Aylak Adam ve Parantez İçindeki C.

  • Aylak Adam ve Parantez İçindeki C.

    Posted by romankahramanlari on 11 Temmuz 2024 at 11:17

     

    Zengin Olmayan Paralı Bir Kahramanın Romanı: Aylak Adam ve Parantez İçindeki C.(*)

    Makale Yazarı: Oğuz Şenses

    *Bu makale Roman Kahramanları dergisinin 41. sayısında (Ocak-Mart 2020) yayımlanmıştır.

    Yazdığı az ama öz iki buçuk roman, bir öykü, bir de çocuk kitabıyla edebiyatımızda nadide bir yer edinen Atılgan, kalıpların dışında bir yazar olduğunu bizlere her fırsatta hatırlatmıştır.  “Neden az sayıda eser ürettiği” sorusuna kendisine has üslubuyla “Benim gerçek eserim günlük hayatımdır.” cevabını vererek sıra dışı bir yazarla baş başa bırakır bizleri.

    İstanbul Üniversitesinde okurken Tanpınar’ın öğrencisi olma şerefine nail olur. Bu şerefin kendisine kattıklarını şöyle dile getirir:

    “En büyük şansım üç yıl Ahmet Hamdi Tanpınar’ın öğrencisi olmam. Örneğin Recaizade’den Proust’a, Gide’e, iyi müziğe atlayarak anlattığı derslerin ve ara sıra özel konuşmalarımızın yazarlık mizacımda büyük etkisi olduğuna inanıyorum.”

    Yusuf Atılgan, taşrada, Manisa’da dünyaya gelmiştir. Üniversite okumak için İstanbul’a, romanesk dünyanın başkentine gelir. Bu dönem II. Dünya Savaşı’nın devam ettiği yıllardır. Daha sonra yazacağı eserlerdeki karakterlerin “yabancılaşma, aylaklık, tutunamama, sevgi açlığı” gibi özellikleri barındırması bence tesadüf değildir. Savaş içerisindeki bir dünyada yaşayan genç bir edebiyat tutkununun iç dünyasındaki yansımaları olması muhtemeldir. Dönemin Avrupa edebiyatındaki sanatçılarından yola çıkarak böyle bir değerlendirmede bulunuyorum. Sartre, Camus, Zweig, Picasso gibi sanatçıların ve daha nicesinin eserlerinden savaşın ağır yıkımına karşı takındıkları tavırları bugün dahi kederli bir hevesle okuyoruz.

    Gelelim Aylak Adam ve onun alelacayip anti-kahramanı C.’ye. C., romanın başkahramanıdır ve olaylar onun etrafında döner. Babasından kalan kira gelirleriyle geçinen, tutunacak bir şeyler arayan -ki bu dalı karşı cinsten “O” olarak kodlayan- kendi tabiriyle “paralı” bir “aylak”, sanatçı çevrelerinde gezinen kentsoylu bir bohemdir. 1959’da yayımlanan romanın başındaki epigraf aslında Yusuf Atılgan ve meydana getirmeye çalıştığı modernist bakış açısına bizleri hazırlamak ister gibidir. Epigraf, Divan şiirinde “Şairlerin Sultanı” diye şereflendirilen Bâkî’ye ait şu mısradır:

    Mufassal kıssa başlarsın garip efsane söylersin

    Bu epigraf niçin önemlidir? Klasik edebiyat eğitimi almış bir yazar olan Atılgan, modernist bir eser yazarken neden bu beyite yönelmiştir? Zannımca vermeye çalıştığı mesaj, yazdığı romanın üslûbundaki farklılığı “garipliği”, o güne kadar Türk romanında yapılmamış olanı yaptığını belirtmek istemiştir. Çünkü ortada ne bir kıssa vardır ne de efsane olabilecek bir yaşam. Kahramanımız C., tek başına Nişantaşı taraflarında bir yerde yaşayan ama hep kendisini tamamlayacak bir sevgili arayan kültürlü bir şehirlidir. Atılgan, bu farklı kahramanına isim vermemiş, tek bir harfle iktifa etmiştir. Kahramanın adını harf yoluyla bir isimlendirme tarzını, Kafka Şato romanında K., Dava romanında ise Joseph K. olarak uygulamıştır. Türk edebiyatında ise Orhan Pamuk, Kar adlı romanında kahramanına Ka adını vermiştir. Yine aynı yazarın Beyaz Kale’sindeki Hoca ve Venedikli Köle’nin de isimlerini bilmeyiz.

