Bir Gün Tek Başına’nın Kenan’ını Nasıl Bilirsiniz?
-
Bir Gün Tek Başına’nın Kenan’ını Nasıl Bilirsiniz?
Bir Gün Tek Başına’nın Kenan’ını Nasıl Bilirsiniz?*
Makale Yazarı: Emin Karaca
*Bu Makale Roman Kahramanları Nisan / Haziran 2010, 2. sayıda yayınlanmıştır.
ÖNCELİKLE “KENAN” KİM DEĞİLDİR?
“ilk romanlar otobiyografiktir” ya da “otobiyografik öğeler taşır” lafına inanalım da; Bir Gün Tek Başına* Vedat Türkali’nin ilk romanı olduğundan kahramanı Kenan’ı yazarıyla özdeşleştirelim… Hoş, sıradan roman okurları bu laflara inanıp her ilk romanı yazarıyla özdeşleştirsinler de, koca koca “Prof.” ya da “Doç.” unvanlı alimlerimiz aynı iddiada bulunurlarsa, onları ne yapalım?
Aşağılarda iyice açacağız, ıcığını cıcığını çıkaracağız ya; Bir Gün Tek Başına’nın Kenan’ı, solculuktan yıllar önce emniyete düştüğünde “iki tokat yer yemez”, bu işlere paydos der. Yıllardır böyle bir Kenan’ın, romanın yazarı Vedat Türkali ile özdeşleştirildiğini duyar dururum… Belki siz de duymuşsunuzdur.
Ola ki bu özdeşleştirme; sıradan, masum roman okurları tarafından değil de, yeminli Vedat Türkali düşmanlarının, hasımlarının, romanın yazarından bir öc alma yöntemidir.
Bakın 2001’de Vedat Türkali’nin “Komünist” kitabının yayımlanmasından sonra ne oldu?
Türkali; Komünist’in bir yerinde, 1940’ların başında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi #Türkoloji Bölümü’nde öğrenci iken, sonradan Toktamış Ateş’in babası olacak olan, kendisinden iki sınıf yukarıdaki Ahmet Ateş’le; Moskova önlerinde ve Stalingrad’da vuruşan “Almanların mı yoksa Sovyetlerin mi yenileceği?” bahsine tutuştuklarını anlatır. Bahsi kaybeden ötekine 10 kitap verecektir, içlerinde #OrhanVeli’nin #Garip‘i olmak üzere…
Sonunda Vedat Türkali bahsi şöyle noktalıyordu:
“Babasının vermediği bu kitap borcunu, redd-i mirasta bulunmadıysa, oğlu Sayın Kemalist Profesör Toktamış Ateş’ten mi istesem diye düşünüyorum!!”
O zamanlar Cumhuriyette yazan Toktamış Ateş; 13 Eylül 2001 tarihli #Arayış köşesinde, Vedat Türkali’nin “Komünist” yapıtında yer alan yukarıdaki anekdotuna karşılık verirken yazısına şöyle giriyordu:
“Biz, emniyette yediği bir tokat nedeniyle, her türlü düşüncesinden cayan ve günah çıkararak ordu kademelerinde yükselmeye çalışan ‘edebiyatçılar’ da biliriz. Ama bunları eşelemeyi düşünmeyiz.”
Açıkçası Prof. Dr. Toktamış Ateş, Vedat Türkali’ye; Bir Gün Tek Başına romanındaki “Kenan” sen değil misin, emniyette bir tokat (oysaki aslı iki tokattır) yiyince, solculuktan cayan ve günah çıkararak ordu kademelerinde yükselen (Vedat Türkali’nin Abdülkadir Demirkan gerçek adıyla orduda yüzbaşı rütbesine kadar yükselişine gönderme yapıyor) kişi değil misin, demek istiyordu.
