Arkadaşlık: DENEY, DENEME, DEVRİM
-
Arkadaşlık: DENEY, DENEME, DEVRİM
DENEY, DENEME, DEVRİM
Makale Yazarı: Behçet Çelik
*Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI (Ekim/Aralık 2014) 20. sayıda yayımlanmıştır.
Yalnız Olmuyor’un (1) ilk baskılarında kitabın arka kapağında sıradışı bir metin yer almıştı. Ümit Kıvanç, doğrudan okurlara hitap ederek romanının ne hakkında olduğunu ve bu romanı yazmakla neyi amaçladığını kısaca özetlemişti. Girişi şöyleydi bu metnin:
“Merhaba sevgili okurlar. Üç yıl aradan sonra size sunduğum yeni kitabım, her şeyden önce arkadaşlık ve aşk üzerine. Aynı zamanda birey ve ‘takım’, uyum ve aykırılık üzerine. Dolayısıyla, #yalnızlık üzerine. Biraz da, anlamak ve hissetmek, düşünmek ve inanmak üzerine. Yani çoktan seçmeli yaşama problemleriyle uğraşanlar için yardımcı kitap olmaya aday. Gündelik hayatın birtakım güçlüklerinden kurtulmak için kendilerine bir ‘#adacık’ (Sadece Apartman) yapan arkadaş grubunun macerası, konumuz.”
Yalnız Olmuyor’da nasıl bir dünyanın anlatıldığı sorusunun yanıtıysa yazarın arka kapak seslenişindeki bir başka cümlede saklı: “Bizi kabul etmiyor ve topluca üzerimize yükleniyorlarsa, onlar’ı teker teker yenemez miyiz? Kahramanlarımızın bazıları bunu deniyor.”
Kimdir bu “#onlar”? 1980’lerin ikinci yarısında farkına varmaya başladığımız, 90’lardan itibarense yakından tanıdığımız bir koalisyon. #12Eylül askeri darbesinin gerçek anlam ve sebebinin, biraz da bu koalisyonun görünürlük kazanmasıyla açık seçik ortaya çıktığı söylenebilir. Darbeyle amaçlanan; resmi açıklamalarda belirtildiği gibi, milli birlik ve beraberlik değil, darbeden sekiz ay önce alınan #24OcakKararları uyarınca Türkiye’nin dünya kapitalizmiyle uyumlu hale getirilmesiydi. Bunun hayata geçirilmesinin önünde engel olarak, bölünmüş, birbirine girmiş de olsa, güçlü bir sol, #sosyalisthareket bulunuyordu. Nitekim darbenin ardından yüz binlerce genç insan cezaevlerine atılır, işkencelerden geçer, sürgüne gönderilir, siyasi her türlü girişim yasaklanırken sermayenin önü sonuna dek açılır.
Bu siyasi atmosfer ve ekonomik düzen yerleşiklik kazandıkça, toplumsal hayatta da insani olanın değil, alınır-satılır olanın peşinden gitmenin öne çıktığı yeni bir değerler sistemi yürürlüğe girdi, bir süre öncesine kadar gösterişçi, bencil ya da ahlaksızlık olarak görülüp ayıplanan pek çok davranış ve yaklaşım itibar kazandı, önemsendi. Bu #yenideğerler, bir yandan bürokratik-siyasi mekanizmalar ve devlet eliti tarafından özendirilip savunulurken, bir yandan da devletle bağını hiç gevşetmeden sermayesini ve hegemonyasını artıran kesimlerin elindeki görsel ve yazılı medyada teşvik edildi. Yeni dönemin “#trend”lerine uyum sağlayanlar hızla yükseldiler, mevki ve para kazandılar; bunu beceremeyenler ise uyum sağlayanların “yeni yaşam tarzı” adı altında dayattığı, paranın, gücün ve bencil arzuların baş tacı edildiği bu değerlerler sistemi içerisinde sıkışıp kaldılar.