    Elif Şafak’ın Mahrem romanında da kahramanın adı Be-Ce’dir. Aylak Adam’ın kahramanının adına okurlar olarak ilk kez romanın 31. sayfasında[1] rastlarız. C.’nin ismiyle okurun bu ilk buluşması dahi gariptir. Zira yazarı, kahramanının adını parantez içerisinde kullanır:

    “Onunla konuşurken bacağını dizine (C.’nin dizine) değdiriyor, çekiyor, bastırıyor, gevşetiyor.”

    Okurlar olarak, bu farklı kahramanın adıyla ilk kez karşılaştığımız sayfadan itibaren C.’nin o güne kadar okuduğumuz romanlardaki idealize edilmiş kahramanlardan olmadığını anlamaya başlarız. Siz ona ister “flâneur” [2] deyin ister “protagonist”[3] C., “zengin olmayan” ama “paralı” aylak bir adamdır.  C.’nin psikolojik bazı marazlarının olduğunu anlıyoruz. Bu hastalığın başında da “Ödip kompleksi” geliyor. C.’nin tüm davranışlarının altında kendisine paralı yaşama imkânını sağlamış babasına olan nefreti yatıyor.

    “Kimi geceler düşümde babamı korkunç ölümlerle birkaç kere öldürürdüm.” (s.127)

    Babasına olan nefretinin altında babasının cinsel açlığı yatmaktadır. Babası, evdeki hizmetçi kadınları taciz etmeyi alışkanlığa dönüştürmüştür. Baldızı Zehra’yla da cinsel paylaşımları vardır. C.’nin asıl nefreti burada başlamıştır. Annesiz büyüyen kahramanımızın anne modeli teyzesidir. Annesiz C., teyzesini babasıyla paylaşmak istemez.

    Roman boyunca “bacak fetişizmi” karşımıza çıkıp durur ve romanın düğüm bölümünde bunun sebebini öğreniriz. Şimdilik orasını bir muamma yapalım ve “bacak fetişizm”inin olduğu yerlere odaklanalım:

    “Yeniden yürümeye başladıkları zaman hep onun bacaklarına bakıyordu. Babası da öyleydi. Üstelik bıyıklarını burardı. Kulağını kaşıdı.” (s.50)

    “…Yirmi adım ötesinde esmer, güzel bir bacak büküle açıla uğraşıyor, topladığı kumları öbür ayağın üstüne yığıyordu.

    Bacaklar ona doğru geldi. Bacaklar yakınında durdu.

    ‘Yalnız bacaklarını görüyordum’ diyemedi.

    Eskiden başımı bu bacaklarda yatırmıştım.” (s.103)

    “Ayşe’nin bacaklarının esmer oluşu gibi.” (s.105)

    “Boşuna harcanmış altı buçuk ayın ivecenliğiyle diz çöküp bacaklarını öptü.” (s.107)

    “… Perdeleri inik odanın pembe ışığında, yerde, halının üstünde dizleri acıya acıya onun bacaklarını okşamış, beklediği o korkunç uğultuyu duymamıştı.” (s.143)

    Yukarıdaki alıntılarda görüldüğü gibi C.’nin “bacak fetişizmi”nin bir nedeni olmalıdır. Roman boyunca C.’nin buna benzer davranış bozuklukları göze çarpmaktadır. Bunlardan bir diğeri de “mavi” rengine olan takıntısıdır:

    “Biliyorum mavi gözlüsün.” (s.15)

