CHARLOTTE BRONTË’NİN JANE EYRE’INDE TUTUKLULUK TEMASI

  • CHARLOTTE BRONTË’NİN JANE EYRE’INDE TUTUKLULUK TEMASI

    Posted by romankahramanlari on 11 Temmuz 2024 at 12:43

    CHARLOTTE BRONTË’NİN JANE EYRE’INDE TUTUKLULUK TEMASI*

    Makale Yazarı: Nil Sakman

    *Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI (Ekim/Aralık 2016) 28. sayıda yayımlanmıştır.

    Hepsi de edebiyatla “iştigal etmiş” ve İngiliz edebiyatına, erkek egemen edebi algının ürettiği poetikaya meydan okur nitelikte birçok eser bırakmış Brontë kardeşlerin Charlotte’unu Türkçe’de Shirley, Vilette, Profesör ve özellikle de Jane Eyre (1) ile tanıdık. Brontë’nin ilk romanı Profesör’ü bir kenara bırakacak olursak diyebiliriz ki yazarın diğer romanlarında okurunu davet ettiği dünya, bu romanlardaki kadın kahramanların her anlamda bağımsızlıklarına doğru yürüdükleri, #erkekegemen bir dünyada “hakikatte kim olduklarını”, “nasıl yaşamak istediklerini” ve “kendi varlıkları ile dünya arasındaki ilişkinin niteliğine dair türlü sorgulamaya giriştikleri” bir evrendir. Brontë’nin kadın kahramanları roman boyunca beklenmedik anlarda yaşadıkları #epifaniler aracılığı ile gelişir ve dönüşürler. Kendi dönemi içinde değerlendirildiğinde Brontë’nin #feminist düşünceye yakın düşen bir yazar olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. #EmilyBrontë’nin #UğultuluTepeler’inde karşımıza çıkan #bozkırteması nasıl başka bir dünya olasılığı üzerine düşünmemizi sağlamaktaysa Charlotte Brontë de Jane Eyre’de ilk kez çocukluk günlerinde karşılaştığımız Jane’i hem fiziksel hem de ruhani yolculuğuna çıkartırken bozkır temasından faydalanarak, dahası bu temayı #malikâneler, buz gibi duvarlara sahip bir yatılı okul gibi “içeriye” dair mekânsal nitelikler aracılığıyla ikilik oluşturacak bir konuma yerleştirerek #kadınolma halinin içsel ve dışsal tutukluluk halleri ile çetrefilli ilişkisini aktarmaya yönelmiştir. Diyebiliriz ki her üç Brontë kardeşin romanlarında da kadının “tutukluluk hali”, yaşamını sürdürdüğü evrenin her yerine yayılır. Diğer bir deyişle, bu #tutukluluk kadın açısından yalnızca ev içi ile ya da delirdiğine kanaat getirilen kadınların çatı arasına kapatılmasıyla sınırlı değildir. #Viktoryen #İngiltere’de kadın hem kendi iç dünyasında ve evinde hem de kamusal alanda, -ekonomik, politik ve bireysel bağlamlarda bitmeyen bir tutukluluk halinin içinde yaşar ve alternatif bir dünyanın özlemini çeker. Her haliyle kapatılma ya da tutukluluk Charlotte Brontë romanlarındaki en belirgin temalardan bir tanesidir.