Bu yeni değerler sisteminin #askerpostallarıyla solun ve solcuların üzerinden geçerek kazandığı zaferin; #ışıltılıtabelalar, #reklamspotları ve rengârenk gazete manşetleriyle kutlandığı dönemde geçen Yalnız Olmuyor’un arka kapağından alıntıladığım cümleler roman hakkında epey bir şey söylüyor. İkinci alıntıda geçen “deniyorlar” sözüne daha sonra dönmek üzere, bu arkadaş grubundan (romanın kahramanlarından) ve neden bir “adacık” ihtiyacı duyduklarından söz ederek başlanabilir. Bu arkadaş grubundaki insanlar askeri darbeden önce devrimci bir teşkilatta yer almışlardır. Aralarına almadıkları, daha doğru bir deyişle, yollarının çoktan ayrıldığı eski bir arkadaşlarından söz ederken romanın anlatıcısı şöyle der:
“[Abidin] bizi hâlâ dünyayı değiştirme azmini kaybetmemiş soylu insanlar olarak görüyordu. Aramızdan ve hareketimizden ayrılışının vicdanî faturasını ödeme fırsatı yakaladığına inanıyordu.”
Roman ilerledikçe şunu anlarız; #Abidin’in onlara izafe ettiği “dünyayı değiştirme azmi”nin gerçeklikle pek bir alakası kalmamıştır aslında. Durumları kısaca şöyle özetlenebilir: Bu yeni dünyaya ayak uydurmuş ve bundan nemalan insanların arasına karışamamaktadırlar; onların dünyasıyla uyumlanamamış, bunu tercih etmemişlerdir. Bir süredir bütün çabaları sadece şundan ibarettir:
“Kavgalar, döğüşler, hapisler bittikten sonra, ‘Peki şimdi ne olacak?’ sorusuna cevap aramakla uğraşamamıştık. #Başımızısokacak bir ev, ağzımıza atacak birkaç lokma peşindeydik. (…) Belimizi doğrulttuğumuzda da, baktık ki… Bütün haksızlıklar yirmi dört saat içinde yok olacağa benzemiyordu; onlarla bir arada mı yaşayacaktık?”
Bu devasa bir sorudur ve bu sorunun yanıtsızlığının neden olduğu devasa sıkıntıya çare olarak onlar’dan ayrı kalabilecekleri, onlar’ın ideolojik, kültürel saldırıları karşısında sığınabilecekleri, “#SadeceApartman”ı inşa ettirmeyi düşünmüşlerdir. Bütün yoldaşları bir araya getirecek bir proje değildir amaçladıkları. Birbirleriyle sıkça görüşen bu arkadaş grubundakileri bir arada tutmak, sözünü ettiğim devasa sıkıntıyı azaltmak ve mümkünse buna birlikte set çekmek istiyorlardır. Bunu yalnız başlarına beceremeyeceklerini anlamışlardır. Yeni değerler sisteminin hegemonyası gündelik hayatta onları sıkıştırdıkça birbirleriyle de didişmeye başladıklarının farkındadırlar ve ellerinde kalan son şeyi, son mevzii, arkadaşlığı korumaktır amaçları. Arkadaşlıklarını koruyacak mekanizmanın sıkıntılarına da bir nebze çare olabileceği umudundan da söz edilebilir elbette.
İç dünyasını bilme şansımız olduğu için romanda en yakından #anlatıcı-kahramanı tanırız, ama öbürleri de sayfalar ilerledikçe ete kemiğe bürünür. Birbirlerine çok benzeyen insanlar değillerdir, yukarıda değindiğim devasa sıkıntıyla bireysel olarak farklı baş etme ya da kaçma yolları deniyorlardır, onlar’la farklı ölçeklerde uzlaşmak zorunda kalıyorlardır. Ortaklaştıkları ana noktaysa yitirmek istemedikleri son mevziye, arkadaşlıklarına verdikleri önemdir. Birlikte olurlarsa düşmeyeceklerine inanıyorlardır; ayrıldıklarında düşmeleri daha muhtemel, belki de kaçınılmaz olacaktır.
