en büyük mutluluk olurdu” dediği anı hatırlıyordu yeniden.

    Çünkü, “Clarissa’nın felaketiydi bu- utanç lekesiydi. Bu koyu karanlıkta genç adamların yitişini, yok oluşunu gözlemek, onlar ölürken, gece elbisesiyle durmak bir çeşit cezaydı belki. (…) Genç adam kendini öldürmüştü ama Clarissa acımıyordu ona (…) Nedense o gençle özdeşleştiriyordu kendini, kendini öldüren gençle. (…) Saat çalıyordu işte. Kurşun halkalar havada eridi.”
    Artık Clarissa’ya kızmıyordum…

    Savaş gazisi, “septik” Septimus’un kendini öldürmesine arkasını dönmediği, #RichardDalloway ve onun arkadaşları gibi “bomba şoku” ve etkileri konusunda kanun tasarı üzerine konuşmaya başlamadığı, onun ölümünü, kendini öldürmesini anladığı için…

    Belki de roman kahramanlarına karşı “çok sevecen” olan Virginia Woolf, Mrs. Dalloway’in, Septimus’un ölümü karşısında kendini onunla özdeşleştirecek kadar ileri gitmesine izin verdiği için Clarissa’ya artık kızmıyorum. Clarissa partilerle, Septimus ise ölerek bu hayatın gerçeklerinden kaçmayı başardı.
    Ne var ki, Clarissa yaşamın tarafında kalmış, hayata seslenmeye devam ediyordu. Romanın son cümlesinde Woolf’un yazdığı gibi “Çünkü Clarissa oradaydı. (For there she was.)”

    romankahramanlari replied 1 year, 7 months ago 1 Member · 0 Replies
  • 0 Replies

Sorry, there were no replies found.

Reply to: romankahramanlari
ARTIK CLARISSA’YA KIZMIYORUM* Makale Yazarı: Reng…
Cancel
Your information:

Start of Discussion
0 of 0 replies June 2018
Now