    “… uzun, umutsuz, koyu mavi bakışlar.” (s.42)

    “Yüksekkaldırım’dan açık mavi Tophane’den yana yürüyordu. Açık mavili B. idi.” (s.50)

    “Gözlerini mavi mayodan aşırıp yüzüne baktı.” (s.103)

    C.’nin kulak kaşıma tiki vardır:

    “Elini yüzünde gezdirdi; kulağını kaşıdı. Belki bu da babadan kalmaydı.” (s.55)

    “Kulağını kaşırken şaşırdı.” (s.106)

    Romanın sonuna doğru C.’nin ağzından hem bacak fetişizminin hem bu mavi rengine olan takıntısının hem de kulak kaşıma tikinin nedenlerini öğreniriz. C.’nin çocukluğuna gidiyoruz. Küçük yaşta annesini kaybeden C., annesinin mavi gözlerini teyzesi Zehra’dan dinleyerek büyümüştür. Yukarıda da ifade ettiğim gibi edebiyatımızın bu sıra dışı kahramanı, anne figürü olarak teyzesini iç dünyasında mühim bir yerde konumlandırmıştır. Bu aşırı sevgi hâli, C.’nin, babasına olan nefretini de perçinlemiştir. Babasının cinsel aşırılıklarını hizmetçi kadınlar üzerinde göstermesi, teyzesine de aynı dürtülerle yaklaşması, teyzesini babasından korumak isterken kulağının babası tarafından yırtılması ve yatılı okula yollanması. Bu olaylar etrafında C.’nin Ödip kompleksinin izlerini sürebiliriz.

    “Birden kaldırımlardan taşan kalabalıkta onun da olabileceği aklıma geldi. İçimdeki sıkıntı eridi.” C., henüz romanın ilk cümlesiyle içindeki sıkıntının kaynağının “sevgisizlik ve yalnızlık” olduğunu biz okurlara ima eder. C.’nin hiç dinmeyen sevgi açlığını doyurmak için Ayşe, Güler ve hiç tanışamadığı B. gezinir romanın karanlık dehlizlerinde. Ama hiçbirisi derman olamaz bu yalnız ve sevgisiz adama. Çünkü o, aynı zamanda tatminsiz bir modern çağ insanıdır. Kentleşmenin doğurduğu sancılı bireylerden birisidir yalnızca ve belki de aynı yazgıya ortak diğer kentsoylu aydınların bir benzeri olduğu için, onlardan bir farkı olmadığından, işte sırf bu yüzden sadece bir harften müteşekkildir. İsimler, birbirlerinden farklı olanları ayırt etmek için kullanılan bir yöntemdir. Aynı olan şeyler, kimseler ve durumlar için isim kullanmaya gerek var mıdır?

    Yukarıda “derman” demişken bu kelimenin romanda kilit bir yer tuttuğunu ve aynen “mavi göz, bacaklar” gibi bir leit-motiv olduğunu söylemeden edemeyeceğim. “Boş yere azap çekmeyin. Bir DERMAN için.” gibi çift anlamlı bir cümle romanın hem 65. hem de 77. sayfalarında geçer. Diğer leit-motivlerde olduğu gibi bunun sırrı da romanın ilerleyen sayfalarında çözülür. Atılgan, hocası Tanpınar ve onun üstadı Yahya Kemal’deki kuyumcu titizliğini bu kısa ama tesiri büyük romanında uygular. Sayfa 142’de kucağında C.’yi taşıyan teyzesinden şu cümleleri işitiriz: “Dermanım kesildi; in kucağımdan da biraz yürü!” Bu cümlenin C.’nin çocukluğundan bugüne taşınan bir cümle olmasına şaşmamak gerek. Zira C., yaşadığı çocukluk travmalarının bir bütünüdür! Aynı cümle, bir ilaç firmasının broşürüdür. C. de azap çekmektedir ve bu çektiği azabı ağrı kesicilerle değil geçmişini yeniden yaşayarak dindireceğini düşünür. C., teyzesini hatırlatan şaşı hayat kadınını kendi evine götürür. Son bir yıldır aynı sinemanın önünde gördüğü bu kadın, ona teyzesini çağrıştırmaktadır.

