Cadının Fırınına Kim Odun Taşıyor?

  • Cadının Fırınına Kim Odun Taşıyor?

    Posted by romankahramanlari on 12 Temmuz 2024 at 10:59

    Cadının Fırınına Kim Odun Taşıyor?(1)*

    Makale Yazarı: Melek Özlem Sezer

    *Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI Ocak/Mart 2013 13. sayıda yayımlanmıştır. 

    Çocuklar İçin Bir Korku Filmi: #HanselveGretel
    Aşinalık kadar görmeye ket vuran ne vardır? Kimi zaman salondaki eski duvar saatlerine benzer klasik masallar. Doğduğumuzda o evdedir, binlerce kez bakmışızdır. Ama uzağa gidip de onun resmini çizsek sonra dönüp baksak saatle resmi arasındaki farka şaşar kalırız. İç içe geçmenin talihsizliğidir bu, evdeki kötü kokuyu ancak dışarıdan gelen birinin duymasıdır. Ve bizim balkona çıkıp hava almadan söylenene ikna olmama bağnazlığımız…

    Klasik masallar, ideolojik birer aygıt olarak ustaca yöntemleriyle sinsi bir işleyişe sahiptir. Genetik hafızayı ve ilkel dönemden miras kalan simgesel düşünme biçimini emrine koşarak, bilinçaltına işleyen kodları görünen yüzeyin altına ikincil hikâyeler yazmak için kullanır. Bu nedenledir ki normal koşullarda bir ölünün öpülmesi bizi dehşete düşürecekken, Pamuk Prenses romantik tahayyüllere devreder. Dehşete kapılmayız; çünkü onun aslında ölü olmadığını biliriz. Romantik dalgınlığımızsa, bir ölünün demek ki iradesiz ve edimsiz birinin karşılık veremeyeceği masum bir öpücükle boğaza takılı kalan elmanın fırlayıp çıkamayacağını aklımıza getirmeyişimizdir. Bunun için masalın orijinal metninde yer aldığı gibi güçlü bir sarsıntıyı sağlayacak olan eylemi…

    Aynı ezbere romantizm Hansel ve Gretel’i de tatlı tatlı uyusunlar diye üstelik bilinçaltımızın arı kovanı gibi işlediği uyku öncesinde, çocuklara anlatmamıza neden olur. Eğer bir çocuğum olsa, Hansel ve Gretel’i okumasındansa Testere’yi izlemesini tercih ederim. Çünkü çocuk o filmin bildiği dünyadan kopuk olduğunu bilir ve daha da önemlisi uyarılmış bir dikkatle izler bu korku filmini. Oysa bu masalı iradenin bilinçli olarak zayıflatıldığı uyku öncesinde dinler. Çocuklarla özdeşlik kurar ve iletilerini bilinçaltına işler.

    Masala başından itibaren bakalım ve eğer bu bir masal olmasaydı, şu durumlara ne tepkiler vereceğimizi düşünelim:

