Aslan Asker Şvayk Anlatırsa

  • Aslan Asker Şvayk Anlatırsa

    Posted by romankahramanlari on 12 Temmuz 2024 at 11:00

    Aslan Asker Şvayk Anlatırsa*

    Makale Yazarı: Aslı Atasoy

    *Bu makale, ROMAN KAHRAMANLARI Ekim/Aralık 2012  12. sayıda yayımlanmıştır.  

    Tarihin en şanlı askeridir Yozef Şvayk. O dünyanın en şanlı askerlerinin komutanı olmayı hak edecek kadar uzun süre askerlik yapmıştır. Anlattığı hikâyelerle savaşı anlatmaz, hayatın içinden gelip geçen bizleri anlatır. Savaş üzer; Şvayk ise hep gülümsetir. Neden ölmesi gerektiğini bilmeyen ve buna inanmayan insanlar için bu gülümseme her zaman umut verir.

    Dillere destan hikâyenizle uzun zamandır tanışığız. Bu yine de sizi daha yakından tanımak istememe engel değil…

    Ben Yozef Şvayk. Sivildeyken köpek alır satardım. Hastane heyetinden tescilli ahmak raporum var. Çek olduğumu söylemiş miydim? İmparator hazretlerine sonsuz bağlılığım var. Kupa Meyhanesi’nde içmeye bayılırım. Rom hazırlamak konusunda iddialıyım, hazırladığım romları içenler Manş Denizi’ni bir çırpıda geçebilirler. Kardeşim ise çok bilgili bir öğretmendir.
    Sizi tanımamıza vesilen olan savaş, Arşidük Franz Ferdinand ve zarif zevcelerinin öldürülmesiyle başladı. Sizi de diğer masum 65 milyon kişi gibi içine aldı.
    Evet, huzur içinde yatsın Arşidük. Ömrü imparator olmaya yetmedi. Gerçekten de çok büyük bir kayıp. Daha büyük bir kayıp olamaz. En beyinsiz ahmak bile yerini tutamaz Ferdinand’ın. Keşke biraz şişman olsaydı, o zaman Konopiştiye’deki topraklarında odun toplayan kocakarıları kovalarken çoktan kalpten gitmiş olurdu. Bu şekilde suikasta kurban gitmezdi. Dediklerine göre iyi giyimli bir beyefendi kalbura çevirmiş onu. Leblebi gibi kurşun yağdırmış bizimkine ve zarif zevcelerine. Ben haberi alır almaz savaş üzerine yanık bir türkü söyledim. Zaten eğlenceli bir savaş türküsü henüz yazılmadı değil mi?

    -Şu aralar dünya ve ülke olarak sürekli savaş halindeyiz. Zehirli söylentiler bitmek bilmiyor ve psikolojik, ekonomik savaş silahlara hizmet ediyor.

    Avcı ne kadar av bilse, ayı o kadar yol bilir. Bizim zamanımızda yani I. Dünya Savaşı yıllarında her şey çok farklıydı. Sadece savaş olurdu, savaşa giderdik biz de. Asker demek yiğit demektir. Gerçi çoğu zaman pişpirik oynamak daha eğlenceli; ama yapılacak bir şey yok. Beni savaşa çağırdıklarında romatizmam azmıştı. Askere alınınca Dr. Grünstein sağolsun bana çok güzel bir tedavi uyguladı. Günde bir kere lavman, iki kere mide yıkaması ve sıkı bir perhiz sayesinde bir şeyciğim kalmadı. Gerçi bu tedaviye yanıt veren çoğu arkadaşım askeri mezarlığı boyladı; ama neyse! Şimdilerde sanırım siz sürekli bir savaş halindesiniz. Bitmek bilmeyen bir savaş yorucu olur tabi. Bizim zamanımızda savaşlar başlar ve biterdi. Az önce gördüğüm sosyal medyada, hatta trafikte dahi savaş var. Ülkenizin güneydoğusundaki savaşın sonsuza dek süreceğine eminim; çünkü Haşek dostumun dediği gibi insanları boğazlamanın ilk hazırlıkları, her zaman ya Tanrı adına ya da insanoğlunun kendi kafasında yarattığı yüce bir varlık adına yapılmıştır.

    Şu anda askere gitmek üzere hazırlık yapanlara ne söylersiniz?