Türkali, cevabi yazısında şunları söylüyordu:
“BirGün TekBaşına” adlı romanımda, Güvenlik’te yediği bir tokatla yılan kahraman Kenan’la mı karıştırıldım diye düşündüm. Romanlarımdaki birilerinde beni bulmak, sıradan okuyucunun, çok karşılaştığım, gülünç öykülere varan onulmaz eğilimidir çünkü…”
VEDAT TÜRKALİ, MEĞER CUMHURİYET’TE MUSAHHİHMİŞ…
Doç Dr. Funda Şenol Cantek de; Yeşilçam Dedikleri Türkiye romanının kahramanlarından Gündüz Bey’i Vedat Türkali’nin kendisi olarak kabul ediyor.
Şimdi de gelin onun hikâyesini anlatalım:
1-7 Mayıs 2006’da, İstanbul’da Uluslararası işçi Filmleri Festivali düzenlendi. Festivali düzenleyen kuruluşlar: Halkevleri, Sendika.Org, Basın-iş ve Sine-Sen’di. Festivalde gösterilecek “Karanlıkta Uyananlar” ve “Güneşli Bataklık” filmlerinin senaryolarını yazmış olan Vedat Türkali’ye de sanırım “onur ödülü” verildi. Medya ve internet kanalıyla haberdar olduğum halde, o günlerde Yeni Melek Gösteri Merkezi’nin civarından bile geçmedim.
Tam da o günlerde, inkılap Yayınevi’nin yayın programına alınan Vedat Türkali Ansiklopedisi / Abdülkadir Pir haşan Hakkında Bilmek istediğiniz Her şey’in sayfa tasarımıyla uğraşıyordum. Ayın sonlarına doğru, kitabımın öznesi Vedat Türkali aradı.
Bir akşam evine gittim, sohbet sırasında; yukarıda sözünü ettiğim festivalle ilgili bir kitapçık uzattı:
“Madem biyografimle bu kadar uğraşıyorsun, al bak bakalım benimle ilgili bir yazı var bunda” dedi.
Kitapçığın adı, Neo-Liberalizme Karşı Direniş Öyküleri: 20 Ülke 40 Film idi. Karıştırırken 15’nci sayfasında Doç. Dr. Funda Şenol Cantek imzalı Abdülkadir Demirkan’ın Vedat Türkali Olarak Portresi başlıklı yazıya rastladım.
Okumaya koyulurken birden fark ettim, yazar, 1934’te yasal zorunluluk nedeniyle alınmış, ancak, artık 1951 Komünist Tevkifatı Davası’nın zabıtlarında kalmış, yasayla terk edilmiş bir soyadını, Demirkan’ı, yazısına başlık yapmıştı. Oysaki “Abdülkadir Pirhasan’ın Vedat Türkali Olarak Portresi” dese doğru olacaktı.
Portreyi çizmeye başlarken, eksik olmasın, benim, 1996’da çıkan Eski Tüfeklerin Sonbaharı kitabıma da gönderme yapmış. Türkali’nin portresini 1919’daki doğumundan itibaren kronolojik olarak çizmeye devam ediyor Cantek:
“Aynı zamanda subay olan Demirkan, yükseköğrenimini İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türkoloji Bölümü’nde yapar.”
(“Yoksulluğundan ötürü, Milli Savunma Bakanlığı yurdunda barınıp Ordu hesabına okuduğundan, mezuniyetinden sonra muharip sınıflardan olmayan bir subaydı,” ifadesi daha doğru olmaz mıydı?)
Ya şu cümleye ne dersiniz?:
“Üniversiteden sonra askeri liselerde edebiyat hocalığını sürdürürken yasa dışı örgütlere üye olduğu ve ‘ülkenin bütünlüğünü tehlikeye düşürecek’ faaliyetlerde bulunduğu gerekçesiyle öğretmenlikten uzaklaştırılır ve tevkif edilir.”
(Daha doğru bir ifade ile: “Üniversiteden sonra, savaş nedeniyle Akşehir’e taşınan Maltepe Askeri Lisesi’nde, daha sonra İstanbul’da Kuleli Askeri Lisesi’nde edebiyat öğretmenliği yaptı, yasadışı Türkiye Komünist Partisi’ne (TKP) üye olduğundan, komünist örgütlenme faaliyeti yüzünden tevkif edilince, öğretmenlik mesleği de son buldu,” denilse nasıl olurdu?)