    • Yiyeceğini paylaşmak istemediği için çocuklarını ormana bırakan anne baba,
    • Bu yalanın farkında olan; ama eve geri dönüş yolunu bulmak için işaretler bırakan çocuklar, bu durumun iki kez tekrar etmesi,
    • Ormanda kaybolan, açlık ve susuzluktan kıvranan, ayrıca her an vahşi hayvanlar tarafından parçalanma tehdidi altında olan çocuklar,
    • Travmatik bir bekleyiş süreci: Sabahleyin seni korumakla yükümlü ilk kişi olan öz baban tarafından ormana terk edileceğini bilmek ve bilmiyormuş gibi davranarak uyumak,
    • Çocukların şeker ve çikolatadan bir evle, yani en sevdikleri şeylerle kandırılması,
    • Yine sevimli ve çocukların düşkün olduğu, dost bildiği bir figür olan kuşların ekmekleri yiyerek eve geri dönüşlerini engellemesi,
    • Yamyam bir cadı. Onun yemeği olacağını bilerek bekleyen ve bu sırada da hapis altında olan bir kız. Bu duruma seyirci kalan ve cadı tarafından köle olarak kullanılan bir oğlan,
    • Besiye çekilmiş avının yeterince şişmanlayıp şişmanlamadığını kontrol etmek için ondan her gün parmağını uzatmasını isteyen cadının korku psikolojisine tekrarlarla katkısı. Tabii eğer cadı bir dal parçasıyla ya da bir tavuk kemiğiyle üzerinde et olan, sıcak insan parmağının arasındaki farkı anlamayacak kadar aptal ve mantıksızsa,
    • Çocukların cadıyı fırına atıp yakarak öldürmeleri, çocuk tarafından işlenen cinayet! Bu cinayetin normalleştirilmesi,
    • Cadının altınlarını alarak eve dönmeleri, yani masum görülen bir hırsızlık, • Çocuklarını ölüme terk eden babanın, onları altınlarla döndüklerinde kabul etmesi. (Artık yiyecek ve para derdi yok, öyleyse çocuklar sevilebilir.) Kopmayı da, birleşmeyi de sağlayan şeyin ekonomik bir neden olması,
    • Üvey annenin ölümü de zenginliğe eklenince yaşanan mutluluk tablosu… Babanın hiç sorgulanmaması, hesaplaşmanın olmaması, babanın iradesizliği, suç ortaklığı ve son derece patolojik bir yeniden birleşme.

    Sonuç, sevginin bile patolojik olduğu bir masalın çocuklar mışıl mışıl uyusun diye anlatılmasındaki tuhaflık. Fazlasıyla ağır ruhsal darbeler altında, kişilik bozukluklarıyla yetişmeleri muhtemel masal kahramanlarının duygu ve tavır modeli oluşturması. Bu masalı dinleyen çocukların ise tanımlayamadıkları bir huzursuzlukla, gece kâbuslarına aktaracağı korkular edinmeleri.

    Hangisi daha kötü acaba çocuklara cadı tarafından uygulanan fiziksel şiddet mi, yoksa ebeveynlerin güven duygusunu yıkan duygusal şiddeti mi?

    Hansel’in Modern İzleği: #Taşi
    “Binbir Gece Masalları’nın unutulmaz tadını taşıyan dizi” olarak lanse edilen Taşi, masal kültürünün klasik öğelerini kullandığı öykülerini modern bir zeminde birbirine bağlayarak ilerliyor. Kuşkusuz masal kültürünü modern edebiyatın olanaklarıyla birleştirmesi hoş; ancak tutkuyla bağlanmak için yamyamlık figürünü seçmesi tuhaf. Dizinin Taşi ve Baba Yaga adlı kitabının internet satışlarındaki tanıtımı şöyle:

    “Ürkünç cadı Baba Yaga, Taşi’yi mantarlı yahnisine katmak ister! Derken, acımasız Astım-Kestim-Ağa, Taşi’yi korkunç Nehir Korsanı’na vermek ister…”

    Anahtar kelimeler de aynı şekilde ilgi çekici: yemek pişirme – cadı – hırsızlık

    Bu macerasında Taşi’nin yolu tıpkı Hansel gibi ormana düşer ve olağanüstü bir evle karşılaşır: “Tırnakları iyice toprağa gömülü, sarı, pul pul tavuk ayaklarının üstünde duruyormuş bu ev. Çarpık çurpuk bacasından da çarpık çurpuk, ipincecik bir duman yükseliyormuş.”(2)

    Evden çıkan yaşlı kadın (cadı) ve yaşlı görünüşlü olup da genç kız olarak söz edilen Alenka onu çay içmeye davet eder. Biz de nedense kırmızı beresinde ay ve yıldız olan çirkin cadı, elleri ve önlüğü kan içinde olan Alenka, yarı yolunmuş bir kaz ve şaşkın Taşi’nin çarpıcı resminden sonra şu metinle iyice alışırız vahşetin tadına: “Odanın bir köşesinde dev gibi bir fırın varmış. Yanında da, bir taburenin üstünde yarı yolunmuş bir kaz yatıyormuş. Genç kızın elleri tüy ve kan içindeymiş.”(3)