    Brontë’nin diğer kadın kahramanları gibi Jane de Viktoryen İngiltere’nin kadınlara yönelik tüm dayatmalarından payını alacaktır. Ancak bu noktaya gelmeden evvel koruyucu ailesinin yanında devam ettirmek zorunda kaldığı çocukluk günlerinde deneyimlediği ilk kapatılmanın psikolojik içerikte olduğunun altını çizmekte fayda var. Jane’in sevgisiz ve hatta hırpalanarak büyüdüğü bu evde kendi kendine verdiği ilk ceza kendi içine dönmesidir. Gerçekten de Jane içine kapanık bir çocuktur. Dayısının ölmesiyle birlikte bu olaydan çok önce #öksüz ve #yetim kalmış küçük kız, artık yenge ve yeğenlerinin merhametine kalmıştır. Ev halkının kendisine beslediği düşmanca tavırlar karşısında mecburen içine dönmüş ve kendini, kendi iç dünyasının sunduğu olanaklara hapsetmiştir. Hem yengesi hem de yeğenleri ellerine geçen her fırsatta küçük kızı hırpalamakta, bu nedenle de Jane mümkün olduğu kadar göze batmadan yaşamaya çalışmaktadır. Jane’in kendi kendine dayattığı bu ilk kapatılma kızın psişesinin şekillenişinde önemli bir rol oynayacaktır çünkü Jane böylesine yalnız kaldığı bir dünyada çözümü sık sık #kitaplarındünyasına çekilmekte ve kendi iç sesini dinlemekte bulmuştur. Ev perdelerinin arkasına gizlenerek başka dünyaları anlatan kitapların resimlerine bakar; ancak her ne kadar kendini, kendi benliğinin sunduğu dünyaya kapatıp burada gizlenmeye çalışsa da ailenin büyük erkek çocuğu #JohnReed’in saldırılarından korunmayı başaramaz. Bu da okuru Jane’in ikinci tutsaklık biçimi ile karşı karşıya getirir. Jane yaşadığı evde de bir #tutsakgibi yaşamakta, dahası evin barındırdığı -John ya da yengesi gibi- tehlikelerden kendini koruyabilmek için sürekli tetikte olmak zorunda kalmaktadır. Bu bağlamda malikâne Jane’in içinden bir türlü çıkamadığı, türlü tuzaklar ile çevrili bir labirenti de andırmaktadır. Ev sakinlerinden gelebilecek her türlü tehdide karşı kendini sürekli korumak durumundadır. Jane’in koşullarını belki de en dayanılmaz kılan unsur buradan kaçıp gidebileceği başka hiçbir yer bulunmamasıdır. O dünya üzerinde bütünüyle yalnız bırakılmış, bu nedenle de çareleri daha en başından tükenmiş hakiki bir kuşatılmanın içine doğmuştur. Bu korkunç, #hapishaneyiandıran ev, ilgisiz bir #gardiyan olmaktan öteye gidenmeyen yengesi ve yeğenleriyle birlikte onun tek seçeneği ve tek sığınağıdır. Bir başka ifadeyle yaşam Jane’e ev olarak bir hapishane sunmuştur; bu da küçük kızın kendi iç dünyasına çekilmesine ve kendini burada ikinci kez ve daha sert koşullar çerçevesinde hapsetmesine neden olmuştur.

    Kimsenin gözüne batmamaya çalışarak gizlendiği böyle günlerden bir tanesinde John Reed’in sataşması sonucunda küçük kız ile ailenin oğlu arasında büyük bir kavga kopar. Bu kavganın sonucunda Jane cezalandırılarak, yetişkin anlatıcı Jane’in bize roman boyunca çeşitli kereler anımsatacağı #KırmızıOda’ya götürülür. Kızın arkasından kapıyı kilitleyen #hizmetçi, Jane’e aklı başına gelene ve uslu bir çocuk olmayı öğrenene kadar orada kapalı kalacağını söyleyerek çekip gider. Böylece bizler de daha romanın ilk sayfalarında Jane’in üçüncü ve fiziksel kapatılması ile karşılaştığımızda, küçük kız ile aynı #klostrofobik boğulma hissi ile karşı karşıya kalırız. Anlaşılan odur ki küçük Jane’in psişik kapanması ya da koca malikâneyi bir hapishane gibi deneyimlemesi ev halkı için yeterli olmamıştır. Bir canavarmış gibi algıladıkları Jane’i zapt etmek konusunda o kadar kararlıdırlar ki kızı en sonunda bir odaya, kelimenin gerçek anlamıyla kapatmışlardır. Bu noktada önemli olan Jane’in yengesinin kendisine karşı beslediği düşmanca duyguların geri planında nasıl bir ruh halinin yattığıyla ilgili farkındalığıdır. Mesele sadece Jane’in #kimsesiz olması ile ilgili değildir. O aynı zamanda “değişik” bir çocuktur da. Teyzesinin arzu ettiği biçimde Viktoryen görgü kurallarına uygun davranmaz. Birçok meseleyi sorgular. Kendine has bir çocuktur ve bu özelliğinin beraberinde getirdiği davranış biçimine göre hareket eder. Jane daha romanın bu ilk sayfalarında eğer yengesinin arzu ettiği biçimde davranacak olsa çok daha iyi muamele göreceğini itiraf eder. Ne de olsa bu yenge aynı zamanda içine doğduğu erkekegemen Viktoryen toplumun tüm değerlerini temsil etmekle kalmamakta aynı zamanda bu kodların bekçiliğini de yapmaktadır. Gubar Ve Gilbert’ın The Madwoman in the Attic’(2)ine atıfta bulunacak olursak Jane’in “#evdekimelek” rolünü üstlenmeye uygun bir yapıda olmadığını söyleyebiliriz. Oysa toplumun küçük bir kız çocuğundan beklediği uysal, nazik ve itaatkâr olmasıdır. Jane ise bu özelliklerin hiçbirine sahip olmadığı gibi meraklı, canlı ve hareketli bir çocuktur. Teyzesinin onu islah edilmesi gereken potansiyel bir canavar olarak gördüğü açıktır.