    “Bu gözler Zehra teyzesinin gözleriydi. (s.143)

    Küçükken teyzesinin yaptığı hareketleri yapmasını, kadının kucağına uzanıp, saçlarını okşamasını ister. Bu davranışlar, C.’nin, çocukluğuna, özellikle bu çocukluğun tek güzel hatırası olan teyzesine duyduğu özlemin dışavurumu olarak yorumlanabilir.

    C.’nin akrabalık içerisinde olduğu roman kahramanları vardır edebiyatımızda. C. kendisinden önce yazılmış Mai ve Siyah romanının kahramanı -belki de edebiyatımızın ilk “tutunamayan” kahramanı- Ahmet Cemil’le benzerlik göstermektedir. İkisinin ortak noktası edebiyattır. Ahmet Cemil şair; C. ise yazardır. İkisi de yazdıklarını çeşitli sebeplerden dolayı bir şekilde imha eder. Ahmet Cemil şiirlerin yakar; C., ise yazdıklarını yırtar. İkisi de yirmili yaşlarındadır ve sevgiye açlardır. Ahmet Cemil, en yakın arkadaşı Hüseyin Nazmi’nin kız kardeşi Lâmia’ya platonik âşıktır. C. ise arayıştadır. Romanın sonunda Ahmet Cemil İstanbul’u terk eder. C.’nin durumu ise modern zamanlara ve modernist eserlere uygun sonlanır. C., mavi yağmurluklu kızın bindiği otobüse yetişmek için yolun ortasında dikilip bir taksi çevirmenin derdindedir. Ona çarpmamak için duran taksiciyi döver. Şoförü vurduğu yumrukla bayıltır.

    “Çevresindeki herkes ona düşmanca bakıyordu. Kuşatılmıştı. Artık otobüse yetişmesi olanaksızdı. Birden sol şakağındaki ağrı yeniden başladı. Yıllardır aradığını bulur bulmaz yitirmesine sebep olan bu saçma, alaycı düzene boyun eğmiş gibi kendini koyverdi. Şimdi ona istediklerini yapabilirlerdi. Yanındaki polis kolunu sarsıp, ummadığı yumuşak bir sesle sordu:

    – Ne oldu? Anlat.

    – Otobüse yetişecektim…

    Sustu. Konuşmak gereksizdi. Bundan sonra kimseye ondan söz etmeyecekti. Biliyordu; anlamazlardı.”

    Sevgisizliğin içinden geçerek yirmi sekiz yaşına gelmiş anti-kahramanımız C., kendisinden sonra yaşayacak en meşhur kurgusal ölü kahramanımız Selim Işık’a da ilham olacaktır. Selim Işık da C. gibi yirmi sekiz yaşında bir kentsoyludur. Yaşadığı hayata tahammül edemez. Yazarı da ona intiharı yakıştırır. “Hayatlarıyla yanlış olanların ölümleriyle doğru olmalarına imkân var mıdır?” gibi Türk roman tarihinin en meseleli cümlelerinden birisinin söylenmesine vesile olan Selim ve C. arasındaki benzerlikler ikisinin de içinde bulunduğu topluma dayanamamaları etrafında toplanır. Oğuz Atay’ın romanına Tutunamayanlar ismini verirken de Atılgan’ın eserinden ilham aldığı aşikârdır. Hatta romanını bitirdikten sonra bir nüshasını okuması için Atılgan’a yollar. Ne var ki Atılgan ona bir cevap yazmaz. Atay bu duruma içerler. Yıllar sonra Atılgan bu durum için Nokta dergisinin 7-13 Mayıs 1984 tarihli sayısında şunları söyler[4]:

    “Köyde oturduğum sırada bir gün ‘İlginizi umarak’ diye imzalanmış bir kitap gelmişti bana: Tutunamayanlar. Çok beğendiğim halde bunu Oğuz Atay’a bildirmek gereğini duymamıştım. Böylesine güzel roman yazan birinin başkalarını da yazacağını, benim yargıma gereksinmeyeceğini düşünmüştüm. Yıllar sonra bir tanıdığına benim için ‘Romanımla ilgilenmedi,’ demiş. Bunu duyduğumda üzüldüm. Ölmemiş olsaydı ne yapar eder onu bulur konuşurdum.”

