Amerikan Rüyasının Kaybeden Kahramanı: Muhteşem Jay Gatsby
-
Amerikan Rüyasının Kaybeden Kahramanı: Muhteşem Jay Gatsby
Amerikan Rüyasının Kaybeden Kahramanı: Muhteşem Gatsby*
Makale Yazarı: Semiramis Yağcıoğlu
*Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI Nisan/Haziran 2013, 14. sayıda yayımlanmıştır.
Tuhaftır, yazıldığı yıllarda çok dikkat çekmeyen ve çok geçmeden unutulmaya yüz tutan Muhteşem Gatsby (1925), günümüzde Amerikan edebiyatının benzersiz başyapıtı olarak kabul ediliyor. Bugün Modern Library’nin Yirminci Yüzyılın En iyi 100 Romanı listesinde yer alan Muhteşem Gatsby, kuşkusuz, unutulmaz oluşunu Jay Gatsby karakterine borçludur. Roman, ‘Jazz Devri’ ya da ‘Çılgın Yirmiler’ diye anılan bir dönemin paraya odaklı dünyasında, hızla zenginleşerek, beş yıl önce yitirdiği sevgilisi Daisy’e kavuşabilmek için zamanı umutsuzca geriye çevirmeye çalışan Gatsby’nin imkânsız öyküsünü, Nick Carraway’in sesinden anlatırken, okuyucuyu zorlayan bir okuma süreci de başlamış olur.
Geçmişi yeniden şimdi haline getireceği inancının kesinliği bizi şaşırtsa da Gatsby’e saygı duymaktan kendimizi alamayız. “Daisy’yi sevme uğruna harcadığı yanını kurtarmaya” (97) çabalaması, çabaladıkça yalanlar üzerine kurduğu kişisel tarihinin, yapay kimliğinin tuzla buz oluşu içimizi acıtır. Daisy’e kavuşma umudunu, sonuna dek destansı bir biçimde canlı tutma inadına duyduğumuz hayranlık yüzünden, kirli borsa işlerinden (yoksa içki kaçakçılığından mı?) geldiğini sezinlediğimiz servetini görgüsüzce sergilemesini, küçük ya da büyük yalanlarını, tıpkı anlatıcı Nick Carraway gibi, görmezden geliriz. Gatsby’yi hor görmek ile hoş görmek arasında yaşadığımız duygusal gelgitlerle baş edebilmek için öylesine uğraş veririz ki anlamak için emek verdiğimiz roman kahramanını unutmamız güçleşir. Böylelikle, Gatsby, okuma serüvenimizin unutulmazları arasında başköşeye oturur.
Kuşkusuz, okuyucuyu emek vermeye zorlayan, yani onu, anlamların tüketicisi konumundan anlamların üreticisi konumuna yükselten en önemli etmen, olayların, zaman çizgisel bir sırada sunulmamasıdır. Anlatıcı Nick Carraway’in, Gatsby ile ilgili söylentileri duyması ile başlayan olaylar zincirinin geriye dönüşlerle kurgulanması, Gatsby’e bir tarih inşa ederken, Nick ile işbirliği yapmaya zorlar bizi. Gösterilen ve görülenlerin Nick’in gözünden düzenlenişi, roman evreninde insanların davranışlarını yönlendiren değerler sisteminin, Amerikan kültürünün temel ideolojisi olan Amerikan rüyasında kök salmış olduğunu, okuyucuya gösterme işlevini başarıyla yerine getirir.
Sanırım, Muhteşem Gatsby’nin Amerikan edebiyatının başyapıtı olarak değerlendirilmesinin temel nedenini, Fitzgerald’ın, Gatsby’nin arzu ve hayallerinin bireysel olduğu kadar, toplumsal bir ideolojinin ürünü olduğunu benzersiz bir biçimde gözler önüne serme becerisine bağlamak yanlış olmaz. Fitzgerald, bireysel psikoloji ile toplumsalın birleştiği öznellik konumlarının egemen ideoloji aracılığıyla nasıl şekillendiğini gözler önüne sererken, Amerikan yaratıcılığının itici gücü olarak yüceltilen Amerikan rüyası söylencesini de yerle bir eder. Bireyin özgür iradesi ile kendi kendini yaratma gücünün olduğu inancı üzerine inşa edilen bu ideolojinin, her Amerikalıyı, kendi kaderini ve tarihini kendi yaratabilen bir kılıcı konumuna yükseltirken, aynı zamanda onu dokunduğu her şeyi metalaştıran bir yıkıcı konumuna nasıl getirdiğini görmemize yardımcı olur. Bireyin kişisel değerinin ve mutluluğunun biricik göstergesinin, edindiği mallar olduğu bir kültürel coğrafyanın yarattığı ruhsal çoraklığın iz düşümlerini, bu ideolojinin bir ürünü olan Gatsby’nin yaşadığı zaman ve mekânda yeniden kurgulayarak, bize, roman kahramanlarının tarihsel (historicity) özünü güçlü bir biçimde hatırlatmış olmasını da romana değer katan unsurlar arasında saymak gerekir kuşkusuz.
