Anlatıcı: Esere Karışan Hayatlar, Hayata Karışan Eserler Sabahattin Ali’nin Duvar Hikâyesi

  • Anlatıcı: Esere Karışan Hayatlar, Hayata Karışan Eserler Sabahattin Ali’nin Duvar Hikâyesi

    Posted by romankahramanlari on 11 Temmuz 2024 at 13:08

    Esere Karışan Hayatlar, Hayata Karışan Eserler Sabahattin Ali’nin “Duvar” Hikâyesi*

    Makale Yazarı: Hatice Büşra Topsakal

    *Bu makale Roman kahramanları dergisi 36. sayısında  (Ekim/Aralık 2018) yayımlanmıştır.

    Dünden bugüne oluşturulmuş edebî metinler dikkatli bir şekilde incelendiğinde, her insan tarafından farklı yorumlamalara açık oldukları görülür. Hatta aynı kişi daha önce okuduğu metni farklı zaman dilimlerinde okursa öncesinde farkına varamadığı noktaları tespit edebilir. Eleştirel okuma bu farklı yorumlamalara, belki de herkes tarafından fark edilemeyecek gizli noktalara değinebilmek adına önemlidir.

    Daha önce Sabahattin Ali ile ilgili yapılan araştırmalarda yazarın biyografisi ile eserlerinin pek çok yönden benzer noktalar içerdiği tespit edilmiştir. Ele alacağımız “Duvar” hikâyesi de yazarın biyografisi göz önüne alınarak incelenecektir. “Yazar Duvar hikâyesini Sinop Cezaevi’nde yaşanan bir hadiseden hareketle kurgular.”[1] Hikâyenin biyografik temele dayandırılması bizlere Sabahattin Ali’nin fikir dünyasından da ipuçları verir. Bu nedenle yazarın psikolojisi, kişiliği ve hayat hikâyesine ilişkin ayrıntılar yorumlanırken sosyolojik açıdan değerlendirmeler yapılacaktır.

    Sabahattin Ali’nin “Duvar” hikâyesi şu sözlerle başlar: “Uzun zamanlar deniz kenarında ve surlar içindeki bir hapishanede kaldım.”[2] Hikâye, daha ilk cümleden hikâyenin anlatıcısının yazarla benzeştiğine dair bir fikirle yola çıkmamıza sebebiyet verir. Sabahattin Ali’nin biyografisine bakıldığında komünizm propagandası yaptığı iddiasıyla bir süre tutuklu kaldığı, ardından bir toplantıda Türk devlet yöneticilerini yerdiği iddiasıyla tekrar tutuklandığı ve önce Konya Cezaevi’ne gönderilip sonrasında Sinop Cezaevi’ne nakledildiği görülmektedir. Unutulmamalıdır ki “şiir, roman, hikâye, tiyatro vb. edebî eserler kurmaca metinler olup kişisel muhayyilenin ürünüdürler. Bu eserlerin şair ve yazarlarının hayat hikâyesiyle örtüş(ebil)mesinden daha tabii bir durum olamaz.”[3] Hikâye anlatıcısı şöyle devam eder:

    “Kalın duvarlara vuran suların sesi taş odalarda çınlar ve uzak yolculuklara çağırırdı.”[4]

    Cümlede yapılan bu betimleme anlatıcının yazar ile benzeştiği görüşünü daha da güçlendirir ve eserin psikolojik yönden yorumlanmasına da bir kapı aralar. Sular anlatıcıya özgürlüğü çağrıştırmaktadır. Onu uzak yolculuklara davet eder. Yazarın “psikolojik durumu saptanırsa, eserlerini bu bilginin ışığı altında inceleyerek sağlam yorumlara ve değerlendirmelere varabiliriz.”[5] “Eseri meydana getiren duyguları, fikirleri keşfedebilirsek, eserin gerçek anlamını kavrarız.”[6]

    İlk paragraftan itibaren yazar hürriyet kavramını hatırlatan sözcüklere bazen de kavramın kendisine yer vermiştir. “Sabahattin Ali cesur bir kişiliğe sahip olduğundan özgürlüğüne de düşkündür.”[7] Paragraf şu cümlelerle noktalanır:

    “Tüylerinden sular damlayarak surların arkasından yükseliveren deniz kuşları demir parmaklıklara hayretle gözlerini kırparak bakarlar ve hemen uzaklaşırlardı.”[8]

    Kuşlar uçabilme özellikleriyle daima özgürlüğü temsil etmiştir. Yazarımızın hürriyete dair kelimeleri sıklıkla kullanışını biyografisine bakarak yorumlarsak hapishanede geçirdiği günlerde, bunun öncesinde ve sonrasında, hürriyet fikrinin önemsendiği kanısına varabiliriz. Nitekim sözünü ettiğimiz hikâyesinin farklı bir paragrafında anlatıcı, kaldığı cezaevinin geçmişi hakkında şunları dile getirir:

    “Bir zamanlar burası şehrin iç sarayı imiş ve şimdi sarı yüzlü, sakallı ve dünyadan uzak zavallıların dolaştığı bu bahçede asırlarca önce genç cariyeler, belki aynı hürriyet aşkıyla gözlerini yukarı çevirip denizi dinleyerek, dolaşırlarmış. Bu kalın surlar onları hem yabancı gözlerden, hem de düşmandan korumak için yapılmış.”[9]

    Sabahattin Ali, burada kaleme aldıklarıyla hür olmanın farklı bir yönüne dikkat çeker. Hem şu an hapis hayatı yaşayan insanlar hem de geçmişte bu topraklar üzerinde kurulu olan sarayda yaşayan cariyeler özgürlüklerinden yoksun bırakılmış insanlardır. Hâlbuki bulundukları ortam koşulları birbirinden farklıdır. Belki de yıllar öncesinde surlarla çevrili aynı topraklarda yaşamış cariyeler de herhangi bir suç işlememiş olmalarına rağmen kuşlara ve gökyüzüne bakarak deniz sesini dinleyerek özgürlük hayalleri kurmuşlardır. Geçmişteki toplumsal koşulların yazarın zihninde yer ettiği ortadadır.

    Anlatıcının hapishanede bulunduğu sırada hür olmayı düşünüşünde yorumlanmaya açık ilginç kısımlar vardır. “Bir mahpusu dünya ile hiç alakası olmayan bir zindana kapamak ona en büyük iyiliği yapmaktır.”[10] diyen anlatıcı hapis hayatında ona özgürlüğü hatırlatacak herhangi bir işaretle karşılaşmak istemez. “Onu en çok yere vuran şey, hürriyetin elle tutulacak kadar yakınında bulunmak, aynı zamanda ondan ne kadar uzak olduğunu bilmektir.”[11] cümleleri hürriyetin, çevresine bakarak ona ne kadar yakın olduğunu hissettirse de bir suç işlemiştir ve bu yüzden hürriyeti elinden alınmıştır. Hür olmaya bu kadar yakın olan bir insanın önünde ona duvarlar gibi engel olan bir vicdanı ve çekmek zorunda olduğu bir cezası vardır. Bu yüzden surlar dışındaki denizin varlığı, kuşların uçuşuna şahit oluşu, kuşların demir parmaklıklara bakıp hayretle gözlerini kırparak oradan uzaklaşmaları anlatıcıyı rahatsız eder. Âdeta azap çeker. Nefes almaktan başka hürriyeti hatırlatacak hiçbir şey bulunmayan bir yerde kapanmayı yeğler. Kaldığı hapishanede her şey ona inadına özgürlüğü hatırlatır. Surlar içinde hapsedilemeyen bir canlılık vardır. Ufak ağaçlar, yosunu taşlardan aşağı sarkan sarı çiçekler bahar havasını mahpusların içine taşır ve onlara eli kolu bağlı olmanın acısını hissettirir. Unutmayı tek teselli sayan anlatıcıya bu fırsatı tanımayan küçük beyaz bulutlardan da bahsedilir. Hapis ortamı, hürriyet ve esaret kavramının zıtlığından meydana gelmektedir. Bizi bu yoruma iten hem tabiat hem de insan davranışlarıdır. Mahpusların dışarıya ait konuştuklarıyla içeriye dair konuştukları da zıtlığın bir göstergesidir. Konuşanlar eskiyi yâd edince mutlu, hapis içerisinde geçen bir olaydan söz edince mutsuz olarak iki zıt duygu içerisinde sohbet ederler. Yazarın “toplum içinde doğduğu ve toplumun bir ifadesi olduğu ilkesinden hareketle”[12] sosyal yaşamın zıtlıklardan meydana geldiği görülür. Tabiat unsurları içerisinde canlılık göstermeyen tek unsur kuru ayva ağacıdır ki anlatıcının kır saçlı adam ile konuşmasını bu ağaç altında yapması dikkate değerdir.