#Aşk ve #arkadaşlık halleri
Romanın anlatıcısını derin bir aşk acısı çekerken tanırız, #apartmankomşusu arkadaşlarından biriyle de “özel” bir yakınlığı vardır. Kimi zaman sevgilisine duyduğu hisleri bu arkadaşına, #Hülya’ya duyduğu yakınlık ve bağ ile karşılaştırır. Beri yandan, Hülya için söylediği şu sözler –dozu, şiddeti aynı olmasa da– arkadaşlarının hepsi için geçerlidir belki de.
“[Sevgiliyle] ancak uçulabilirdi. Onunla uçmuştum. Hülya’ya yaslanmayınca düşüyordum. Uçmuştum bir kere uçmak istiyordum. Düşmüştüm, kalkmak istiyordum. Dünya loş ve çok kalabalıktı.”
Arkadaşlığın hissettirdiği aşkın hissettirdiği kadar çarpıcı değildir, ama arkadaşlık daha esaslı bir temeldir onun için. Yine de Yalnız Olmuyor’un anlatıcısının kafasının en çok karıştığı zamanlar aşkla arkadaşlığın iç içe geçtiği, geçer gibi olduğu, çekişip itiştiği anlardır. Roman boyunca Hülya’dan söz ettiği hemen her satırda böylesi bir iç içe geçmişlik sezilir. İçinde bulunduğu durum –zaten tatsız bir hayatı sürdürürken, bir de sevgili tarafından terk edilmiş olmak– karşısında kendisini korumaya çalışmaktansa daha da heder etmeye eğilimlidir, onu kapıp koyvermekten alıkoyan, Hülya ve öbür arkadaşlarının dünyalarında içinden çıkılmaz yeni bir keder, pişmanlık ve hüsran yaratmak istememesidir.
Arkadaşlık nedir, kimler için arkadaşımızdır deriz, onlardan ne bekleriz, onlara ne verebiliriz gibi sorular romanda sıkça karşımıza çıkar. Sadece anlatıcının arkadaşlarıyla ilişkisinde değil, romanın öbür kahramanlarının kendi aralarındaki ilişkilerde de arkadaşlık bahsinin farklı hallerinin sorunsallaştırıldığı söylenebilir. Mesela, içlerinden biri, başka bir arkadaşının çalıştığı şirketten iş teklifi aldığında, eşit bir ilişki olan arkadaşlığın altlık-üstlük içeren iş ortamında zarar görüp görmeyeceğinin telaşını duyar. Ya da anlatıcı arkadaşlıklarla ilgili bir başka ilginç noktanın farkına varır bir yerde. “Daha önce, benim arkadaşım olduğu için sahici bir mimar değilmiş gibi geliyordu” der. Muhtemelen kendimize değer vermediğimiz için, bu denli yakınımızdakilerin değerini de fark edemeyiz. Üzerinde çok zaman yeterince durmadığımız arkadaşlık bahsinin farklı hal ve veçheleriyle karşımıza çıktığı Yalnız Olmuyor için yazarın en başta “arkadaşlık üzerine” bir roman demesi boşuna değildir.