    Yine fantastik, merak uyandırıcı bir ev, cadının dev fırını ve arzusu da elbet aynı: “Sesi tahtaya sürten zımpara kâğıdı gibi çıkıyormuş. Sonra uzanıp, Taşi’nin kolunu mıncıklamış. ‘Ama sen iyi besili bir oğlana benziyorsun. Gerçekten hoşuma giden tek şey Oğlan Yahni’sidir.”(4)

    “Becerikli ve akıllı” olarak tanımlanan Taşi geç de olsa cadının dişlerinin demirden olduğunu görür. Derken bahçedeki korkuluk dikmelerinin her birinin tepesinde, içinde mum yanan -tam da çocuk kafası büyüklüğünde- küçük birer kafatası durduğunu. Kitap ilköğretim birinci, ikinci ve üçüncü sınıflar için önerildiğine göre, bu kafalar küçük olmalı. Ancak korku filmlerini aratmayan dehşet imgelerini estetize edip, macerayla harmanlanmış vahşetle hayal gücünü geliştirerek büyütecek bu kafaları. Aynı şekilde ‘oğlan yahnisi’ni de çeşitli otlar ve mantarla zenginleştirecek. Anahtar kelimelere ‘yemek pişirme’nin eklenmesi boşa değil.

    Kasaplarınkinden daha kanlı resmedilmiş önlüğü ve eldivenleriyle Alenka -nasıl yahniyse bu- giyinik durumda olan Taşi’yi fırın küreğindeki kaba atıyor. Taşi yahniye elma ve baharat gerektiğini söyleyerek onu oyalıyor. Böylece giysilerini kaza giydirerek paçayı kurtarıyor: Bütün kötüler aptaldır!

    Alenka elmalara karanfil tohumu sokuşturuyor, kaz oğlanın ceketinin içine atıyor. Lezzete düşkün olduğu halde, yemeğinde yanmış kumaş olacağını düşünmeden, küreğini fırının içindeki kıpkırmızı ateşin ortasına sürüveriyor. Cadı gelince, iştahla bacağı ağzına atıyor. Oğlan bacağı sandığı etin kaz bacağı olduğunu anladığında da kızıyor haliyle. O minicik kaz bacağıyla oğlan bacağı nasıl karışırsa. Ama nasılsa bütün kötüler aptaldır. Böylece Taşi bu maceradan da Keloğlan kurnazlığıyla kurtuluyor. Ev bacaklarının üzerinde dikiliyor, kanatlarını açıyor, bir daha Taşi’nin köyüne geri dönmemek üzere uçup gidiyor.

    Dizinin Taşi ve Devler adlı kitabında ise, Taşi mantıyı öğütülmüş kemikle mi yoksa unla mı yapmak konusunda tartışan dev karı kocanın barışmasını sağlar. Hangi mantının daha iyi olacağı konusunda hakemlik yapacaktır. O da öğütülmüş kemik ve unu birbirine karıştırarak, iki yarışmacının aynı malzemeyi kullanmasını sağlayarak sorunu çözer. Ne de olsa dev Çintu’nun karısının mantısını daha çok beğenirse bir dahaki mantının kendi kemiklerinden yapılma olasılığı vardır. Taşi böylece hem yemek yapımıyla ilgili bilgisini zenginleştirir; hem de devin, arkadaşı ejdere kahvaltıda Taşi’yi gözleme olarak sunmaya dair sözünden dönmesini sağlar.(5)

    Taşi ve Koku Bombası adlı kitapta da Bayan Çintu’yla arkadaşlığını iyice ilerletir. Onlar dertleşedursun, Çintu mutfağa ‘Fi fay fo’ diye homurdana homurdana mutfağa dalar.