Sadece Gatsby değil, 1922 yazında New York’un banliyösü seçkin East Egg ile sonradan görme para babalarının malikânelerine ev sahipliği yapan West Egg’de geçen Muhteşem Gatsby’nin diğer kahramanları da Amerikan rüyasının ürünüdür. Gatsby’nin umutsuzca bağlandığı, Louisville’li seçkin aile kızı Daisy, “ailesi korkunç zengin”(11) Yale mezunu kocası Tom Buchanan, Tom’un ‘bayağı’ metresi Myrtle, Daisy’nin genç kızlık arkadaşı Jordan Baker ve nihayet öykünün anlatıcısı Nick Carraway, Amerikan rüyasının ürünleri olarak bedensel ve ruhsal somutluk kazanırlar. Hepsi, kapitalist toplumun tüketime odaklı özneleri olarak, aynı mermerden yontulmuş ya da aynı kumaştan dokunmuş gibidirler.
Bireysel ile toplumsal arasındaki diyalektik ilişkiyi kavrama konusunda #Marxist kuramcı #Althusser’i hatırlamakta yarar var kuşkusuz. Herhangi bir toplumsal sistemin ayakta durmasını sağlayabilmenin tek yolunun, sistemin üretim koşullarının bireyin psikolojisinde yeniden üretilmesi olduğunu söyler Althusser, 1970 tarihli “ideoloji ve Devletin ideolojik Aygıtları” makalesinde. “Ama birey ve toplum aynı arzu kumaşından nasıl dokunur?” sorusuna yanıt alabilmek için Lacan bulunmaz bir kaynak olarak imdadımıza yetişir. İnsan psikolojisi bir boşlukta oluşmaz. İnsan, Lacan’ın deyimiyle, Ötekinin alanında, yani toplumsalın içinde kültürel ve tarihsel bir varlık haline gelir. İşte bireysel psikolojiyi yönlendiren arzu, toplumsal alanda yüceltilen imgeler, alkışlamalar ve sırtını sıvazlamalar ile yaratılan arzu modelleri ile çakıştığı ölçüde, birey kendini Ötekinin alanında ‘adam yerine’ konduğunu, istendiğini ve daha da önemlisi ‘sevildiğini’ hisseder. #Lacan’a göre arzu, Ötekinin sevdiği özne olmanın bitmez tükenmez ateşleyicisi olarak işlev görür (bkz.Evans, 1996).
Adams, 1931’de, toplumsal bir tasarım olan Amerikan rüyasını “her kadın ve erkek, doğuştan getirdikleri yeteneklerini sonuna kadar geliştirme olanağına sahiptirler” (374) şeklinde tanımlar. İdeal olarak bakıldığında, Amerika’nın herkese “fırsat eşitliği” sunduğu ön kabulü üzerine kurulan bu iyimserlik rüyası, her Amerikalının kendi hayatını tasarladığı yönde geliştirebileceği ve zenginleştirebileceği düşüncesine olan sarsılmaz bir inancı da hep canlı tutar. İşte, bu kendini yeniden yaratabileceğine çocukça bir saflıkla inanmayı, umut kapılarını hep açık tutmaya yatkınlığı ve düş görmeyi ısrarla sürdürmeyi kutsayan kültürün kusursuz bir örneği olan Gatsby, kendi kişisel tarihini yeniden yazabileceğine inandığında, henüz çocuk yaştadır. On yedi yaşında, Superior Gölü’nde rastladığı yaşlı Don Cody’nin yatına çeşitli görevleri yapmak üzere ayak bastığında, “anası, babası kararsız, beceriksiz çiftçi takımından” (87) Kuzey Dakota’lı James Gatz isminin üstünü çizmiştir bile. O, Toulomee adlı yatın güvertesinde, “on yedi yaşında bir oğlanın kurabileceği bir Jay Gatsby hayali kur[up], bu hayale de sonuna kadar sadık kal[ır]” (87). Bu bilgileri çok sonraları Gatsby’nin kendisinden dinleyen anlatıcı Nick, bu kendini yeniden yaratma halini şöyle dile getirir: “Aslında Long Island’ın West Egg köyünde oturan Jay Gatsby, kendi üstüne kurduğu eflatuni hayalden doğmuştu. Şunun bunun değil, Tanrı’nın oğluydu” (87). Bu sözlerin bir anlamı var mı bilinmez ama Cody’nin yatında yeniden Jay Gatsby olarak doğduğuna göre Cody’yi de baba rolünde görebiliriz sanırım. Sonradan