    Gitmemelerini söylesem başım derde girer mi? Öyleyse, sanırım bir şey söyleyemeyeceğim; ama izin verirseniz size bir bilmece sormak isterim. Üç katlı bir ev var, evin her katında sekiz pencere var. Damda iki çatı penceresi, iki de baca var. Her katta iki kiracı oturuyor. Peki, söyleyin bakalım, kapıcının annesi hangi yıl öldü?

    Çok uzun bir zaman dilimine yayılan ve çok sayıda ülkeyi içine alan bir savaştan söz ediyoruz. Unutamadığınız anılarınız vardır mutlaka?

    Doğrusunu söylemek gerekirse, hayatım baştan sona unutamayacağım anılarla dolu. Gerçi çok uzun zaman oldu; ama yine de çok net hatırlıyorum her şeyi. Barones von Botzenheim’ın ziyareti mutlu etmişti beni. Sarı siyah kurdelelerle bağlı pembe kâğıtlara sarılı kızartılmış tavuk etleri. Üzerlerindeki kâğıtlarda ‘Tanrı İngiltere’nin cezasını versin!’ yazan likörler, sigaralar. Günlerce aç kaldıktan sonra bayram yaptık. Sonra Teğmen Lukaş’ın aşık olduğu Bayan Kakonyi’ye götürmekle görevlendirildiğim aşk mektubunu kocasına verdiğimde çıkan olayları unutamıyorum. Az kalsın Macarlarla aramızda bir savaş çıkacaktı; ama en unutulmazı Teğmen Lukaş’ın ziyaretçisi olan Katya hanımın tüm isteklerini yerine getirdiğim gündü. Tam altı kez isteğini yerine getirdim. Teğmen Lukaş da bundan çok memnun kaldı.

    Savaşın bitmesi sizi mutlu etti mi? Yoksa bu kadar uzun süren bir yolculuğun sona ermesi her biten şeyde olduğu gibi sizi hüzünlendirdi mi?

    Savaş bitti mi? Size öyle geliyor. Savaş bitmez, birisi biterse bir diğer başlar, sonra başka bir savaş daha. Alın size bitmek bilmeyen bir serüven. Ben İmparatorumuz için savaştım. Savaşın İttifak Devletleri lehine sonuçlanacağını biliyorduk. Avusturya, Almanya ve Osmanlı graniti karşısında Fransa, İngiltere ve Rusya’nın bir sıkımlık canı vardı. Hakça bir değiş tokuşa kim ne diyebilir ki? Bir gün, bir Çek asker bir Macar kızının koynuna girecek, sonra bahtsız bir Çek kızı bir Macar süvarisini yatağına alacak ve yüzyıllar sonra antropologlar ‘Malşe Nehri kıyısında elmacık kemikleri çıkık insanlar ne arıyordu?’ diye soracaklar.

    Evet, bu çapraz döl işi gerçekten çok acayip! Ama üzülerek söylemeliyim ki bu granit tuzla buz oldu. Ve elmacık kemikleri çıkık insanların sayısı çığ gibi büyüdü.

    Siz keyfinize bakın. Savaşı kaybetmiş olamayız. Belki biraz belirsizlikler vardı; ama canım nerde belirsizlik yok ki. Subay mahfilinin aşçısı Yuray da anlatmıştı bir kere. Albay mahfile gelip haşlanmış patatesten başka bir şey kalmadığını görünce ‘gaki’ durumuna düşmüş. Gaki nedir bilir misiniz? Ruhun aç kalmış halidir. O zaman Yurayda kalbi kırık albaya “Komutanım dana rosto kalmadı. Bilmem, böylesi bir yazgıyı hükümsüz kılabilecek kadar dayanıklı mısınız? Karma’da bugün harikulade bir ciğerli omletle yetineceğiz yazıyor.” demez mi? Yani biçim hiçliktir, hiçlik ise biçim…

    İyi bir asker olduğunuz için size Aslan Asker Şvayk diyorlar ve neredeyse tüm dünyada biliniyorsunuz…

    Nasıl yani? Herkes beni tanıyor mu? Kesin Papaz Otto Katz sayesinde olmuştur. Onun emir eri iken bir sürü ayine katıldım. Özellikle askerlerin cepheye gönderilmelerinden hemen önce olan ayinler çok eğlenceli geçiyordu. Taburlar dolusu askeri cepheye yollamadan önce Baba, Oğul, Kutsal Ruh, Meryem Ana bize eşlik ediyordu. Çoğu öldü zavallıların. Malum onların şöhreti bana da yaramıştır sanırım. Cephede kanlı saldırılar esnasında yaptığımız ayinleri ise saymıyorum; çünkü o zaman ruhları esenliğe kavuşmuş askerlerin kanlı çaputlarından başka bir şey kalmıyor.