    “‘Yine başlama,’ diye atıldı Bayan Çintu. ‘Bak, Taşi bizi görmeye gelmiş. Onu hatırlıyorsun değil mi? Hani şu- ‘Onu yememiş miydik biz?’‘Hayır,’ dedi Bayan Çintu acele acele. ‘O başka bir oğlandı.’(6)

    Kan Kokusu: Üvey Anne
    Masal ve mitoloji, bilinçaltının dilidir. Bu nedenle sansüre en çok hedef olmasına karşın, akılla ruhun dip kıvrımlarında gizlenen düşünceleri bile hiç de öyle dilini eğip bükmeden söyleyiverir. Ensest, yamyamlık, cehennem ateşini besleyen arzular; kimileyin dolaylı yöntemlerle de olsa, halk arasında gezinmenin temkinli bir yolunu bulmuştur. Bir tek şey hariç: Annelere karşı olumsuz duygular. Peki; ama tüm anneler, hayat boyunca tozpembe yaşantılar mı sunarlar? Okuduğum binlerce masal içinde karşıma annenin hatasını doğrudan aktaran bir tek olumsuz örnek çıkmıştır ki onun da rasgele yapıldığını, arkasındaki vahşetin akla bile gelmediğini düşünüyorum.

    Klasik masal formlarından biridir. Horozun gagası kırılır, tamirciye gider. Tamirci, karşılığında süt talep eder. Horoz, inekten süt ister. İnekse sütünü çimen karşılığında verecektir. Çayıra gider, çayır yağmur ister. O bunu, bu şunu isterken yolu fırıncıya varır. Fırıncı yavru köpek istemektedir. Anne köpekse, yavrularından birini; ancak ekmek karşılığında verecektir. Bu masal formunda zincirleme takas ekonomisi içinde dilekler bir yumak gibi yuvarlanır ve yumak geri açılınca, herkes istediğine kavuşur, masal biter.

    Bu masalda da yumak rastgele yuvarlanmış, bir ekmek karşılığında anne çocuğunu feda etmiştir. Çocuk yazınında çocuğun özdeşlik kurması, ayrıca masaldaki kahraman sorunlarını çözerken kendisinde de aynı cesareti bulması için ne çok hayvan hikâyesi, özellikle yavru köpek hikâyesi kullanıldığını düşündüğümüzde, bu örnek daha da acı bir tat bırakıyor.

    Peki, anneler yaşamımızda başka hiç mi acı tat bırakmazlar? Ama anne kutsaldır ve onu eleştirmek, tüm sevilenler içinde insana en çok azap yaşatandır. Bu nedenle de üvey anne, anneye olan olumsuz duyguların yansıtılıp katarsise kavuşmanın zemini olur kimi zaman. Öte yandan ne yazık ki hayatta da karşılaştığımız üvey anne şiddetinin anlatımını sunar masal. Nitekim verilen örnekler, babanın işbirliğiyle çocuklara uygulanan vahşeti aktarır. Baba iradesizliğe sığınır. Erkeğin binlerce yıldır iktidar olduğu bir dünya düzeninde, yalnızca ikinci eşine karşı tamamen pasif olduğunu görürüz ki bu anlatılardaki en sakat nokta bana göre, babanın kötüye karşı direnme sorumluluğunun yadsınmasıdır. Bu kadınla kim evlendi, çocuklara uygulanan vahşete kim boyun eğdi ve kim onunla işbirliği yaptı? Kuşkusuz üvey anne şiddeti, hayatın gerçeklerindendir; ama ona karşı bu kadar önyargı olması ve çocuklara üvey anne korkusu aşılanması, iyiliğe niyetli üvey anneler için bir haksızlıktır. Hele boşanmaların bu kadar yoğun olduğu ve ivmenin artacağı böyle bir çağda, üvey anneye karşı bunca önyargı yaratmak, ilişkileri baştan çıkmaza sokmak, zor olan bir şeyi daha da zorlaştırmak anlamına gelmez mi?