Bakın şimdi de; “Hapisten çıktığı 1958 yılında” ne yapmış Vedat Türkali?
“Dostlarının da yardımıyla yine ‘yazı-çizi’ ile ilgili bir iş bulur: #Babıali’de #Cumhuriyet gazetesinde musahhihlik…”
Bunca yıldır Vedat Türkali’nin biyografisiyle ilgili çalışmalar yaparım; ne böyle bir şeyi kendisinden duydum ne de bir yerde okudum.
Ancak benim bildiğim, Vedat Türkali; Yeşilçam Dedikleri Türkiye romanının (Cem Yayınevi, 1987, 562 s.) kahramanlarından Gündüz Bey’i anlatırken, siyasi mahkum olarak sürgünden gelmiş olan onun, arkadaşı Mandrake Nevzat kanalıyla gazeteye (gazete adı hiçbir şekilde, hiçbir yerde geçmemektedir, ancak ciddi okur, başyazarından ve yayın çizgisinden Cumhuriyet olduğunu çıkarabilir) “musahhih” olarak yerleştirildiğinden söz eder.
Oysa ki; Funda Şenol Cantek; Vedat Türkali’nin Cumhuriyet gazetesinde çalışmasını (!) anlatmayı sürdürür:
“0 zamanlar eski bir siyasi suçluyu barındırabilecek tek gazete Cumhuriyet gibi görünmektedir. Bunda Cumhuriyetin sol eğilimli yayın politikasının yanı sıra Demirkan’ın araya giren hatırlı dostlarının da etkisi vardır.
Cumhuriyetle bu kısa dönemli çalışması onun Yeşilçam Dedikleri Türkiye adlı romanına malzeme teşkil edecektir…”
Ne yapalım şimdi?
Aslında “hapisten çıktıktan sonra” ne yaptığını Vedat Türkali Ansiklopedisi’nin “G” maddesinden buyurun birlikte okuyalım:
“GAR YAYINLARI
Vedat Türkali’nin özgürlüğüne kavuştuktan sonraki yıl, 1959’da Rıfat Ilgaz ve Suavi Barutçuoğlu adındaki arkadaşlarıyla yayıncılık denemesi yaptığı yayınevi.
Dokuz bin liralık ana sermayesini Vedat Türkali’nin koyduğu yayınevi, esas olarak Rıfat Ilgaz’ın mizah kitaplarını yayımlamayı hedeflemişti.
Cağaloğlu’nda Aydınlar Han 37 numaradaki küçük bir odada faaliyete geçen Gar Yayınları’nın kısa ömründe “Mizah Serisi”nden üç yayını olabilmişti:
• Rıfat Ilgaz’ın Bizim Koğuş
• Rıfat Ilgaz’ın Hababam Sınıfı 3
• Ferit Öngören’in hazırladığı Yeni Mizah Hikâyeleri Antolojisi
Bu üç kitabın yayımının ardından, faaliyetine son veren #GarYayınları adı altındaki yayıncılık denemesi Vedat Türkali için oldukça pahalıya mal oldu.
Borçlanıp sermaye olarak koyduğu 9 bin lirayı, yeni girdiği sinema dünyasında yazdığı senaryoların parasıyla geri ödeyecekti.”
Funda Şenol Cantek; Vedat Türkali’nin hayatında bundan sonra başlayan sinemacılık dünyasının hikâyesini az çok doğru biçimde anlatıp gidiyor.
Yukarıda örneğini gördüğümüz gibi, Vedat Türkali; uzunca yıllar ilk romanı Bir Gün Tek Başına’nın kahramanı Kenan’la özdeşleştirilmişti.
Şimdiyse bir başka akademisyen tarafından #Yeşilçam Dedikleri Türkiye’nin kahramanı Gündüz Bey’le özdeşleştiriliyor.
Peki, Vedat Türkali Mavi Karanlık’ta, Tek Kişilik Ölüm’de, Güven’de, Kayıp Romanlar’da ve Yalancı Tanıklar Kahvesi’nde de hep birileri olarak mı karşımıza çıkıyor? Çok şükür Kayıp Romanlarda kendi adıyla ve kimliğiyle yer aldığı için, başka birisi olarak karşımıza çıkmıyor.