Arkadaşlık ve aşka ilgili bu gibi sorunsalları kesen, bunlarla iç içe geçmiş başka bir sorunsal ise bu apartmanda birlikte yaşamaya karar verenlerin arkadaşlıklarının temelinde ne olduğu sorusunda saklıdır. Evet, aynı teşkilatta birlikte bulunmuşlardır, ama “kavga, döğüş, hapis” yıllarının ardından aynı yapıdaki başkalarını değil de, neden birbirlerini seçmişlerdir? Daha da önemlisi, birbirleri için ne anlama geliyordur varlıkları? Gruptaki herhangi iki arkadaş özelinde bunun farklı yanıtları olabilir. Bunların arasındaki en çarpıcı yanıt, gene en “çapraşık” arkadaşlık olan anlatıcıyla Hülya’nın ilişkisinde ortaya çıkar. Hülya, anlatıcının bir gece rüyasında intihardan söz etmesi üzerine ona çok kızar ve “Kimseyi çıldırtmaya hakkın yok,” der. Benzer bir durumla #Ayla’nın #Celâl’in motosiklete binmesinden duyduğu endişeyi ifade ettiği anda da karşılaşırız. Anlatıcı, “Hayata devam kararını birilerini üzmeme gibi gerekçelere dayandır[maktan]” söz eder bu tartışma sırasında. Arkadaşlığın onlar için anlamı buralarda berraklaşır: “#hayatadevam kararı”dır, bunu #yaşamasebebi olarak düşünmek de mümkün, başka bir deyişle, uğruna yaşamaya değecek az şeylerden biri arkadaşlıktır. Bir o kalmıştır ellerinde.
#Tamlık, tamamlık hissi arayışı
Hayatlarında bir şeyler eksiktir. Sıkıntıları bundandır. Bir zamanlar hayli derinden hissettikleri, bağlandıkları, sayesinde kendilerini, varoluşlarını anlamlandırdıkları bir şeyi artık hissedemiyorlardır. Eksikliğini duydukları bu his, bu hal romanda birkaç yerde ifadesini bulur.
“Bir tamlık, tamamlık hissi[ne]” vurgu yapar anlatıcı. “İçinden, elimde silah, peşimde polis geçtiğim âlemde taşırdım bu hissi,” dedikten sonra şöyle devam eder:“Gururlu, haklı ve hızlıydım. Varlığım, en küçük hareketinde dahi, bir ilâhî adalet misyonunun ete kemiğe bürünmesinden ibaretti. (…) Kıyametten bu yanaysa tamamen unutmuştum. Yoksunluğu teşhis bile edememiştim.”
Anlatıcı bu hissi (ya da benzerini) yeniden ancak âşık olduğunda duymuştur. “Tamlık, uzaktan gösterilip beni kendine koşturmadan, birden doğmuştu[r]” aşkla yüz yüze geldiğinde.
Bir başka diyalogda da bu bahis gündeme gelir.“Ferda: ‘Düşünsenize, biz bir vakit pek çok bakımdan bugünkünden çok daha kötü şartlarda yaşıyorduk, öyle değil mi? Ama farklı bir hissimiz yok muydu o zaman… böyle… nasıl anlatayım… daha iyi, daha ferah…?’
Hülya: ‘Kesinlikle vardı.’
Kemal: ‘Neydi o?’
Ferda: ‘İçimiz çok daha rahattı!’
Serhat: ‘Ya… yani… üstümüze düşeni yapıyormuşuz gibi bir şeydi.”Hülya ise apartmanda kurdukları “#günahçıkarmaodası”ndaki teybe konuşurken neyin eksikliğini duyduklarına değinir : “Bir gün… bir şey olmayacak mı, her şeyi sarsan, alt üst eden bir şey? Artık böyle mi yani? Artık bu mu?”
Apartman hayali de, bu hayalin gerçekleşmesinin ertesinde Celâl, Hülya ve anlatıcının ötekilerden gizli giriştikleri “faaliyetler” de, hissettikleri eksiklik duygusunun telafisi, yeniden kendilerini “tam” ve “üzerine düşeni yapıyormuş” hissedebilmek içindir. Kuşkusuz, bunlar Hülya’nın sözünü ettiği “her şey alt üst eden bir şey” (devrim?) değildir, olmayacaktır. Yine de bir şeydir. Bu yeni dünyada anlam arayışına yeni bir yanıt girişimi, denemesidir.
Deneme mi, deney mi?