    Üvey anneyle ilgili olarak masallarda pek çok olumsuz öğe sıklıkla geçer. Aşağıda alıntıladığım örneklerse, oldukça şaşırtıcı bulunsa da masallarda yine sık rastlanan öğeler içermektedir: Üvey ana, kocasına demiş ki: “Ben çok hastayım. Eğer sen çocukları kesip kanlarını ağrıyan yerlerime sürmezsen, iyileşemem.” Adam ise kadının her söylediğini kabul ettiği için, bunu da yerine getirmiş.(7)

    Bir Anadolu masalı olan Üç Pınar’da ise bu vahşi izlek biçim değiştirir. Vurduğu kuş düşmedi mi getirdiği tavşan pişmedi mi can korkusu yaşatacak kadar öfkeli ve acımasız bir avcı, karısına üç keklik getirir. Kadın kekliklerden birini kaybedince, dayak ve ölüm korkusuna düşer. Üvey oğluyla kızından şüphelenir, döve döve çocukların burnundan kan getirir. Kekliği bulamaz. Dayak ve ölüm korkusuyla sol memesini kesip diğer kekliklerle birlikte kocasının önüne koyar. Masal şöyle devam eder:

    Adam sol memeyi yerken, nerdeyse parmaklarını da yiyecekti, öylesine beğenmişti karısının memesini.
    “Bu keklik çok tatlı bir keklik,” diye söylendi. Sonra da cömertliği tuttu. “Biraz al da tadına bak.” Karısı almadı, içi burkuluyordu.(8)
    Kocası sorunca kadın, gerçeği itiraf eder. Adam kızmak şöyle dursun, sevinir. “Adam eti ne de tatlı olurmuş!” der. Kadın da fırsatı kaçırmaz:
    “Adam etinden bu kadar hoşlandıysan, çocukların ne güne duruyor?” dedi.
    “Onların hiç eti yok ki, ikisi de bir deri, bir kemik,” dedi avcı, içini çekti.
    Üvey ana buna da bir çözüm buldu:
    “Bu da söz mü?” diye atıldı hemen. “Kırk gün güzelce besleriz, semirirler, ondan sonra kesip yersin!”
    Kocası da beğendi bu düşünceyi.
    “Öyle ya, çok kolay, besleriz,” dedi, keyiflendi, “Besleriz, besleriz, sonra da keseriz. Bir güzel yeriz. İkisini birden kesip adam etine doyarız.”(9)

    Masal… Onun verdiği hazları başka ne verebilir ki? Her şeyden önce verdiği hayat bilgisiyle, deneyimiyle, edebi zevkleriyle, bir tür olarak ayrıcalıklı olanaklarıyla insanın kendini ve yaratıcılığının sınırlarını keşfetmesi için kırk odanın kapısını birden açan anahtarlara benzeyen masallar keşfetmekle biter mi? Ama işte bazen böyle sinsi ve tehlikeli olabiliyor kimi kardeşleri…

    1 Bu yazı Melek Özlem Sezer’in Masallar ve Toplumsal Cinsiyet adlı kitabı temel alınmıştır. (Masallar ve Toplumsal Cinsiyet, Evrensel Basım Yayın, 3. Basım Mart 2012).
    2 Anna Fienberg-Barbara Fienberg, Taşi ve Baba Yaga, Çeviren: Müren Beykan, Haziran 2011, Günışığı Kitaplığı, İst. s. 12.
    3 ibid, s. 16.
    4 İbid, s. 17.
    5 AnnaFienberg-Barbara Fienberg, Taşi ve Devler, Çeviren: Sedef Örsel, Haziran 2011, Günışığı Kitaplığı, İst.
    6 Taşi ve Koku Bombası, Anna Fienberg-Barbara Fienberg, Çeviren: Müren Beykan, Temmuz 2011, Günışığı Kitaplığı, İst. s. 19.
    7 Orhan Güner; Kürt Halk Masalları ve Halk Hikâyeleri, (Ankara: Kalan Yayınları, 2002) s.86.
    8 Tahsin Yücel; Anadolu Masalları, (İstanbul: YKY (Doğan Kardeş), 2005). s 72.
    9 İbid, s. 73.

    #masal #şiddet

    romankahramanlari replied 1 year, 6 months ago 1 Member · 0 Replies
  • 0 Replies

Sorry, there were no replies found.

Reply to: romankahramanlari
Cadının Fırınına Kim Odun Taşıyor?(1)* Makale Yaz…
Cancel
Your information:

Start of Discussion
0 of 0 replies June 2018
Now