Gatsby’nin West Egg’deki malikânesinde Cody’nin resmini gören Nick, bu ‘baba’yı ilginç bir benzetmeyle betimler: “Amerikan tarihinin bir süresince sınır boyu meyhaneleriyle batakhanelerin gözü kanlı zorbalığını Doğu limanlarına yeniden bulaştıran sefih akıncı” (89). Geçmişi çok da temiz olmadığını sezdiğimiz Cody, Gatsby’nin dünyaya açılmasında onun rehberi olmuştur anlaşılan. Yat Hint Adalarına doğru yola çıktığında, Gatsby’nin eğitimi de başlamış olur. Beş yıl sonra, Louseville’de, Taylor Kışlası’ndaki subaylar arasında savaşa gitmek üzere beklerken Daisy’i tanıdığında, Cody’den devraldığı, Amerika kıtasına ayak basan beyaz insanın Batı’ya gitme arzusunu şekillendiren, her şeyi pervasızca ele geçirme davranışını sergilemekten kendini alıkoyamaz. “iyi aile” kızı Daisy ile gezip dolaşmaya başladığında, geleceği ne kadar parlak olursa olsun, şimdilik meteliksiz, adsız bir delikanlı olduğunu bilmesine rağmen, sakin bir Ekim gecesi Daisy’ye de “atlar” (130). “Hayalinde gelecekte kazanacağı milyonlardan medet umarak” (130) kızın, aynı çevrenin insanı olduğuna, alıştığı hayatı yaşatmaya kudreti olduğuna inanmasına sesini çıkarmaz. Belki de Daisy, tüm bunlara, eşitsizlikleri ortadan kaldıran üniformasının büyüsü yüzünden daha da kolay inanır. Ertesi gün Daisy ile buluştuklarında, servetin sağladığı büyünün ne demek olduğunu ilk kez bütün yakıcılığıyla anlar. “Fakir fukaranın ekmek kavgasından ırak, öyle güvenler, gururlar içinde, gümüşler gibi parlayan Daisy’nin sırrına erer” (130). Kızın tazeliğini Gatsby’nin gözünden anlatmak için Nick’in kullandığı deyim her türlü değerin, sahip olunan mallarla ölçüldüğü bir kültürün karanlık yüzüne ışık tutar: “takım takım urbalarca tazeliğin” farkına vardığı o an, sevgilinin gül teni ile mal varlığının büyüsünün iç içeliğinin, ayrılmaz bir imge olarak zihnine nakşedildiği andır artık. Peri padişahının kızı Daisy’ye ulaşmak için yeterince kültürel gösterge biriktirmesi gerektiği düşüncesini, bilinçaltında, hücrelerinin en ücra köşelerinde duyumsamış olmalıdır. Tüketim toplumunun ideolojisinin yarattığı arzu öznesi olarak Gatsby’nin “dudakları dudaklarına dokunduğunda, kız onun için çiçekler gibi” açılır ve kültürel “özümleme tamam[lanmış]” (98) olur.
Böylelikle, peri masalı, mal edinmeyi, toplumun kolektif psikolojisini yöneten biricik arzu olarak konumlandıran Amerikan rüyasının acımasız eleştirisine dönüşür. Mal, kapitalist toplumlarda, ekonomik bir değer olarak sadece kullanım değeri ya da para ile değişim değeri üzerinden işlev görmez, aynı zamanda bir gösterge olarak değer kazanır (#Baudrillard, 1972). Edinilen her malın gösterge değeri, bireyin toplum içinde edindiği başarının göstergesi olduğundan, Amerikan toplumunda yaşayan her bireyin sahip olduğu şey, ancak gösterge değeri kadar içsel dünyasında değer kazanır. Bu sanal değerlendirme sisteminden ne aşk, ne de insan ilişkileri masun değildir. Şeyler metalaştırıldığı gibi, insanlar da metalaştırılır. Edinilen mal kadar, evlenilen kadının da değeri, gösterge değeri üzerinden hesaplanır. Son çözümlemede, Amerikan rüyası ve meta birbirinden ayrılmaz iki kavramdır, çünkü Amerikan rüyası metalaştırma süreçlerinin ideolojik aygıtıdır. Metalaştırma, insanlar veya nesnelerle onlara toplum tarafından yüklenen gösterge değerleri üzerinden ilişki kurmak anlamına gelir (#Tyson, 1994).