    Edebiyatımıza Tutunamayanlar gibi bir eserin yazılmasında tesiri olan Aylak Adam ve Atay’ı derinden etkileyen “tutunma!” pasajı şöyledir: (s.152-153)

    “Dünyada hepimiz sallantılı, korkuluksuz bir köprüde yürür gibiyiz. Tutunacak bir şey olmadı mı insan yuvarlanır. Tramvaylardaki tutamaklar gibi. Uzanır tutunurlar. Kimi zenginliğine tutunur; kimi müdürlüğüne; kimi işine, sanatına. Çocuklarına tutunanlar vardır. Herkes kendi tutamağının en iyi, en yüksek olduğuna inanır. Gülünçlüğünü fark etmez… Ben, toplumdaki değerlerin ikiyüzlülüğünü, sahteliğini, gülünçlüğünü göreli beri, gülünç olmayan tek tutamağı arıyorum: Gerçek sevgiyi! Bir kadın. Birbirimize yeteceğimiz, benimle birlik düşünen, duyan, seven bir kadın.”

    Roman, C.’nin kalabalıklar içerisinde aradığı “o” ile başlar ve yine aynı “o” ile biter. İçinde yaşadığı toplum tarafından anlaşılmamanın yarattığı krizle, açmazla baş başadır. Atılgan, kendisine yöneltilen “Romandaki aylak adam tipinin bir sonu var mıdır?”[5] Sorusuna şöyle cevap verir:

    “Birkaç türlü bitirmek istedim. Önce öldürmek istedim, fakat fazla melodramatik geldi. Roman boyunca süren nevrastenisinin sonunda, bir çeşit melankoliye, hatta deliliğe varabileceği hususunu, tamamen okuyucunun anlayışına bırakmayı daha uygun buldum.”

    Berna Moran, C. ile Anayurt Oteli’nin başkarakteri Zebercet’i karşılaştırırken şu tespitlerde bulunur. [6]

    “Her ikisi de ruhsal bakımdan şu üç aşamadan geçer; yalnızlık, kurtuluş umudu, hayal kırıklığı. C. başta yalnızdır; derken aradığı kızı bulduğunu sanır ve umutlanır, sonra hayal kırıklığına uğrar. Ayşe ile Güler ile giriştiği ilişkilerde aynı evreleri gözlemleriz.”

    Romanın ilk sayfasına bir kez daha döndüğümüzde C.’nin “İçimdeki sıkıntı eridi.” cümlesi yukarıdaki pasajdan sonra tamamlanmış oluyor. C.’nin derdi başı sevgidir. İçinde yaşadığı kente, sokaklara ve kalabalıklara ancak bu sevgiyle tahammül edebilecektir.

    C.’nin yine çocukluğundan taşıdığı marazlarından birisi de “kulak kaşıma” tikidir.

    “Elini yüzünde gezdirdi; kulağını kaşıdı.” (s.55)

    “Kulağını kaşıdı.” (s.96)

    “Kulağını kaşırken şaşırdı.” (s.106)

    “Aralarında ne babasının bıyıklı suratı vardı, ne de kulak kaşıntısı.” (s.107-108)

    Kulak kaşıma tikinin nedenini romanın sonuna doğru C.’nin ağzından öğreniriz. Çocukken babası tarafından kulağı yırtılan C., kulağı sargıdayken sürekli kaşınmıştır. Bu tiki de pek çok şeyde olduğu gibi yine çocukluktan mirastır. Teyzesiyle babasını uygunsuz durumda gören C. babasının elini ısırır, o esnada babası tarafından kulağı yırtılır. Bu olayın sonrasında da babası C.’yi yatılı okula yollar. Oğlunun gözünün önünde olmasını istemez. Ziyaretine geldiğinde, babasının hemen gitmesini arzular. C., annesinin yerine teyzesini koymuştur. Teyzesinin, babasının metresi olduğunu öğrendiğinde bile, ona olan sevgisi daha da artar.