Cantek’in yazısında gönderme yaptığı 18 adet kaynağın 8’i Vedat Türkali’nin kitapları… Ancak aralarında 2001 baskılı Komünist yok. Olsaydı da; Funda Şenol Cantek, otobiyografik bir çalışma olan Komünistte Vedat Türkali’nin Cumhuriyette musahhihlik yapmadığını kendi kaleminden okusaydı bu ağır hataya düşmezdi diye düşünüyorum, işe iyimser yönünden bakarak…
PEKİ “KENAN” KİMDİR?
Bir Gün Tek Başına’nın baş kahramanı Kenan, hemen romanın ilk başında çıkar okurun karşısına… Şişli’deki bir apartmanın üçüncü katındaki dairesine akşamleyin iş çıkışı dönüp gelen Kenan bir aile reisidir. Ailenin öteki bireyleri karısı Nermin ve ilkokul çağındaki Zeynep’tir. Yemekten sonra kendi kendisine söylenirken; yıllar önce, Emniyet Müdürlüğü’nde başından geçeni anımsayıverir hemen: “Ben nasıl kırgınım biliyor musun? Her şeye, herkese, başta kendime. Ne suçun var senin? Bende iş yokmuş, iki tokatlıkmış demek bütün direncim. Bu kadarı da çok! Bir şey yitirmedim ki inancımdan.”(s.11) On beş yirmi yıl önce (Daha ilerilerde bunun kesin tarihini öğreniriz, 1944 Tevkifatı’nda olmuştur) genç bir üniversiteli iken yediği iki tokat ara sıra böyle yeniden patlıyor gibidir yüzünde.
Zaman 1959 yılının sonbaharı, bir Eylül günüdür.
Kenan, Cağaloğlu’nda “izbe bir Babıali kitapçısıdır. Bu kitapçı dükkanını bulup işi kurmasında yardımcı olan, aynı zamanda yakın aile dostu Rasim, iktidara çok yakın, büyük işler çeviren, sık sık Ankara’ya gidip gelen birisidir. Kitapçı dükkanında, tezgahtar Burak yardımcısıdır, muhasebe işlerine bakan bir de Matmazel vardır.
Rasim öğlene doğru kitapçıya uğrayıp Liman Lokantasında yemeğe götürür Kenan’ı. Yemekte Kenan’ı Vatan Cephesi’ne girmeye çağırmakta, kağıt tahsisinden yararlandırma teklifinde bulunmaktadır. Anlaşamadan ayrılırlar, Kenan BabIali’deki kitapçı dükkanına döner gelir. Karısı Nermin telefon edip gelirken manava uğramasını söylemiştir. Akşamleyin dükkanı kapatıp evine dönmek için Sirkeci’ye indiğinde ise canı Gar Lokantası’na gidip içki içmek ister. Yolda rastladığı şair, veremli Sait’i de davet eder.
SİRKECİ GAR LOKANTASI’NDA
KAFAYI BULAN “KENAN”…
Kenan’la Sait’in Sirkeci Gar Lokantası’nda kurdukları rakı sofrası, önce Sait’in tanıdığı iki gazetecinin buyur edilmesiyle genişlemeye başlar. Sanat, siyaset, aktüel politikalar üzerine bir yandan sohbet edip bir yandan da rakıyla demlenme sürüp gitmektedir. Üniversite öğrencisi Sermet’le yanında çirkince bir kız daha girer Gar Lokantasına, onları da davet ederler masaya. Kenan artık iyiden iyiye kafayı bulmuştur. Söylenir kendi kendine içinden: “Hiç bu kadar içmedimdi. Ne tatlı. Sarhoş filan değilim… Tezgahta telefon var, kumbaralı. Bir telefon ederim Nermin’e. Gelsin isterse… Demin ettim ya telefon… Etmedim mi? Manav kapalı derim. Zeynep’in de… Han yıkılacak zaten…” (s.39)
Gar Lokantası’nın masaları tek tük boşalmaktadır. Bu masada ise sık sık “Kenan Ağbimizin şerefine…” kadeh kaldırılıp durmaktadır. Bir ara gözü kapıya takılan Kenan, gülümseyip yavaşça sallanarak: “işte Nermin de geldi…” der. İçeriye ağır ağır bir kız girmiş, onlara bakmaktadır. Masaya yaklaşır, yer açar oturturlar. Kız Kenan’la tanıştırılır. Adı Günsel’dir, Felsefe’den Sermet’in arkadaşıdır. Kenan ise ilk görüşte karısı Nermin’e benzettiği kızı, sürekli Nermin kabul etmektedir.