Verdiği şaşaalı partilerin ününü duymuş olan anlatıcı Nick’in, Gatsby’yi ilk kez malikânesinin bahçesinde, gece karanlığında durmuş karşı kıyıya bakarken gördüğü sahne, unutulmaz bir arzu sahnesi olarak belleklerimize kazınır. Nick, tam komşusuna seslenmek üzereyken vaz geçer, çünkü Gatsby, garip bir şekilde, karanlık suya doğru kollarını uzatır ve Nick, aralarındaki uzaklığa rağmen, onun bütün vücudunun titrediğini görür. Denizden yana bakar; ta uzakta, ufacık, belki de bir kenar iskeleden yansıyan tek bir yeşil ışık görür. O yeşil ışığın yanıp söndüğü yer kuzeni Daisy ve kocası Tom’un yazlık malikânelerinin olduğu iskeledir. Daha sonra Nick, Daisy’nin arkadaşı Jordan Baker’dan Gatsby’nin evini, Daisy’lerin karşısına rastlıyor diye özellikle almış olduğunu öğrenir. Kendi yazdığı bir masal içine kendini kilitlemiş bir masal kahramanı gibi, beş yıl önce olan biteni peşinden sürüyüp bu günlere, yani 1922 yazında New York’un West Egg banliyösüne gelip, karşı kıyıdaki sevgiliyi umutsuzca yeniden görmeye çalışmaktadır. Gatsby’nin evine komşu olan Nick anlar ki, o Haziran gecesi Gatsby’nin kollarını açıp uzandığı şey yıldızlar değil, savaşa gitmek için bıraktığı Daisy’nin parlaklığını yitirmeyen hayalidir. Şimdi, Daisy’nin karşı kıyıdaki bahçesinde dolaştığı o yerden bir parçacık, onun soluduğu havadan bir tutamcık kapmak istermişçesine umutsuzca uzatmıştır elini. Evini bir panayır yerine döndüren partilerin amacı ise Daisy’nin kendisini fark etmesini sağlamaktır. Galiba gecelerden bir gece, tüm New York’un akın akın geldiği, ünü dalga dalga yayılan partilerinden birine, Daisy’nin kendiliğinden geleceğini ummuştur ama East Egg’de oturan Daisy’nin, sonradan görme West Egg sakinleriyle çok sıkı fıkı olmayacağını düşünememiş olmalıdır. Daisy kendiliğinden çıkıp gelmeyince, sağdan soldan Daisy’yi bir tanıyan çıkar mı diye araştırmış ve komşusu Nick’in Daisy’nin kuzeni olduğunu Jordan Baker’dan öğrenmiştir. Jordan aracılığı ile Nick’ten Daisy’yi bir akşamüstü çaya çağırması ve kendinin, o ara tesadüfmüş gibi, kapısını çalmasına izin vermesini rica eder. İsteğin alçakgönüllülüğü Nick’e fena halde dokunur. “Sen tut beş yıl bekle, bir malikâne satın alıp rastgele pervaneleri yıldız parıltılarıyla ağırla, sonra da benden, ‘Bir akşamüstü evine uğrayabilir miyim?’ diye ricada bulunmak için araya adamlar koy” (70) diye şaşkınlığını anlatır. O amaçsız debdebenin arkasında saklanan hüzünlü adamın öyküsü Nick’i can evinden vurur. Böylelikle, Nick, Daisy’nin kuzeni ve Gatsby’nin komşusu konumuyla hem masal kahramanının ‘yardımcısı’ olarak olayların içinde hem de anlatıcı olarak dışında durur.
Nick, Gatsby’nin neden iki sevgilinin geçmiş öyküsünü yakından bilen Jordan Baker’dan yardım istemediğini anlamadığını söyler. Jordan’ın cevabı basittir: “Daisy’nin evini görmesini istiyor,” diye açıklar. “E sen de bitişikte oturuyorsun” (70).