    Yıkılan duvarların karşısında konuşulanlarla okur yeni bir hikâye ile karşı karşıya kalır. Olayı anlatan kır saçlı adamla anlatıcı değişir. “Hikâyedeki anlatıcının sözü devrettiği kır saçlı mahpus da, büyük bir ihtimalle, yazarın Sinop Hapishanesi’nde kaldığı yıllarda tanıştığı”[13] gerçek bir kişidir. Başından geçen olaylar kır saçlı adama kendi ağzından anlattırılır. “Kır saçlı adam” ifadesi de irdelenmeye değer bir ifadedir. Adam başından geçenleri aktarırken şöyle bir ifade kullanır: “Düşün! İkimiz de yirmi iki yaşındaydık.” Anlatmaya başlarken “Dokuz sene evvel, yeni hapse düştüğümün birinci senesinde”[14] diye söze başlar. Düşünüldüğünde aradan on yıl geçmiştir. Bu hesaba göre adam otuz iki yaşındadır ve yaşına rağmen saçları “kır” sıfatıyla nitelendirilir. Bu durumda okuyucu böyle bir durumun genetik bir sebepten kaynaklandığını düşünmekten ziyade mahpus hayatının yaşattığı sıkıntıları sebep olarak görebilir.

    Kır saçlı adamın anlattıklarından yola çıkarak toplumsal koşullara yönelik sosyolojik yorumlamalar yapılabilir. “Bazı mahpuslar orada marangozluk, oymacılık, kuyumculuk yapar ve çıkardıkları işleri dışarıdaki komisyonculara vererek limana gelen vapurlarda sattırırlardı.” cümlesinden anlaşılacağı üzere o dönemde de insanlar hapiste bile olsa para kazanabilmenin peşindedir. Kimilerinin bakmakla yükümlü olduğu bir ailesi, bir yakını olduğu akla getirilebilirken kimisinin de geleceğe dair umutları olduğu, bir gün buradan çıkma hayaliyle paraya ihtiyaçları olacağını akıllarından çıkarmadıkları düşünülebilir. Her okuyucu farklı hislere kapılabilir, farklı yorumlanmalara açıktır. Kır saçlı adam da suç arkadaşıyla birlikte oymacılık yapar. Anlatılanlarda dikkat çeken bir diğer nokta rüşvetin yıllar öncesinde olduğu gibi devam etmesidir:

    “Sessiz insanlar olduğumuz için müdür bizi koruyordu. Biz de kârımızdan ona üç beş kuruş ayırıyorduk. (…) Bazı geceler, iş çok olursa, gardiyana beş on kuruş vererek dükkânda kalmak mümkündü. Gardiyan, koğuş yoklamasında bizi mevcut gösterirdi.”[15]

    Mahpusların hapis hayatı içerisinde çeşitli işlerle uğraşmaları sadece para kazanma niyetiyle gerçekleşmez. Duruma bir de psikolojik açıdan bir yorum getirilirse yapılan bu işler mahpusların oyalanmasına, dışarıyı daha az düşünmelerine, dört duvar arasında vakitlerinin daha hızlı geçmesine sebep olur. Bu da onları psikolojik açıdan rahatlatacaktır.

    İki arkadaş on beş yıllık bir hapis cezasına çarptırılmıştır. Bu cezaya çarptırılmalarına dair ipucu metin içerisinde verilse de suçun tam olarak ne olduğu dile getirilmez ancak ikisi de kendilerine verilen cezanın bu kadar ağır olacağını düşünerek bu suça girişmez. Dönemin hukuk işleyişinin ne derece doğru olduğu da bu yönüyle tartışmaya açıktır.