“Deneme mi, deney mi?” Bu soru bir ajansta çalışan, muhtemelen #metinyazarlığı yapan anlatıcının işiyle ilgili olarak karşımıza çıkar ilk olarak. Hazırladığı bir metinde hangi kelimeyi seçmesi gerektiğini düşünür, muhatabıyla tartışır. Daha sonra da apartman meselesine kafa yorarken, bu konuşmayı hatırlayıp kendi kendine aynı soruyu sorar? “#Deneme mi, #deney mi?” Basit bir tekrar olarak değerlendirmemek gerek bunu.
Birbirine yakın anlamları olan bu iki kelime, deney ile deneme arasındaki ilk fark, sanırım, deneyin yapay, kurulmuş, oluşturulmuş bir ortamda “yapılması” söz konusuyken, denemenin insanın kendi mevcut habitat’ında gerçekleştirmesinde. Dolayısıyla deney dışsaldır, biz onu yaparız, oysa denemede bizzat deneyen kişi, işin içindedir, bu nedenle nispeten içseldir deney, denemeye kalkışan kendisini #denek haline getiriyordur. fiöyle bir fark olduğunu da düşünmek mümkün: Deney, üzerinde düşünülmüş, tasarlanmış bir faaliyettir; denemeye ise çok zaman “deneyelim, ne kaybederiz?” diyerek atılırız. Deneyin tasarlanmış olması nedeniyle olumsuz sonuçlanmasının bedeli de, başarısız bir denemeden fazla olsa gerek – deneye kalkışanın kaybedecek bir şeyleri vardır.
“Sadece Apartman” projesi, düşünülüp tasarlanmış oluşu nedeniyle bir tür “deney” olarak görülebilir. Söz ettiğim ilk ayrımı göz önüne aldığımızda, apartman bizzat yapay bir ortam oluşturmak değil midir? Ne var ki Yalnız Olmuyor’un kahramanları bu işe “deneyelim, ne kaybederiz” diyerek kalkışıyorlar. O zaman bir “deneme” mi bu? Apartmanda bizzat yaşayacakları için kendilerini denek haline getirdiklerini de hesaba katınca şu şekilde özetlemek gerekir belki de: Bir deney denemesidir Sadece Apartman. Ya da şöyle diyemez miyiz: Neden bu ikisini karşı karşıya getirmek zorunda olalım, aynı zamanda hem deney hem deneme olamaz mı? Ne olduğu sorusunu böylece belirsiz bırakabiliriz ama ne olmadığı sorusu yanıtsız değil. Bu deney/deneme “her şeyi sarsan, alt üst edecek” bir şey değil – daha net ifade etmek gerekirse, bir devrim değil.
Ümit Kıvanç’ın #romankişileri “devrimin bir ihtimal olmaktan çıktığı” zamanlarda da bir şeyler yapmak, bir “tamlık hissi” duymak, günün koşulları içerisinde “üzerlerine düşeni” yerine getirmek istiyorlar. En azından “onlar”dan olmamak, “onlar”a benzememek, kendilerini beklediğini bildikleri “ziftli duvara” toslamamak için arayış içerisindeler. Kıvanç’ın romanının düşünsel arka planında da şu arayış var: Devrim yapamıyorsak elimiz boş mu oturacağız, bugünden yapılabilecek bir şeyler yok mu?
Eylemin bir deney/im olarak ucu açıklığı
Sol düşüncede öteden beri süren bir tartışmadır bu; 2000’lerin ikinci yarısında bazı sol çevrelerde etraflıca tartışılmıştı. Bu tartışmayı ateşleyen #TanılBora’nın yazıları olmuştu. “İyi” bir pragmatizmin mümkün olup olmadığını tartıştığı, “İki Sinizm, İki Pragmatizm ve ‘Eylem’i Yeniden Düşünmek” başlıklı makalesinde (2) soldaki #sinik tavır ile “John Dewey’in temsil ettiği bir sol/#sosyalist #ragmatizm geleneği”nden el alan bir tür iyi pragmatizmi karşı karşıya getirmişti Bora. “Radikal/ #devrimci sol politika[nın] acze düştüğü ve kendi ‘#yapıcı’/kurucu inisiyatifini yitirdiği ‘anti’ci perspektife sıkıştığı anda, sinizme meyyal hale gel[diği]”ni saptadıktan sonra, bu tavrın karşısına “eylemin bir deney/im olarak ucu açıklığına ve yaratıcılığına önem veren” bir tür “iyi pragmatizm” imkânından söz etmişti.