    Savaşla ilgili olarak hep yiğitlikle dolu şeyler anlatılır.

    Elbette, en güzel ölüm anlı şanlı olandır. Asteğmen Marek, tabur tarihçimiz olarak taburun kahramanlıklarını kaleme almıştı. Gerçi daha yola çıkmadan yazmaya başlamıştı; ama bunu da tez canlılığına vermek lazım. Allah için tabur tarihinin sistemleştirilmiş sistematik sistemini yazmak için buna mecburdu. Cesaret örnekleri karşısında gözlerimiz yaşarırdı. Mesela Resmi Gazete’de inanılmaz bir kahramanlık öyküsü okumuştum Dr. Yozef Voyna diye bir gönüllü Galiçya’da süngü hücumuna kalktıklarında kafasına bir kurşun yemiş. Hemen ilkyardım noktasına götürmüşler; ama ‘Böyle bir sıyrık için kafamı sardırmam,’ demiş. Gel gör ki, bu sefer ayağının dibinde patlayan bir şarapnel bacağını koparmış. Gene götürmeye çalışmışlar; ama dinleyen kim! Oradan bir sopa aldığı gibi savaş meydanına atılmış seke topallaya. Ama düşman dinler mi? Bu sefer de başka bir şarapnel gelmiş sopayı tutan elini kopartmış. Bunun üzerine Voyna, sopayı diğer eline almış, bir yandan da “Kökünüze kibrit suyu dökeceğim” diye haykırıyormuş. Neyse, çok geçmeden tepesinde patlayan bir şarapnel hepten canını alıp götürmüş de kurtulmuş bizimkisi. Kopan kellesi yuvarlanırken hala, “Ölüm sizi yıldırmasın! Yürüyün düşman üstüne!” diye bağırıyormuş. Çok ısrarcı bir adammış.

    Şimdiye kadar savaşla ilgili konuştuk. Ama artık savaşa gitmeyi reddedenler var. Hatta bu yüzden cezaevini boyluyorlar, ayrıca toplumsal olarak da baskı görüyorlar.

    Askere gitmeyi kim ister ki? İnsanın aklından zoru olması gerekir. Tabii her insan asker kaçağı olarak doğmaz elbette. Yıllar evvel askerliğimi yaparken Solpera adında bir başçavuşumuz vardı. ‘Orduda herkes görevini bilmeli!’ deyip adamın ağzının ortasına öyle bir yumruk indirirdi ki hayat boyu unutamazdın; ama siz deyince düşündüm de askere zorla yollamak nerdeyse ölmeye ve öldürmeye zorunlu kılmak gibi bir şey.

    Dikkat edin Şvayk, bu cümleleriniz başınıza dert açabilir bu topraklarda…

    Nasıl? Asker dediğin vurulmak için elinden geleni yapar. Bilir ki düşman ne kadar ateş ederse o kadar fazla cephane harcar, savaş gücü azalır. Kaldı ki ateş ettikçe düşman da mutlu olur. Neden dersen, yükünden kurtulur. Bir o kadar askere gitmemek, vurulmamak için elinden geleni de yapmalı insan. Sadece karar vermeliyiz. Ayakta duruyorken aslında oturmak istiyorum diyen bir insan inandırıcı değildir bence. Ya da deliler gibi istediği halde bir kadına “Aslında senden hoşlanmamam gerekli; çünkü durumlar buna müsait değil.”diyen bir adamdan da şüphe etmek gerekir. Ne bomba ne kurşun ne de süngü… Bir insana en çok aşk gerekir, ama düşman askeri ile savaşır gibi değil. Minik bir kediyi sever gibi söylemeli sevdiğini insan. Ah ne diyorum ben?

    Bir taraftan kutsal askerlik söylenceleri bir yandan ise askere gitmek istemeyen zenginler için para karşılığı askerlikten muafiyet hakkı tanınması söz konusu. Ama yine burada askerlik yapmayı reddedenler doğru kodese tıkılıyor. Siz ne diyorsunuz?