    “Onu hep sevdim. Sonraları babamla isteye isteye yattığını düşündüğümde bile bağışladım onu. Gözümde daha büyüdü.” (s.127)

    C.’nin içindeki karamsarlığın ve yalnızlığın ana kaynağını Ödip Kompleksi oluşturmaktadır. Romanın 125 ila 130. sayfalarda Ayşe’ye söylediği itirafname niteliğindeki cümleler önemlidir. Bu sayfalar romanda Atılgan tarafından ilmek ilmek örülen düğümlerin, en azından C.’nin çocukluğundan gelen travmaların sebeplerinin çözülmeye başlandığı sayfalardır. C.’nin analizi noktasında değerli bulduğum sayfaların bir kısmını alıntılamakta fayda görüyorum: (s.125-127)

    “Önce babamı anlatmam gerek, dedi. Kadın bacaklarının bende uyandırdığı korkuyu ancak o zaman anlarsın. Bende gördüğün her şey babamla başlar. Pek küçükken yanaklarımı öpmeye yaklaşan adamın kara bıyıklarından gene o korkuyla karışık iğrenmeyi duyar mıydım, yoksa bunu sonradan mı düşündüm, bilmiyorum. Bu seyrek yaklaşmaları ‘içilmiş şarap kokulu öpüşler’ olarak hatırladığıma göre, onlara bende yarattıklarını sandığım duyguyu ilerde eklemiş olaca­ğım. O yaşta, içilmiş şarap kokusunu elbette bilemezdim. Ben onu daha çok, ‘Ço­cuğu yatır’ sözüyle hatırlıyorum. Gündüzleri evde olmazdı. Komisyonculuk yap­tığını söylerlerdi. Yemeği evde yediği akşamlar sofradaki o sıkıcı sessizlik! Yasa­ğı unutup konuşmağa başladığım zamanlar, kaşları inik, bana bakardı. Büzülür­düm. Akşamları yemeğe gelip gelmeyeceği belli olmazdı. Saat yediye dek bekler­dik. Vakit yaklaştı mı yüreğimde bir çarpıntı başlardı. Tam gelmeyeceğini düşün­düğüm sıra kapıdan girişleri! Nasıl kararırdı içim! Kimi nerdeyse geleceğini umarken Zehra Teyzenin, ‘– Saat on biri geçmiş. Kim bilir nerelerde sürtüyor! dediği geceler pek seyrekti.

    Beni yatırır, öperdi. Hemen her gece babam eve girer girmez beni, teyzemle oynadığımız oyunlardan, masalların mutluluğundan ayırırdı. ‘– Çocuğu yatır!’ derdi. Büyük sevinçlerden büyük kederlere birden geçişi öğreniyordum. Çünkü onun kucağındayken babamın varlığını unutmuş olurdum. Yatakta, beni ondan ayırmasındaki haksızlığı düşünürdüm.

    – Kim bu kadın?