“Dewey’in pragmatizm çizgisi ise, toplumsal ve politik eylemin beşerî karşılıklılığı içerisindeki ucu açıklığına, deneysel/ci mahiyetine ilkesel bir önem veren, buna bizatihi değer atfeden, buradaki toplumsal ve siyasal öznel iradelerin çözüm bulma kapasitesine önsel kayıtlarla ket vurulmaması gerektiğini düşünen, söz konusu ilişki sürecinden ve çözüm bulma kapasitesinden evrime ve ilerlemeye dönük iyimserlik türeten bir tutumdur.” (3)
Makalesinin sonunu şöyle bağlamıştı Tanıl Bora:
“Yapı’nın hegemonik cenderesi altındaki karamsarlık ve sinizm üreten acz halini aşmak için, #Özne/ #Öznellik ve onun potansiyellerini yeniden keşfetmek ve harekete geçirmek, güvenebileceğimiz tek imkân değil mi?” (4)Yalnız Olmuyor’daki arkadaş grubunun apartman deneyimini (deney denemelerini?) ve sonrasındaki faaliyetlerini politik anlamda “iyi pragmatizm” saymak hayli aşırı bir yorum olacaktır, ama özellikle anlatıcının romandaki değişimini bu düzlemde ele alabiliriz. Romanın girişinde hayli karamsar ve sinik bir tutum içerisindedir. Ondaki (ve arkadaşlarındaki) değişimi başlatan ise “#eylem” olmuştur; “Sadece Apartman”ı kurma eylemi. Bu çaba, “eylemin bir deney/im olarak ucu açıklığı”nın bir örneği sayılabilir pekâlâ; açık olan uçtan sonraki “faaliyetler” çıkacaktır – elbette eylemcideki ruh hali değişimi de eylemin bir başka sonucudur. “Sadece Apartman” bunların zemini olmuştur. Romanı okumamış olanları düşünerek “faaliyetler” hakkında çok şey söylemeyeceğim, ama bunların “ilahi adalet misyonunun” ucundan bir parça da olsa “ete kemiğe bürün[düğü]” eylemler olduğunu belirtmek yeterli olacaktır sanıyorum.
Bir analoji daha kurulabilir bu bağlamda. Anlatıcının “Hülya’ya yaslanmadığım zaman düşüyordum” sözünü, bu arkadaşlığın (ve benzer nitelikteki arkadaşlıkların) ayakta kalabilmek, düşmemek için olmazsa olmaz önem taşıyan bir zemin oluşturduğu şeklinde anlayabiliriz. Dolayısıyla, Ümit Kıvanç’ın “iyi pragmatist” eylemleri de önceleyen, bunlara zemin olacak hayli önemli bir başka noktaya değindiği söylenebilir: Eylemi kotaracak olanlar arasındaki bağ – arkadaşlık. Aynı amaca yönelenler arasında arkadaşça bir bağ yoksa amaç birliği yeterli olmayabilir çok zaman, hatta olumsuz sonuçlar doğabilir. Sadece amaçlanan sonuca ulaşmak için bir araya gelmenin insanların birbirini araçsallaştırmasından başka bir şey olmadığını, bir nevi “kötü pragmatizm” olduğunu da göz ardı etmemek gerek. O sonuca giden yolu birlikte, arkadaşça yürümeyi de amaçlar arasına kattığımızda, işte ancak o zaman deneyimin açık ucundan bambaşka, ummadığımız, olumlu şeyler çıkabilir. Sadece sonuca, amaca odaklandığımız ve bu uğurda birbirimizi araç kıldığımız eylemler daha başlarken deneyimin ucunu sıkıca kapatan bir yaklaşımdır. Üstelik bu yaklaşım, “onlar”ın dayattığı, bize dünyayı dar eden, karşıtımız olduğunu düşündüğümüz dünya görüşünün bir tezahürüdür. Bu çelişkili hali #Brecht “Yeni Kuşağa” başlıklı şiirinde şöyle dile getirmiştir.