Görme ve gösterme eylemleri, aslında Muhteşem Gatsby romanının çok katmanlı bir yapıt olmasına katkıda bulunan ana damar olarak karşımıza çıkar. Evini göstermek ve başkasının evini görmek, 1922 yazını kapsayan hikâyenin odağına oturan insan eylemlerinin ideolojik niteliğine ayna tutar, çünkü ‘Amerikalı’ olmayı belirleyen görme, duyumsama ve dünyayı anlama biçimlerinin ne olduğunu keşfetmemizi sağlar. Roman kişileri ile ad aktarımsal (metonymical) bir ilişki kuran evler, roman evreninde ağırlık kazanan mekânlar olarak kendini duyumsatır. Zenginliğe ve beyaz seçkinliğine gönderimde bulunan beyaz ve altın renginin hâkim olduğu Daisy ve Tom’un malikânesinin, Nick’in gözünden anlatıldığı ilk bölüm, evin gösterge değerini öne çıkarır. Tom, Nick’in görmesi gerekenleri sergilerken, rehberliği, neredeyse fiziksel bir zorlamaya dönüşür:
“Kolumdan tutup döndürdü beni, elinin keskiniyle çukur İtalyan bahçesini, buram buram iki dönümlük güllüğü, açıkta gelgitte sallanan küt burunlu motoru içine almacasına, öndeki manzarayı şöyle bir harmanladı. ‘Petrolcü Demaine aitmiş eskiden’. Beni efendice, ama apansız döndürüverdi birden” (12).
Tom’un metresiyle buluştuğu dairede, koltukların üstündeki kumaş deseni, Versailles Sarayı’nın bahçesinde dolaşan kadınları resmederken, Myrtle’in, içinde barınan toplumsal basamakları tırmanma arzusunu da dışa vurur. Çılgın partilerin verildiği Gatsby’nin “allah muhafaza bir şey, Normandy’de bir Belediye Sarayı’nın tıpatıp taklidi” (10) olan malikânesinin de bu yukarılara tırmanma arzusunun göstergesi olduğuna kuşku yoktur. Hem East Egg’den New York’a giderken Küller Vadisi diye tanımlanan çorak ara istasyonda yaşayan Myrtle, hem de Kuzey Dakota’lı Gatsby, içinde yaşadıkları şimdi ve yer ile uyumsuzdurlar.
Daisy ile Nick’in evinde ilk kez buluşan Gatsby, “Daisy ile gidelim bizim eve” der, “dolaştırayım etrafı ona” (79). Gatsby, Daisy’ye, Marie Antoinette’vari musiki odalarını, restorasyon salonlarını bir bir övünçle gösterirken, kısa zamanda neler başarabildiğini göstermek ister elbette. Ama okuyucular olarak farkına varırız ki, gösterme eylemi aslında, pazardaki gösterge değerini görücüye çıkarmaktan başka bir şey değildir.
“Gözünü Daisy’den ayırmıyordu, evinde ne varsa hepsini, sanırım onun sevgili gözlerinden derlediği tepkiye göre bir bir değerlendiriyordu. Kimi zaman eşyalarını öyle afal gözlerle seyre duruyordu. Daisy’nin o şaşırtıcı huzurunda hiçleşivermişlerdi sanki” (81).
Gatsby’nin evi, Amerikan rüyasını yaşamak için kurulan bir fantezi alanıdır adeta. Geçmişte yaşananın, şimdide yeniden yaşanabilmesi için, mal varlığını gözler önüne serecek bir sergi alanı olarak kullanır evini Gatsby. Sergilenen şeyler, sadece Daisy’nin temaşası içindir. Daisy’yi etkilemek için sergilenen eşyalar arasında sıra, dolaplar dolusu gömleklere geldiğinde, Daisy’nin gömleklere yüzünü sürerek hüngür hüngür ağlamaya başlaması, romanın en korkunç sahnelerinden biridir. Mal varlığını görücüye çıkarırken kendisini de nesneleştiren Gatsby, ancak gömlekleri aracılığıyla beş yıl sonra genç kadına ‘dokunmuş’ olur. Ancak Daisy’nin de Gatsby’i nesneleştirdiği andır bu: “Öyle güzel gömlekler ki” diye haykırı[r], sesi kalın katlar arasında büsbütün boğuklaşmıştı[r]. “içime dokundu n’apim, ben ömrümde, böyle güzel, böyle nefis gömlekler görmedim” (81) der.