    Çok adilane bir tutum doğrusu sözünü ettiğiniz. Para karşılığı askerlikten muafiyet mi? İşte bunu tam anlamadım. Bizim zamanımızda bu mümkün değildi. Şunu söyleyebilirim bir çırpıda; zenginlik her zaman başa bela oluyor. Kutsal bir askerlik serüveninden kim mahrum olmak ister ki? Bir süngünün sizi deşmesi ya da bir kurşunun beyninizi patlatması ne kadar şanlı bir olaydır. Hiç unutmuyorum trenle cepheye sevk edilirken Macar bir çavuş eğilip kahramanlık dolu bir marşı söylüyordu. Çavuş heyecandan biraz fazla eğilmiş olacak ki, düşüp oracıkta bir çitin üzerine düştü. Çit de sağlam çitmiş zavallının oracıkta tüm iç organlarını paramparça etti. Düşünün parayla askerlik yapmayanların bu şansı hiç olmayacak.

    Bir roman kahramanı olarak kitaplarla aranız nasıl? Sizin kitaplara düşkün olduğunuzu biliyorum…

    Yıllar önce, savaştan çok önce kendimi eğitmeye karar vermiştim. Sözüm meclisten dışarı, kara cahilin teki olarak kalmayayım diyordum. Bir gün kalktım, bayramlıklarımı giyip Prag’daki Sanayi Odası’nın okuma odasına gittim. Ruh sıçraması üzerine bir kitap aldım. Orada okudum: Bir Hint hükümdarı öldükten sonra domuz olarak gelmiş dünyaya. Derken, domuzu kesmişler, bizim hükümdar bu kez de maymun olmuş. Sonra maymundan fino köpeğine, fino köpeğinden de herkesin önünde eğildiği bir vezire dönüşmüş. Sonradan vakıf oldum işin ilmine. Tüm omzu kalabalıklar, neferlere ya domuz diye bağırıyor, ya öküz ya da eşek. Bu durumda bu zavallıların bin yıl önce büyük birer komutan, şanlı generaller olmaları gerekiyordu; ama savaş patladı mı ruh sıçraması çok farklı olur. Birden kahrolası bir bomba adamı paramparça eder, ruhu da hoop! topçu taburunun beygirlerinden birine sıçrar. Derken başka bir bomba topçu taburunu havaya uçurur ve merhumun ruhunun sıçradığı beygir de mevta olur. Bu sefer ruh beygirden uçar, yük treninin içindeki bir ineğe girer. İneği kesip askere gulaş yaptılar mı hapı yutarız…

    Yeri gelmişken şu aralar topçu beygirleri pek revaçta değil. Peki diğer Balkan ülkelerinin sakinleri ile aranız nasıldı?

    Savaştayken çok iyiydi aramız. Kutsal Avusturya İmparatorluğu için kendimizi feda etmeye hazırdık. Özellikle pişpirik oynarken kendimizi cepheye çok iyi hazırlıyorduk. Günler günler süren tren yolculuğunda yapacak başka şeyimiz yoktu. Rom içip, pişpirik oynamak cephe için moral veriyordu. Galiçya cephesi denilen mezbahaya giderken ‘Kahrolsun Sırplar, İngilizler, İtalyanlar’ diye nara atıyorduk. Gerçi aynı tarafta olmamıza rağmen Macarları da sevmezdik, tıpkı aynı tarafta olmamıza rağmen bizi sevmeyen Almanlar gibi.

    Belki o anda farkında değildi kimse; ama I. Dünya Savaşı o yüzyıla ait en büyük iki savaştan biri oldu. Küresel bir kıyım ve paylaşma arzusuyla başlamasa da sonuçları tam da bu oldu…

    Hiç unutmuyorum haberi aldığımda sıcak bir yaz günüydü. Size söylemiştim bir türkü tutturduğumu; çünkü Ferdinand’ı kalbura çeviren beyefendinin böylesi bir zalimliği yaptığına inanamamıştım bir türlü. Ferdinand mutlaka Saraybosna’ya börek yemeye gitmiştir. Düşünsenize börek yemek üzere ağzını açan Ferdinand’ın kaderinde kurşun yemek varmış. Sırpları hiç sevmezdim zati, bir de onlara Romenler katıldı, İngilizlere güvenilmeyeceğini bilirsiniz. Fransızlar ise oldum olası çıtkırıldım millettir. Kısacası Çek yemekleri bir harikadır. O kadar uzun zaman oldu ki, Ferdinand’ın meleklerin yanına çoktan kavuştuğuna eminim. Hatta Tanrı onu unutmuştur bile.

    Savaş esnasında askerden kaçmak isteyenler oluyor muydu peki? Sonu belli olmayan bir savaştı ve tüm Avrupa’yı içine almıştı.