“Üstelik biliyoruz ki,
Kötülüğe duyulan nefret bile
Asık yüzlü yapar insanı,
Haksızlığa duyulan öfke bile
Kabalaştırır insanın sesini, Ah
Dostluğun temelini atmak isteyen bizler
Kendi aramızda kuramadık dostluğu.” (5)
(Vurgu eklenmiştir.)Yalnız Olmuyor, Brecht’in bu öz/eleştirisine verilmiş olumlu bir yanıt olarak da görülebilir. Kendi aralarında dostluğu kurabilmiş bir grup insan, bu zemine basıp güç alarak kötülüğe, haksızlığa ellerinden geldiğince darbeler indirmeye çalışırlar.
Oyun ve düş
Bir kuşağın ruh halini yakından hissetmemizi sağlayan Yalnız Olmuyor’un sürükleyici geriliminin yanı sıra, romanın satır aralarındaki ironisi de mutlaka vurgulanmalı. #Romankahramanları kendileri dışındakilerin (“onlar”ın) söylem ve eylemleriyle ince ince dalga geçiyorlar çok yerde; ama anlatıcının kendine dönük, handiyse acımasız ironisini de atlamamak gerek. “Oyunlarla yaşadıkları” söylenemese de, roman kahramanlarının hayatlarından #oyun eksik değil. #Çocuklukarkadaşlıkları oyun demektir aynı zamanda. Yetişkinlerin dünyasında arkadaşlıkların sönükleşmesi biraz da hayatlarımızdaki oyun eksikliğinden kaynaklanıyor olamaz mı? “Faaliyetler”de de oyuncul bir yan var, ama salt o değil; Apartmanda oluşturdukları “günah çıkarma odası” ile roman kişilerinin Kemalizmin resmi devlet söylemi ve o dönemde hızla popülerleşen liberal söylemler üzerinden yaptıkları söz oyunlarını oyunu ve oyunculuğu hayatlarından çıkarmadıklarının birer göstergesi sayabiliriz. Kuşkusuz, oyunlarda saklı olan düşselliği de hesaba katmak gerekir. “Onlar” kaskatı gerçeklerle üzerimize gelirken, arkadaşlarımıza, onlarla oynayacağımız oyunlara ve birlikte kuracağımız düşlere nasıl da ihtiyacımız olduğunu hatırlatıyor Ümit Kıvanç. Romanın yaslandığı düş, yayınlanmasının üzerinden yirmi yıl geçtikten sonra hâlâ bir ilaç belki de gündelik hayattaki sıkıntılarımıza.
Solcuları anlattığı için değil, ama sol düşünceye böylesi bir öneri getirdiği için, bir aşk ve arkadaşlık romanı olduğu kadar, #politik de bir roman Yalnız Olmuyor. Arkadaşlığın, aşkın ve gündelik hayatın da hayli politik olgular olduğunun ve her ne yapacaksak, bunun yalnızken hiçbir anlamı olmayacağının altını çizdiği için.
NOTLAR:
(1) Yalnız Olmuyor, Ümit Kıvanç, İletişim Yayınları, Birinci Baskı: Ocak 1995.
(2) Sol, Sinizm, Pragmatizm içinde, Birikim Yayınları, 2010, s: 43-58 (Bu makale daha önce Birikim’in Ekim 2006 tarihli 210. sayısında yayınlanmıştır.)
(3) a.g.m. s: 48
(4) a.g.m. s: 58
(5) Aktaran Lukacs, G., Çağdaş Gerçekçiliğin Anlamı, çev: Cevat Çapan, Payel Yayınları, 1975, s: 100.
Sorry, there were no replies found.