    Kırmızı Oda’da geçirdiği saatler küçük kıza hayatı boyunca unutamayacağı bir deneyim kazandırır; çünkü burası aynı zamanda dayısının son nefesini verdiği odadır ve bu da küçük kızın paniğe kapılmasına neden olur. Pencereden içeriye süzülen bir ışık “başka dünyalardan gelen bir hayalin habercisi” (s.29) gibi gelir ve korkusu giderek artar. En sonunda yaşadığı dehşet öyle bir boyuta ulaşır ki #sinirkrizi geçirir ve çığlıklarını duyan evin hizmetçisi tarafından kilitli tutulduğu odadan çıkartılır. Bu fiziksel kapatılma sonucunda geçirdiği sinir krizi Jane’in artık o vakte kadar kendi içine kapanma şeklinde vuku bulan korunma yöntemine izin vermeyecektir. Ne de olsa deneyimlediği bu içine kapanık ruh hali aynı zamanda müthiş bir çelişki de barındırmaktadır: Jane kendini, ancak “kendi varlığını” yine “kendi içine” hapsettiğinde #özgür hissedebilmektedir. Kırmızı odada deneyimlediği sinir krizi ilk bakışta olumsuz bir nitelik barındırıyor gibi gözükse de #Gubar ve #Gilbert’in de tartışmış oldukları üzere bu esasen kızın “delilik yoluyla” içinde bulunduğu koşullardan “kaçışına” işaret etmektedir. Elbette bu küçük Jane için bilinçli bir tercih değildir; ancak yine de artık önünde yeni bir yol açılmak zorundadır: ya ölecek, ya delirecek ya da varlığını bütünüyle kuşatan bu ortamdan kaçıp gidecektir. Tam bu esnada küçük kızın önüne ilk bakışta çok da cazip görünmeyen bir fırsat çıkar. Yengesi, Jane’i yatılı okula göndermeye karar vermiştir. Bu kararın alınmasıyla birlikte çocuk kısa sürede #Lowood’a gönderilir. Burası öksüz, yetim ya da maddi olanakları kısıtlı kız çocuklarının gönderildikleri bir okuldur. Elbette okulun kendisi de bir diğer tutukluluk haline işaret etmektedir. Burada okuyan genç kızların Lowood’un yüksek duvarlarının ötesine geçme hakları yoktur. Dahası bu fiziksel tutukluluk halinin bir de toplumsal boyutu bulunmaktadır. Viktoryen İngiltere’nin bu çaresiz kızları, toplumun onlara dayattığı biçimde yetiştirilmektedir. Bu okulda aldıkları eğitim sonucunda da eğer biraz şansları varsa ya varlıklı ailelerin yanında #mürebbiyelik yapacaklardır ya da Lowood’a benzer bir diğer okulda çalışacaklardır. #Toplumsal bakış açısı bu koşulları bu kızlar için bir şans olarak görmekte ve müteşekkir kalmalarını beklemektedir. Ancak diğer taraftan da tüm geleceklerinin toplum tarafından şekillendirilmiş olması bir diğer tutukluluk halini ortaya koymaktadır. Söz konusu genç kızların bütün geleceği bu şekilde ipotek altına alınmıştır ve bu da bir tür toplumsal kapatılmaya, kendi kaderini kendi kendine belirleme fırsatının daha en başından ellerinden alınmış olmasına işaret etmektedir. Toplumun bu kızlara sunduğu tek alternatif, içine kapatıldıkları erkekegemen Viktoryen İngiltere’nin dayattığı sınırlar çerçevesinde bu kültürün yeniden üretimine katkıda bulunmalarıdır.