Bir süre sonra Gar Lokantası’ndan çıkan grup bir arabaya atlayıp Beyoğlu’na çıkar. Arka sokaklarda bir tanıdıklarının mekanına girip otururlar. Burası bir şarap evidir. Kenan bu kez şarap içmeye başlar. Ağır sarhoşluğa doğru giden bu atmosferde Kenan’la Günsel birbirlerini tanımaya çalışırlar.
Buradan çıkıp istiklal Caddesi’nde yürürler, bir başka mekana girerler bu kez. Kenan orada da votka limon içer. Beşinci votka kadehinden sonra artık Kenan kendinde değildir. Dışarı çıkarlar, Günsel bu durumda Kenan’ı bırakmaz. Koluna girmiştir. Kenan konuşurken bir Nermin bir Günsel diye hitap etmeye başlar. O sırada Taksim’den gelen Citroen marka arabasından inen arkadaşı Rasim’le karşılaşırlar, onu aramaya çıkmıştır. Rasim “Sabahlar hayrolsun,” derken alaylı şekilde, ona küfredip vurmaya çalışan Kenan, Günsel’in kolundan kurtularak ıslak caddeye yüzü koyun kapaklanır kalır…
Bundan sona hastalanıp yataklara düşen Kenan’ın aklı fikri o gece tanıştığı Günsel’dedir. Günler sonra iyileşip ayağa kalkınca kitapçı dükkanına gidip gelmeye başlar. Günlerce de dükkanda bekler tetikte, bir gün içeriye girivermesini. Nihayet bir gün “Merhaba, beni tanıdınız mı?” diyen Günsel çıkagelir dükkana, iktisatla ve tarihle ilgili kitaplar almak istemektedir, istediği kitapları ısrarla parasız olarak verir Kenan, Günsel’e. Dükkandan birlikte çıkarlar. Cağaloğlu, Nuruosmaniye, Çarşıkapı yoluyla Sahaflara gelirler. Bir kitap alıp Çınaraltı’nda bir masaya oturup çay içerler. Tanışıklıklarını ilerletmeye çalışırlar.
Günsel şimdi Muğla’da “genel güvenlik gözetimi” altında olan eski devrimcilerden ağabeyi Hasan’dan söz eder. Kenan da hatırlamaktadır Hasan’ı, öğrencilik yıllarından, hani o 1944 tevkifatında Emniyet’e götürüldüğünde yediği iki tokat olayındaki soruşturmadan biliyordur. Ardından 45, 46 ve 51 tutuklamalarından konuşurlar. Ortak tanıdıklar çıkar. Ve bir de roman boyunca gerek Kenan’ın gerek Günsel’in anlatımlarından sürekli okurun karşısına çıkan “Baba” vardır. Ondan konuşurlar. Günsel, İstanbul’da olduğundan, Kocamustafapaşa’da oturduğundan söz eder ve bir gün birlikte ziyaret etmeye karar verirler.