    Suç ortakları beraber çalıştıkları sırada tesadüfen surların bir taşının hareket ettiğini fark ederler. Bundan önce ikisinin de aklında kaçma, kanuna karşı gelme fikri yoktur. Hareket eden kaya onlara ardındaki deliği fark ettirir. Eğer bu suru geçerlerse bir sonrakinin zaten harabe bir hâlde olduğunu bilmeleri kaçma fikrini daha da güçlendirir. Kısa sürede beraber bir plan yaparlar. Görüldüğü üzere insanoğlu söz konusu özgürlüğü olduğunda yapmayı bile düşünmediği eylemlere girişebilir.

    Işık özgürlüktür. Deliğin tespit edilmesinin ardından Arap gardiyanın eline bir yirmi beş kuruşlukla bir tutam esrar sıkıştırırlar. Esrar da bir rüşvet unsuru hâline gelmiştir. “Kâfir Arap” ve “bu sefer domuzuna dolaşacağı tutmuştu”[16] gibi ifadeler de insanlar içerisinde ırkçılığın söz konusu olduğunu toplumsal bir durum olarak gözler önüne serer. Etrafı kimse kalmayıncaya kadar kollayarak harekete geçerler. Hareket alanları kısıtlı olan o delikte uzun uğraşlar sonucu özgürlüğe bir bakış atabilirler. Artık önlerinde bir engel kalmamıştır çünkü dışarı çıkmalarını engelleyen ikinci kayayı da hareket ettirmeyi başarmışlardır. Tam hürriyete koşacakları sırada günün doğmak üzere olduğunu, surun üstündeki askerin onları fark edecek kadar gözün gözü görür hâle geldiğini anlarlar. İşte bu sırada iki arkadaş fikir ayrılığına düşer ve kaderleri birbirinden ayrılır. Kır saçlı adamın arkadaşı belki de yaşının verdiği cesaretle o an kaçmaları gerektiğini söyler. Birkaç gün insan yüzü göremeyeceklerini hesap edip yanına yiyecek almayı akıl ederek tedbir alan genç bu konuda hayatını garanti altına alamaz. Özgürlük ikisinin de kavuşmak istediği en kutsal şeydir. Kır saçlı adam kendi içerisinde bir hesaplaşmaya başlar fakat olaya daha kontrollü yaklaşmayı tercih eder. Olacakları önceden düşünüp yakalanmaktan ve ölmekten korkar. Bir anlık korkusunun pişmanlığını yaşayacağını o an düşünmez ve arkadaşını o delikte bırakarak geldiği yere geri döner. Üzerine kayayı tekrar kapatır. Bu arkadaşını son görüşüdür. Öğleye doğru durum anlaşılır. Durumu jandarmanın nasıl fark ettiği de açık olarak verilmemiştir. Okuyucu kendi muhayyilesinde bu durumu tamamlar. Jandarma deliği de yontulmuş kayaları da tespit etmesine rağmen delikte detaylı bir araştırma yapmaz. Bu da ilgi çekici bir durumdur. Sadece deliği hedef alarak iki el ateş atmaktan ileri gidilmez. Duvarların üzerinin harç ile kapatılması gibi bu olayın da üstü kapatılır. Daha fazla detay hakkında bilgi sahibi olamayız.

    Aradan dokuz yıl gibi uzun bir süre geçmiştir. Anlatıcı, arkadaşının hayatı hakkında bazı olasılıklar üzerinde durur:

    “Hâlbuki o… kim bilir şimdi nerelerdedir? Bir daha buralarda görünmedi. Herhâlde uzak bir memlekette, kendisini tanımayanlar arasında yerleşti, akıllı uslu adam oldu… Belki çoluk çocuğa da karışmıştır.”[17] Kır saçlı adam bunları anlatırken âdeta başından geçenleri yeniden yaşar. “İstesem ben de onunla beraber olabilirdim. Fakat bir dakikalık korku… O kahrolası korku…”[18]

    Tam böyle bir psikoloji içerisindeyken hayatın acı gerçekleri ile karşılaşacaktır:

    “Çenesinin adaleleri gerilmişti. Hayatımda kendisini bu kadar istihkar eden, kendisine bu kadar kızan insan görmedim; her gün üst üste yığılarak müthiş bir kin hâlini alan bu nefret dudaklarından çıkarak bir tükürük hâlinde kendi korkaklığının yüzüne fırlatılıyordu.”[19]

    Bu ifadeleriyle olay tekrar hikâye yazarı ile bağlantı kurduğumuz anlatıcıya geçer.