    –    Teyzem. Annemin kardeşi. Annemi bilmiyorum. Ben bir yaşımdayken ölmüş. Belki de teyzem, onun güzel, mavi gözlerinden bahsettiği için, bu gözleri gördü­ğümü sanıyorum. Mavi gözlerden hep hoşlandım. Belki sana anlattığım o kıza üç ay dayanabilmem mavi gözlü oluşundandı. Bilmiyorum. Beni Zehra Teyzem bü­yüttü. Onu kıskanç, bencil bir sevgiyle severdim. Olaylar onunla yalnızlığımızı bo­zup bozmadıklarına göre ya iyi ya da kötüydüler. Eve gelen komşu kadınlara kı­zardım. Oysa onlarla konuşurken çoğu beni dizine yatırırdı. Babamın gündüzleri evde kaldığı pazarların, bayram günlerinin azabı! Okula başladığım yıla değin, so­kağa pek seyrek çıkardım. Çocukluğumun içinde geçtiği Alemdar’daki bu ev iki katlıydı. Tahtadandı. Babam ölünce sattım. Okulda bize öğrettiklerinden başka şeyler de öğreniyordum. Bilgiç, küçük erkekler vardı. Artık evde neden sık sık hizmetçi değiştiğini anlıyordum. Ah, bu kadınlardaki sıvışkan, arka sallayışlı di­şilik! Babamın bıyık buruşları! Kaçamak çimdikler; mutfakta, sırtları kambur sa­rılmalar? Babamda korkunç bir kadın düşkünlüğü vardı. Onun gibi olmama ka­rarını, bu iğrençlikleri gördükçe vermiş olacağım. Salt onun rahatını kaçırmak için üstlerine giderdim. Tokatlardı beni. Nasıl istiyordum bu dayakları bilsen! On­lar beni ‘babayı sevmeme’ azabından kurtarıyordu. Onun hizmetçilerle düşüp kalktığını teyzem de bilirdi. Yakınmazdı. Sonraları onun bu eve nasıl dayandığı­na şaşmışımdır. Benim yüzümden mi, yoksa her gece babamın erkekliğinden pa­yını aldığı için mi? Okuldan suratımda çürükler, tırnak yaralarıyla döndüğüm günler babam ‘– Görürsünüz, adam olmayacak bu çocuk,’ derdi. Konuşmazdım. Sevinirdim. Babam adamsa ben olmayacaktım. ‘Büyüyünce bıyık bırakmıyacam’ derdim kendi kendime. Ertesi gün daha çok döğüşürdüm. Ötekiler benden yıldı­lar. Öğretmenler babama yazarlardı. İyi ki okumamı istemiyordu. Yoksa ona inat okumazdım. ‘– Okuyup da ne olacak? İş adamı olmalı,’ derdi. Teyzem ona çıkışır­ken, ben iş adamı olmamaya karar verirdim. Bazı kere teyzem bana büyüyünce ne olacağımı sorardı. ‘– Bilmiyorum,’ derdim. ‘Komisyoncu olmayacam ben.’ Gülerdi. Başını sallar, ‘– Sen,’ derdi, ‘bu kötü adamın yüzünden azap çekeceksin.’ O zaman­lar onun, kötü dediği bu adamın metresi olduğunu bilmezdim. Sevilende bizimle ortak duygular vardır sanırız. Onun da babamdan iğrendiği kanısındaydım. Duru­mu benden iyi gizlemişlerdi doğrusu. Çok geç farkına vardım. İlkokulu bitirdi­ğim yaz, bir gün odada dergi okurken kapı çalındı. Açılıp kapanınca babamın se­sini duydum. ‘– Hizmetçi nerde?’ Teyzem, ‘– Dışarı çıktı, ’dedi. Ya çocuk?’ ‘– Or­talıkta yok. O da çıkmış olacak.’ Sonra bir sessizlik… Eğilip aralık kapıdan bak­tım. Babam bir koluyla teyzemin etekliğini kaldırıp sarmış, öteki eliyle çıplak ba­caklarını okşuyordu. ‘– Zehra, şu bacakların yok mu? ’dedi. Çevrem kararır gibi oldu. Fırladım. Üstlerine atıldığımda bacaklar hâlâ çıplaktılar. ‘– Bırak onu, bı­rak!’ diye bağırdım… Elini ısırdım. ‘– Uyy anam!’ dedi. Dişlerim acıdı. Birden sol ku­lağıma yapıştı. Pis, yakıcı bir acı duydum. Teyzem, ‘Ah, ne yaptın?’ diyordu. ‘Ku­lağı yırtıldı! Alçak, kulağını yırttın onun! Kulağı yırtıldı.’ Ağlıyordu. Sonra düş­tüm. Kafamdaki ses durmadan ‘Kulağı yırtıldı’ diyordu. Kulağı yırtıldı, kulağı yırtıldı, kulağı yırtıldı…”