    Ben askerden kaçmaya hiç yeltenmedim. Askerliğin gereksiz de olsa yapılması kanaatini taşıyordum o sıralar. Gerçi yırtmak için fırsatlar çıksa değerlendirebilirdim. Askeri cezaevinde tanıdığım bir Asteğmen anlatmıştı. Askere alındığında bir oda tutmuş ve romatizmaya yakalanmak için ne mümkünse yapmış. Bardaktan boşanırcasına yağmur yağarken kafayı çekip bir hendeğe sırt üstü yatmış. Hem de tam üç kere yapmış bunu. Sonra kış ortasında bir hafta boyunca her gece Malşe Nehri’ne girmiş. Ama romatizma ya da zatürree olacağına tam tersi çelik gibi olmuş, bir kez gribe bile yakalanmamış. Sonra oturduğu evin bahçesinde bir gece sabaha kadar karda yatmış, ne olsa beğenirsiniz ayakları kürk terlik içindeymiş gibi sıcacık uyanmış. Bununla yetinmeyen Asteğmen belsoğukluğuna yakalanabilmek için her gün kerhaneye gitmiş. Hani nerdeyse bir gün hırsızlığa çıksa ay erken doğacak, o hesap. Allah’tan bir gün Hluboka’lı bir asker ayaklarına mikrop enjekte etmiş de fil gibi şişen bacakları kas romatizması olmuş; ama şans bu ya yine de askere almışlar zavallıyı.

    Papaz Katz ile tattığınız ilk emir erliği deneyiminiz var.

    Papaz Katz muhteşem bir adamdı. Onunla gerçekten çok güzel günler geçirdim. Ayinlerinde askerlere çok güzel vaazlar verirdi. Herkesin doğru yola gelmesi tek arzusuydu. “Unutmayın ki sığır herifler, hepiniz insansınız ve şu ölümlü dünyada her şeyin sonu var.” derdi bize. Gerçi, bazen dualarını esirgemekle tehdit ederdi; ama o kadar alkol içip, kumar oynayıp, kerhaneye giderdi ki onun dualarının Tanrı katındaki geçerliliğini zaten hep şüpheyle karşılamışımdır. Papaz genelde çok içerdi, eve geldiği nadir zamanlarda da ona rom hazırlamamı isterdi. Ancak o kadar muhterem biriydi ki zil zurna sarhoş olduğunda onu yumruklamama hiç ses çıkartmazdı. Arada “Ayın çevresinde haleler oluşuyor. Ruhun ölümsüzlüğüne inanır mısınız, yüzbaşı? Atlar cennete gidebilir mi? Gorgonzola peyniri sever misiniz? Köpeğiniz huysuz mu?” gibisinden cümleler zırvalardı. Papaz, insanların domuz kadar değeri olması gerektiğini söylerdi. Ayrıca beni kumarda kaybetmeseydi Teğmen Lukaş ile asla tanışamayacaktım ve Teğmen benden mahrum kalacaktı. Sırf bu yüzden bile Papaz benim için çok kıymetlidir.

    Ordudayken emir erliğini yaptığınız Teğmen Lukaş’ın sizin için çok kıymetli olduğunu biliyoruz. En sevdiğiniz komutanınız o değil mi?

    Teğmen Lukaş bir yana evren bir yana. Çek olmanın bir tür gizli örgüt üyesi olmak gibi olduğunu düşünürdü. Bana sorarsanız dünyanın en iyi komutanıydı. Kendi bölüğünü koruyan bir komutandır o, ne yapar eder en zor zamanlarda bile bize bir fıçı bira ısmarlardı. Hayvanları sevmesine karşın ilginç bir biçimde yalancılardan zerre kadar hoşlanmazdı. Hanımlara karşın her zaman kibardı, karşılığında etrafında pervane olan kadınlar da ona hep kibar davranırlardı. Kutsal emanet koleksiyonu vardı; jartiyerler, paçadan bağlı külotlar, şeffaf kombinezonlar, eşarplar, korse ve bir yığın çoraptan oluşan bir koleksiyondan söz ediyorum elbette. Sopron ve Kanije’deki Macar bira fabrikalarının yılda ortalama bin çuval Şerbetçiotu aldığını biliyor muydunuz? Teğmen’in bir dönem evine yerleşen Katya hanımın eşi anlatmıştı bir keresinde. Havalar da çok sıcak.