Ayrılırlar…
“KENAN”LA GÜNSELİN ORTAK PAYDASI: “BABA”…
Buluşmayı kararlaştırdıkları cumartesiyi iple çekmeye başlar Kenan. Buluşurlar sonunda, “Baba”nın evine giderler birlikte ziyarete… “Baba”, kitapları, kedisi Şaziment ve karısı Hatice Hanımla Kocamustafapaşa’nın eski, avlulu evlerinden birinde yaşamaktadır. “Bembeyaz saçları, kırışıklıkları iyice artmış alnı, fosforlu gibi parıltısı ile yüzündeki bütün yaşlılık anlamını siliveren yeşil gözleri, yuvarlak, güçlü çenesi, geniş omuzlu sağlam yapısı”yla betimlenen “Baba”, fizik özellikleriyle doğrudan onu anımsatmasa da Tarihi Türkiye Komünist Hareketi’nin seçkin kuram ve eylem adamlarından Doktor Hikmet Kıvılcımlı’dır. 0 kadar öyledir ki, kısa süre sonra Günselle ve Kenan’la konuşmalarındaki “tefeci bezirgan, finans kapital ortaklığı” terimleri bolca geçmeye başlayacaktır. . .(Zaten romanın sonuna doğru bir kez daha ziyarete gittiklerinde, iki polis gelir eve, onlara göre “Babanın adı Reşit Ataşlı’dır. “Reşit”in Hikmetle “Ataşlı”nın ise Kıvılcımlı ile sesdeşliği her şeyi açıkça ortaya koymaktadır.) “Baba”yı ziyaretten çıkışlarında uzunca süre birlikte yürürler. Kenan, Günsel’e kendisine olan sevgisini ve tutkusunu hissettirmeye çalışır. Ayrılırlar. Kenan Şişli’ye evine döner bir taksiyle. Rasimler de yemeğe geleceklerdir. Kafasında sürekli Günsel vardır. Dış dünyada ise ülke Demokrat Parti’nin parlamenter diktatörlüğü altındadır. Basın; üzerindeki baskıları protesto için, kimi başlık ve sütunlarını bembeyaz bırakarak çıkmaktadır.
Zaman olarak 1959 yılı bitmektedir.
1960’a girilmesiyle birlikte Kenan’la Günsel arasında doğan aşk artık tümüyle ete kemiğe bürünmüştür. Evinde ise karısı Nermin’le ilişkileri hızla kopuşa doğru seyretmekte, zaman zaman bu kopuş sarmalı kızı Zeynep’i de içine almaktadır. Daha 23 yaşındaki Günsel’de; ağabeysi Hasan’dan, onun işçi çevresinden ve özellikle “Baba”dan kaynaklanıp gelen devrimcilik ateşi, her geçen gün onu bilinçli, gözüpek ve dirençli birisi haline getirirken; Kenan’da geçip gitmiş bir hatıra halindedir. Bir yandan karısı Nermin’i kendisinden ayrılmaya ikna etmeye çalışırken, Günsel’i başta okuldan arkadaşı Sermet olmak üzere tüm erkeklerden kıskanmaktadır.
Günselle Kenan’ın tensel beraberliğe doğru giden ilişkilerinin mekanı, arkadaşı Rasim’in Teşvikiye’deki garsoniyerinin anahtarını kendisine vermesiyle çözülür. Fırsat buldukça kendilerini garsoniyere atarlar. Günsel bile isteye, gönlüyle bekaretini Kenan’a sunar burada… Bu arada Demokrat Parti iktidarının ağır baskısına karşı, el altından muhalefet partisi CHP’nin de destek olup kışkırttığı üniversite gençliğinin eylem hazırlığının içindedir Günsel. “Sürgün”deki ağabeyi Haşan bir haftalığına izinli gelir Muğla’dan. Kenan’la da tanışırlar. Bir ayrılışları sırasında kendisini “küçük burjuva bunalımı” içinde olmakla itham eden Günsel’e inat trenle Kazlıçeşme’ye gelen Kenan bir işçi meyhanesine girer. Müdavimlerden birkaç işçiyle içki içip demlenirlerken sonunda işçilerden bir güzel dayak yer…
ÜNİVERSİTE GENÇLİĞİNİN 28-29 NİSAN 1960 BAŞKALDIRISI…
O sıralarda artık zaman 1960’ın Nisan ayına varmıştır. Üniversite öğrencileri o bilinen ünlü 28-29 Nisan günlerindeki görkemli başkaldırısına hazırlanmaktadır. Günsel hareketi örgütleyen drijan militan öğrencilerin başındadır. Sonunda eylem patlak verir. Kenan ise eylemi İstanbul Üniversitesi’nin çevresinde, Beyazıt meydanının kıyısından köşesinden izlemekle yetinir. Gözaltına alınan Günsel’i fazla hasar görmeden Emniyet’ten kurtarabilmek için, iktidara yakın arkadaşı Rasim’i devreye sokar. Oysa ki 28 Nisan akşamı Sıkıyönetim ilan edildiğinden, inisiyatif o andan itibaren askerlerin eline geçmiş, onlar da bir ay sonra 27 Mayıs harekatıyla sonlanacak olan eylemlerine hazırlanmaktadır. Bu nedenden öğrenciler üzerinde baskıcı değillerdir. Günselle birlikte Emniyet’e alınıp getirilen herkesi bırakırlar.