    Jane, Lowood’da kimi arkadaşlar edinir ve burada kişiliği şekillenmeye başlar. Okulu bitirdikten bir süre sonra artık daha fazla orada kalmaması gerektiğini hisseder ve bir diğer özgürleşme girişiminde bulunarak mürebbiyelik yapabileceği işlere başvurur. Gelen ilk kabule verdiği yanıt sonucunda #BayRochester’ın malikânesine adım attığında burada görece özgür günler geçireceğini düşünse de kısa sürede gelişen olaylar Jane’i bekleyen bir diğer tuzağa doğru ilerlemekte olduğumuzun sinyalini verir. Bay Rochester, Jane ile ilgilenmektedir. İkili arasındaki yakınlık giderek artar ve en sonunda Bay Rochester’ın evlenme isteğine Jane’in olumlu yanıt vermesiyle sonuçlanır. Ancak bundan kısa bir süre sonra Jane evin tavan arasında kilitli tutulan #BerthaRochester’ın, yani Bay Rochester’ın yasal eşinin varlığından haberdar olacaktır. Jane, Bertha ile ilk karşılaşmasında yanında Bay Rochester da vardır. Genç adam yasal eşini “bir #canavar, #iblis” olarak tanımlar. Bir bakıma o da bu kadınla evli kalmak zorunda olduğu için kendini tutuklu gibi hissetmektedir. Diğer taraftan da baştan beri Jane ile iki eşit gibi ilişki kurmaya özen gösterdiğini düşündüğümüz Bay Rochester’ın karanlık yüzü ile karşı karşıya kalırız. İsyankâr Bertha Rochester’ı gözünü kırpmadan bir odaya kapatmış ve yok saymıştır. Gubar ve Gilbert The Madwoman in the Attic’te Bertha Rochester’ın Jane Eyre’in zıt ikizi olduğunu savunurlar. İki edebiyat kuramcısının tezine göre Bertha, Jane’in zıt ikizidir. Bir diğer deyişle Kırmızı Oda’ya kapatılmış küçük Jane’in ruh hali ile Bertha’nınki birbirine oldukça yakındır. Esasen Jane’in varlığı da içinde yaşadığı bu bütünüyle #eşitliksiz #toplumaisyan etmektedir. Ancak o, Lowood’daki eğitimi sonucunda kendini denetlemeyi, çıldıracak gibi olduğu anlarda bu ruh halini geri plana itmeyi -bastırmayı- öğrenmiştir. Yine de şu soruyu yöneltmeden duramayız: O anda, Rochester’ın malikânesinde mürebbiyelik yapmakta olan Jane bütünüyle kendisi midir? Benliğine ve kendine ulaşmış mıdır? Yoksa henüz küçük bir kız çocuğu iken sahip olduğu benlik ile Lowood’un şekillendirdiği topluma uygun benlik tasarımı arasında sıkışıp kalmış mıdır? Bu sorunun yanıtı kısa zamanda belirir, çünkü Jane, Bertha Rochester ile karşılaşmasından kısa bir süre sonra kendisine sözde bir cennet vaad eden bu evliliğin barındırdığı tehlikeleri de fark ederek Bay Rochester’ın malikânesinden ayrılır. Charlotte Brontë de kardeşi Emily Brontë’nin Uğultulu Tepeler’de yaptığı gibi “#vaatedilencennet” idealini sorgulamaktadır. #İyibirevlilik kadına rahat, konforlu ve medeni bir yaşamın olanaklarını sunuyor gibi gözükse de esasen toplumun kadınlara -özellikle de ekonomik çerçevede- dayattığı bu kurum katı bir hiyerarşiye sahiptir. Bu hiyerarşi içerisinde evli kadının konumu, görevleri ve olası benlik tasarımının içeriği daha en başından bellidir.