    Umut her zaman vardı değil mi?
    Savaşı kazanacağımıza inanan dini bütün bir asker bir gün gerçek Hıristiyanlar gibi yaşamamız gerektiğini söylemişti. O zaman birliğin önde gelen bir askeri bu Bohemyalı çaylağa “Tepende bir şarapnel patlasın, beynin havaya uçsun da anlarsın umutla yaşamayı!” demişti. Çok ölüm görmeme rağmen umudun her zaman olduğunu hissediyor insan. Öyle ya 150’şer gram emmental peyniri almak için neler vermezdik. Gerçi her yeni emirde dağıtılacak peynirin gramı düşerdi. Bir keresinde peynir yerine bir kutu kibrit ve bir kartpostalla yetinmek zorunda kalmıştık. Kartpostaldaki fotoğrafta ne olsa beğenirsiniz? Sedlisk’teki askeri mezarlık. Tam bir moral kaynağı anlayacağınız. Füzesaboni’ye vardığımızda ise alay karargahtan askerilerin ‘sagu’ (palmiyeden çıkan nişasta) ihtiyacının adam başı 10 gramlık indirime gidilmesi emri geldi. Oysa o ana dek kimse hayatında sagu görmemişti; ama buradan çıkacak sonuç ne oldu sizce? Demek ki her an sagu ihtiyacımızın karşılanacağı bir ordumuz, askerlerin bu ihtiyacını düşünen incelikli komutanlarımız varmış. Bu da elbette bir umut kaynağı oldu bizler için. Siyah bir Leghorn cinsi tavuğun yılda tam 260 yumurta verdiğini söylemiş miydim?

    Yaklaşık 65 milyon kişiyi etkileyen ve adına sonradan I. Dünya Savaşı denilecek olan bu savaş sonunda pek çok devlet kuruldu. Birisi de Çekoslovakya bunlardan.

    Öyle mi oldu gerçekten? Yüce imparatorluğumuz dağıldı mı? İnanın buna üzüldüğümü söyleyemem. Zaten Avusturya ve Macaristan’a hiç kanım kaynamamıştı. İtalyanların son anda bizi satmalarından anlamalıydım bu savaşı kaybedeceğimizi. Ama Karpatlar’ın havası çok güzeldir. Sizinle orada bir yürüyüş yapmak isterdim. Savaşa gitmeden önce bir sevgilim vardı; ama savaş o kadar uzadı ki ondan bir daha haber alamadım. Muhtemelen bir Almanla kaçtı. Hatta bir Macarla kaçmış da olabilir. En iyisi onu rahat bırakmalıyım. Ne demiş atalarımız, seviyorsan bırak özgür kalsın, pişmiş aşa su katılmaz. Çok doğru laftır.

    Biraz da cepheye giderken başınıza gelenlerden söz edelim. Uzun bir öykünün kahramanı oldunuz, öyle ki hala savaş karşıtlığı denilince ilk akla gelen isimlerdensiniz…

    Bence abartıyorsunuz. Sadece bir savaştı. Biraz uzun sürdüğü doğru, ilk günlerde iki hafta içinde biteceği söyleniyordu savaşın. Evdeki hesap çarşıya uymadı ve tam dört yıl sürdü. Bir ara Ruslara esir düşmüştüm, oradan biliyorum; ancak en güzeli trenle Galiçya cephesine sevk edilirken ki maceramdır. Tabor’da treni kaçırınca garın meyhanesinde içmeye başlamıştım. Orada beni asker kaçağı sanan komutana inandırabilmek için akla karayı seçtim. Sonra Çeske Budyeyovitse’deki birliğime yani Teğmen Lukaş’a kavuşabilmek amacıyla Milevsko, Kvyetov, Vraj, Malçin, Çijova, Sedlets, Horajdovitse, Radomişl, Putim, Ştekno, Voliyn, Dub, Vodnyani, Protivin ve en sonunda tekrar Putim’e gittim. Hem de yürüyerek ve çoğu zamanda asker kaçağı muamelesi görerek. Durmadan aynı yerde dolanıp durmanın ne kadar zor olduğunu bilirim.

    Son olarak bize söylemek istediğiniz bir şey var mı acaba?
    Size söyleyebileceğim ve söylemem gereken tek şey şudur: Savaş kötüdür.

    ——————-

    #sayı12 #aslıatasoy #şvayk #aslanaskerşvayk #yoroslavhaşek

    romankahramanlari replied 1 year, 10 months ago 1 Member · 0 Replies
  • 0 Replies

Sorry, there were no replies found.

Reply to: romankahramanlari
Aslan Asker Şvayk Anlatırsa* Makale Yazarı: Aslı …
Cancel
Your information:

Start of Discussion
0 of 0 replies June 2018
Now