Tam da bu sıralarda Günsel’in ağabeyi Hasan’ın çevresindeki devrimci işçiler; (izni bitip sürgün yerine dönmeye hazırlanan Haşanla da görüşüp konuşarak) Kenan’ın “polis” olduğuna karar vermişler, Günseli ondan uzaklaşması için uyarmışlardır. Teyzesiyle birlikte oturduğu evi terk eden Günsel Kenan’a günlerce görünmez. Hiçbir şeyden habersiz Kenan Günseli bulmaya çalışır.
Sonunda karşılaşırlar. Günsel eski devrimci işçilerin ileri sürdükleri bütün argümanları kullanarak Kenan’ın “gizli polise mensup” bir kimse olduğunu yüzüne söyler. Epeydir de hamile olduğunun farkındadır. Zaten ilk duyduğundan beri de bu çocuktan kurtulmak için kürtaj olmayı düşünmektedir. Arkadaşı tıbbiyeli Handan’ın aracılığıyla kürtajı yaptıracağı bir doktor bulmuştur. Muayenehanesi Cağaloğlu’ndadır. Saat dörtteki randevusuna biraz erken gelmiştir. Bu arada kitapçı dükkanına uğrayıp Kenan’ı son bir kez görecektir.
Dükkana doğru yaklaşmıştır: “Burak çıktı o sıra, dönüp kapatıyordu ki işyerini, Günseli gördü. Birden çakılmış gibi kaldılar karşılıklı. Gözleri kızarıktı Burak’ın, şaşkın, ürkekti. Bir şeyler diyecek gibiydi. Kızgın burgu dönüverdi yüreğinde Günselin. Ne diyecek bu? Gelecek misiniz diyordu… ikindi namazındaymış… Zincirlikuyu’ya diyordu… Şişli Camisi’nden… Duymadınız mıydı diyor.”(s.685)
Kenan intihar etmiştir.
Günsel, mezarlığa gider Kenan’ın gömülme törenini uzaktan izler. Mezarlıktan ayrılır. “Kapıdan geçip yola çıkınca birden anımsamış gibi elini tayyörünün cebine soktu, karnına, bebeğine bastırdı yavaşça. Yepyeni bir korkuyla ürperdi. Seni de alsalardı elimden kiminle yan yana savaşırdım ben? Yeter mi gücüm bunca pisliğe karşı? Yıkılmamalıyız onun gibi bebeğim, güçlü olmalıyız. Silahlı saldırıya yarın silahla karşı koyacakmış çocuklar, yanlarındayız seninle birlikte. Ne yapardım ben sensiz?”(s.687)
Zaman 26 Mayıs 1960’tır.
Türkiye ertesi güne, yani 27 Mayıs 1960’a, bambaşka bir gün olarak uyanacaktır.
————
* Bu yazı için Bir Gün Tek Başına’nın Gendaş Kültür Yayınları’nın Mayıs 2000’deki 1’nci baskısı ele alınmıştır.#Sayı2 #YeşilçamDedikleriTürkiye #RıfatIlgaz #FundaŞenolCantek #BirGünTekBaşına #VedatTürkali #Komünist #Kenan #AhmetAteş #ToktamışAteş #AbdülkadirDemirkan #AbdülkadirPirhasan #MandrakeNevzat

Sorry, there were no replies found.