    Bu marazi davranışlarının kökenine indiğimizde yukarıdaki itiraflarla karşılaşıyoruz. C.’nin tüm davranışlarını neden-sonuç bağlamında değerlendirdiğimiz vakit tüm bunların C.’ye göre makul bir izahı olduğu gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kalıyoruz. Çocukluğundan yirmi sekiz yaşına kadar taşıdığı yaralarını Ayşe’ye anlatması C. için önemlidir. Ayşe bir noktadan sonra dayanamaz C.’nin anlattıklarına. Korkmuştur anlattıklarından. Oysa ki C., yıllardır bunlarla yaşamanın ağırlığı altında kalmış bir sevgisiz bir tutunamayandır.  C.’nin şu iç yakan cümleleriyle ona şimdilik veda etmek isterim:

    “Sizi bekleyenler vardır. Rahatsınız. Hem ne kolay rahatlıyorsunuz. İçinizde boşluklar yok. Neden ben de sizin gibi olamıyorum? Bir ben miyim düşünen? Bir ben miyim yalnız? (s.39)

    Bu Gerçeklikler Dünyasında Donkişotluk Yapmadan Kahraman Olamazsın!

    Dergiler için kaleme aldığı yazısına şu harika başlığı seçer fikir insanı Cemil Meriç: Dergi, Hür Tefekkürün Kalesi. Başlık minimal bir öykü denemesi gibidir başlı başına. Pek çok dergi çıkmıştır “kale” kurmak gayesiyle bu erler meydanına. Aslında “galiptir bu yolda mağlup olan”. Roman Kahramanları dergisinin doğumu 2010 yılının en büyük edebiyat olayıdır bence. Yılın ilk ayı dünyaya gelmiştir. Üç ayda bir yayımlanmak üzere çıkmıştır sahneye. Öyle de süregelmiştir. Roman kahramanları üzerinden bir dergi çıkartmak fikri başlı başına donkişotluk değil de nedir? Kırk birinci sayısı şu anda ellerinizde. Kutsaldır bu sayılar halk kültürümüzde. Kırklara karışmak, kırk bir kere maşallah… Bu inanılmaz özgün fikrin babası Sevgili Ömer Asan’a, Roman Kahramanları Sorumlu Yazı İşleri Müdürü/Editör
    Serap İlhan Asan’a, Roman Kahramanları’nın yayın hayatına devam etmesinde yadsınamaz emekleri geçen tüm yazarlara, her bir sayfasında emeği olan herkese ve en önemlisi sizin gibi ayrıcalıklı okurlara ne kadar teşekkür etsek azdır. Nice sayılara ulaşmak temennisiyle…

    [1] Yusuf Atılgan, Aylak Adam, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2000.
    [2] Boş gezen, aylak.
    [3] Silik baş figür, zayıf kahraman, eksen karakter. Sorunlu kahraman.
    [4] Yusuf Atılgan, Siz Rahat Yaşayasınız Diye, Can Yayınları, İstanbul, 2018, s. 96.
    [5] Selmi Andak ile Söyleşi, Yunus Nadi Roman Mükâfatı İkincisi, Cumhuriyet, 3 Temmuz 1958.
    [6] Berna Moran, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 2, “Aylak Adam’dan Anayurt Oteli’ne”, İletişim Yayınları, İst., s.292

    Aylak Adam

    Aylak Adam

    romankahramanlari replied 1 year, 6 months ago 1 Member · 0 Replies
  • 0 Replies

Sorry, there were no replies found.

Reply to: romankahramanlari
  Zengin Olmayan Paralı Bir Kahramanın Roman…
Cancel
Your information:

Start of Discussion
0 of 0 replies June 2018
Now