    Ameleler kır saçlı adamın başından geçenleri anlatmayı bitirmesinin ardından duvardaki delik kısmına gelirler. Merak edilenlerin çözüme kavuştuğu an işte bu andır. Gerçekler gözler önüne serilir. Yıkılan duvar etrafına mahpuslar toplanır. Kır saçlı adam ve anlatıcımız da kalabalığa doğru yaklaşırlar. Deliğin içindeki iskeletin arkadaşı olduğunu idrak eden adamın tepkileri şu şekilde anlatılır:

    “Elime birisinin yapıştığını, sımsıkı tuttuğunu ve sinirli sinirli titrediğini hissettim. Başımı kaldırarak yanımdakine baktım. O hâlâ elimi tutuyor ve sinirli sinirli sıkmakta devam ediyordu. Yüzü sapsarıydı ve bu yüzde, henüz ölümden kurtulanlarda görülen şaşkın bir hayata sarılış vardı…”[20]

    Metinde açıkça anlatılmayanlar arasında sur boşluğu içerisinde bulunan adamın nasıl öldüğü de yer alır. Metni ilk kez okuyan, adamın kurşunlar yüzünden öldüğünü düşünebilir ama dikkatlice tekrar okunduğunda kurşunların karşı sura çarpma seslerinin duyulduğu fark edilir. Bu tespitin ardından ortaya iki seçenek çıkar. Adam vücudu parçalanarak mı ölmüştür, kurşun onun vücudunu delip karşıdaki sura mı çarpmıştır yoksa adam ateş edildiği sırada üç adım genişliği ve üç adım yüksekliği bulunan yerde saklanıyor da duvarların tekrar örülmesiyle havasızlıktan mı ölüyor? Bu tür sorular bizi Umberto Eco’nun açık yapıt kavramına yönlendirir. Eco, açık yapıtın belirsiz olduğunu, çeşitli yorumlara olanak tanıdığını ve bunların hiçbirinin bir ötekine baskın olmadığını söyler.

    Yazar satırlarına son verirken yine hürriyet kavramına dikkat çekici cümleler kullanır. Gerçek özgürlük hayata sarılış mıdır yoksa ölüme kavuşmakta mı saklıdır? “Fiziki âlemde özgür olduğu sanılan mahkûm belki de fizikötesinde özgür olur.”[21]

    “Duvar” hikâyesi başlığından da anlaşılacağı üzere bir sınırlandırılmışlık ve hürriyet kapsamında ele alınmıştır. “Denize sıfır olarak inşa edilen Sinop Cezaevi’nde mahkûmların kaçması mümkün olmayıp kaçış teşebbüsleri de hep başarısızlıkla/trajik biçimde sonuçlanır.”[22] Bu bağlamda hikâyedeki hürriyet fikri fiziki âlemden fizikötesine de taşınmıştır. Eser, yazarın biyografisi ve kişiliği ile ele alındığından toplumsal koşullara bir ayna tutmaktadır. Kölelik, rüşvet, ırkçılık gibi toplumsal sorunlar hikâye içinde eritilmiş bir şekilde okuyucuya sunulmuştur.

    “İ. Hakkı Balamir, Sabahattin Ali’nin 1930’dan, özellikle de 1933’ten sonra yazdığı hikâyelerin konusunu çoğunlukla gerçek hayattan aldığını; bu hikâyelerin çoğunda cezaevinde duyduğu, gördüğü, dinlediği, esinlendiği gerçek hadiseleri işlediğini söyler.”[23] Dört duvar arasına sıkışıp kalmak insan psikolojisini olumsuz yönde etkiler fakat Sabahattin Ali bu durumu fırsata dönüştürüp üretmeye devam etmiştir. Bu nedenle Sabahattin Ali’nin pek çok eseri biyografisi ve kişiliğiyle incelenmeye müsaittir.

    —————-
    * Marmara Üniversitesi, Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, Yeni Türk Edebiyatı Bilim Dalı Yüksek Lisans Öğrencisi.

    [1] Asım Bezirci, Sabahattin Ali, Gözlem Yayınları, İstanbul, 1979, s. 91.
    Mehmet Güneş, Sabahattin Ali’nin Eserlerinin Kaynakları, Roman, Hikâye ve Şiirlerinde Biyografik Unsurlar, Hece Yayınları, Ankara, 2016, s. 72.