    Şimdi Jane’in tıpkı çocukluğunun geçtiği evden ve Lowood’dan çıkıp gittiği gibi Rochester malikânesinden de kaçıp gitmesi ve kendi benliğine doğru yürüdüğü yola devam etmesi gerekmektedir. Böylece genç kız yarı şuursuz bir biçimde bozkırda uzun saatler yürüdükten, sırılsıklam ıslanıp açlıktan bayılacak hale geldikten sonra #rahip St. John ile karşılaşır. Bu karşılaşma Jane’in önüne bir di ğer sınav çıkaracaktır. #StJohn, iki kız kardeşi ile birlikte yaşamaktadır. Jane’in kimsesiz olduğunu ve çalışmak istediğini öğrendiğinde kıza köy okulunun öğretmeni olmasını teklif eder ve bu teklif olumlu karşılanır. Jane okulda çalışmaya başladıktan kısa bir süre sonra dindar St. John’dan bir evlenme teklifi alacak ancak bu teklife olumsuz yanıt verecek, dahası bozkırın ortasındaki bu yuvayı da terk edecektir. Charlotte Brontë, Jane’in karşısına St. John gibi dindar bir adamı çıkartarak okura şu soruları yöneltmektedir: Aşk için yapılan bir evlilik ile bir misyonu yerine getirmek amacıyla yapılan ve daha ziyade ‘yol arkadaşlığını’ içeren bir evlilik kadın açısından bir fark barındırır mı? Bu iki evlilik türünden biri kadının kendi benliğini özgür kılması adına bir olasılık sunabilir mi? Jane her iki evlilik biçiminin de kendi benliğine kavuşması yönünde bir olasılık barındırmadığını kısa sürede fark eder. O, #eşitlerrarası bir ilişkinin özlemini duymaktadır. Charlotte Brontë tam da bu noktada bir diğer önemli unsurun da altını çizmekten geri durmamıştır. Jane’in arzu ettiği yolculuğa devam edebilmesi ile ekonomik özgürlüğünü elinde tutması yakından ilintilidir. Tam da bu esnada genç kız, uzakta hiç tanımadığı bir akrabasından kendisine yüklü bir #miras kaldığı haberini alır. Kimi eleştirmenler Brontë’nin burada paranın önemine yaptığı vurguyu eleştirmiş olsalar da Viktoryen İngiltere’nin koşulları göz önünde bulundurulduğunda Charlotte ve Emily Brontë gibi dönemin kadın yazarlarının kadının ekonomik özgürlüğü üzerine çokça kafa yormuş olmalarında anlaşılmayacak bir taraf bulunmamaktadır. Maddi olanakları sınırlı kadınlara dayatılan tek varoluş biçiminin evlilik olduğu bir dünya görüşü çerçevesinde Jane’e kalan para bundan sonrasında yapacağı seçimlerde belirleyici bir rol oynamaktadır.

    St. John ve ailesinden ayrılmaya karar verdiği esnada Jane’in kulağında Rochester’ın haykırışları çınlar. Bu mistik yakarış genç kızın yeniden Rochester malikânesinin yolunu tutmasına neden olur. Rochester malikânesi Bertha Rochester’ın çıkarttığı bir yangın sonucunda yerle bir olmuş, Bertha ölmüş, Rochester ise ilk eşini kurtarmaya çalışırken kör olmuştur. İki sevgili Fearndean’de yeniden birleşirler. Rochester’ın kullanmadığı bu ev bütünüyle doğanın içindedir. Chorlette Brontë bize burada yeni ve eşitler arası bir ilişkinin olasılığını sunmaktadır. Gubar ve Gilbert’ın da belirttikleri üzere roman bu olasılık ile kapanır. Rochester, kendi deneyimi sonucunda kibirinden kurtulmuştur. Jane de artık eşitler arası bir ilişkinin olanaklarını deneyimlemeye hazır durumdadır. Yazıldığı dönemde devrim niteliğinde olan bu roman okuru kadının tutukluluk halleri ve kapatılma üzerine düşünmeye itmektedir. Elbette Jane Eyre beyaz, #anglosakson bakış açısını yansıttığı ölçüde kimi sorunlar barındırmaktadır. Özellikle #postkolonyelkuram Jane Eyre’in sahip olduğu bakış açısını sorunsallaştırmış ve Bertha Mason Rochester gibi Üçüncü Dünya’ya ait bir kadının bu romandaki temsiliyeti üzerine kimi eleştiriler yöneltmiştir. Ancak biz burada sadece Viktoryen erkekegemen geleneğin içine doğmuş bir kadın yazarın kendi toplumundaki kadınlık, kuşatılma ve tutukluluk algısna odaklanmakla yetindik. Charlotte Brontë gerek Jane Eyre’da gerekse diğer romanlarında Viktoryen İngiltere’nin kadına dayattığı katmanlı tutukluluk hallerini yansıtmakta büyük başarı göstermiş kadın edebiyatçılardan biridir.

    (1) Charlotte Brontë, Jane Eyre, Çev. Nihal Yeğinobalı, Can Yayınları, 2007.
    (2) The Madwoman in the Attic, Sandra M. Gilbert ve Susan Gubar, Yale University Press 1989

    #İngilizedebiyatı #Brontekardeşler

    romankahramanlari replied 1 year, 7 months ago 1 Member · 0 Replies
  • 0 Replies

Sorry, there were no replies found.

Reply to: romankahramanlari
CHARLOTTE BRONTË’NİN JANE EYRE’INDE TUTUKLULUK TE…
Cancel
Your information:

Start of Discussion
0 of 0 replies June 2018
Now