    [2] Sabahattin Ali, “Duvar”, Kağnı Ses Esirler, YKY, İstanbul, 2017, s. 40.

    [3] Mehmet Güneş, Sabahattin Ali’nin Eserlerinin Kaynakları, Roman, Hikâye ve Şiirlerinde Biyografik Unsurlar, Hece Yayınları, Ankara, 2016, s. 11.

    [4] “Duvar”, s. 40.

    [5] Berna Moran, Edebiyat Kuramları ve Eleştiri, Cem Yayınevi, İstanbul, 1991, s. 118.

    [6] Edebiyat Kuramları ve Eleştiri, s.118.

    [7] Sabahattin Ali’nin Eserlerinin Kaynakları, Roman, Hikâye ve Şiirlerinde Biyografik Unsurlar, s. 72.

    [8] Sabahattin Ali, “Duvar”, Kağnı Ses Esirler, YKY, İstanbul, 2017, s. 40.

    [9] “Duvar”, s. 41.

    [10] “Duvar”, s. 40.

    [11] “Duvar”, s. 40.

    [12] Berna Moran, Edebiyat Kuramları ve Eleştiri, Cem Yayınevi, İstanbul, 1991, s. 74.

    [13] Mehmet Onur Hasdedeoğlu, Toplumcu Gerçekçilik ve Sabahattin Ali’nin Hikâye Kişileri, İstanbul Kültür Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, 2008, s. 128.

    [14] “Duvar”, s. 42.

    [15] “Duvar”, s. 42.

    [16] “Duvar”, s. 43.

    [17] Sabahattin Ali, “Duvar”, Kağnı Ses Esirler, YKY, İstanbul, 2017, s. 45.

    [18] “Duvar”, s. 46.

    [19] “Duvar”, s. 46.

    [20] “Duvar”, s. 46.

    [21] Mehmet Güneş, Sabahattin Ali’nin Eserlerinin Kaynakları, Roman, Hikâye ve Şiirlerinde Biyografik Unsurlar, Hece Yayınları, Ankara, 2016, s. 72.

    [22] Güneş, age., s. 68.

    [23] Güneş, age., s. 64.
    İ.Hakkı Balamir, “Yaşamaktan Mutluluk Duyan Bir İnsan”, Sabahattin Ali, Anılar, İncelemeler, Eleştiriler, haz. Filiz Ali-Atilla Özkırımlı ve Sevengül Sönmez, YKY, İstanbul 2014, s. 120-124.

    Kaynakça
    • Akpınar, Ahmet, “Anlambiliminden Hareketle Öykü Çözümlemesi, Sabahattin Ali’nin “Duvar” Adlı Öyküsünün Çözümlenmesi, Electronic Turkish Studies, Cilt: 9, S 9, 2014.
    • Balamir, İ.Hakkı, “Yaşamaktan Mutluluk Duyan Bir İnsan”, Sabahattin Ali, Anılar, İncelemeler, Eleştiriler, Haz. Filiz Ali-Atilla Özkırımlı, Sevengül Sönmez, YKY, İstanbul, 2014.
    • Eco, Umberto: Açık Yapıt, Çev. Tolga Esmer, Can Yayınları, İstanbul, 2016.
    • Güneş, Mehmet, Sabahattin Ali’nin Eserlerinin Kaynakları, Roman, Hikâye ve Şiirlerinde Biyografik Unsurlar”, Hece Yayınları, Ankara, 2016.
    • Hasdedeoğlu, Mehmet Onur, Toplumcu Gerçekçilik ve Sabahattin Ali’nin Hikâye Kişileri, İstanbul Kültür Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, 2008.
    • Moran, Berna, Edebiyat Kuramları ve Eleştiri, İletişim Yayınları, İstanbul, 1991.

    #sayı36 #kağnı #ses #esirler #haticebüşratopsakal #sinopcezaevi #komünizmpropagandası #sabahattinali #duvar #hapis

    romankahramanlari replied 1 year, 8 months ago 1 Member · 0 Replies
  • 0 Replies

Sorry, there were no replies found.

Reply to: romankahramanlari
Esere Karışan Hayatlar, Hayata Karışan Eserler Sa…
Cancel
Your information:

Start of Discussion
0 of 0 replies June 2018
Now