Amerikan rüyasının somutlaştırdığı bedensel var olma halleri içinde görme ve gösterme eylemleri, başkalarını metalaştırma süreci olduğu kadar kendini de nesneleştirme süreci olarak yaşanır. Yol kenarı reklamındaki Dr. Ecklesburg’un gözleri, bu nesneleştirme sürecini kutsayan kültürün meşum tanrısı gibi, banliyö treninde New York’a gidip gelen insanlara anlamsız miyop bakışları ile bakar durur. Bu kül yığınları ile kaplı ara istasyonda kendini unutmuş bir reklam panosu olarak, adeta bir metinsel işaret fişeği gibi, romanın görme ve gösterme sorunsalına gönderimde bulunur.
Kendini gösterme, eteklerinde bir kaygıyı da sürükler. Her görücüye çıkış, beraberinde yakıcı bir soruyu da taşır. “Beğenildim mi acaba?” Bu kaygı, Gatsby’nin kısacık hayatının ortasına çöreklenen en yakıcı duygu olarak ortaya çıkar. Verdiği partilerden birine kocası Tom ile birlikte gelen Daisy’nin, ortamdan hoşlanmadığını anlayınca, tarifsiz bir bezginlik içinde, “Hoşlanmadı” der hemen (96). Daisy ile buluşmaya başlamasıyla birlikte partiler verilmez olur, ev ışıklarını kaybeder. “Demek bütün o kervansaray, Daisy’nin gözüne şirin görünmedi diye iskambil kâğıdından bir köşk gibi yıkılıvermişti” (100) diye anlatır Nick, Daisy’nin yıkıcı etkisini. Daha sonraları “Öyle uzağında hissediyorum ki kendimi” der Gatsby “Anlaşamıyoruz bir türlü” (97). Sanki Daisy’e yaklaştıkça aralarındaki mesafe açılır. Tıpkı Behçet Necati- ğil’in dizelerinde olduğu gibi “solgun bir gül olu[r] dokununca” Daisy.
Evini “Dünya Panayırına çeviren” (73), ya da Tom’un deyişi ile “çingene çergisine” (114) çeviren partiler, Daisy’nin dikkatini çekmek için olduğu kadar; Gatsby’nin içini yakan, ‘adam yerine konma’ arzusunun da tatmin edildiği ortamların yaratılması umuduyla düzenlenmiştir. Bakhtin okumalarından biliriz ki, Karnaval, toplumsal eşitsizliği geçici olarak askıya alma işlevi görerek, toplumsal psikolojinin istim boşaltma alanı olarak işlev görür. Maske takmak, kostüm değiştirmek, eşitsizliğin silinip insanın geçici olarak istediği kimliğe bürünmesini sağlar. Kendine yeni bir tarih yazan Gatsby’nin evi ise kendini, herkesle eşitlediğini sandığı sürekli bir Karnaval alanına döner (bkz. McGowan, 2005/2006). Kaderine düşen Kuzey Dakotalı “köylü” anne babasını silmek ve herkes tarafından ‘adam’ yerine konmak isteyen Gatsby’yi, ev sahipliği yaptığı partilere gelen, içkilerini içip sarhoş olan, sofrasında yemek yiyen, odalarında günlerce barınan insanların hiç biri tanımaz. Kalabalıkların ortasında tek başına dolanır. O hep öteki olarak kalmaya yazgılı bir hayalet gibidir. Gatsby’den söz edilirken tümceler hep “Geçen gün biri anlattı…” diye başlar ve hemen ardından “adam öldürmüş vaktiyle” diye önemli bir sır verilir. Bir diğeri hemen düzeltir “Yok canım, artık o kadar değil… Harpte Alman casusluğu etmiş” (41). Sonra “yüzler, sesler ve renklerden örülü denizsi değişimin içinde kaybolur giderler” (38).
Sanırım, Gatsby’e göre, geçmiş hep araya girer. Belki de sırf bu yüzden, Daisy ile arasına girdiğine inandığı geçmişi düzeltip yeni eklemeler yapar. Kendisini bırakıp evlendiği Tom Buchanan’ın Yale mezunu oluşu yüzünden, Oxford’da okumuş olduğunu ileri sürer. Bunun hepten yalan olduğu söylenemez elbette. Nick, çok sonra öğrenir ki, savaştan sonra subaylara tanınan bir hak çerçevesinde Oxford’da kısa bir süre bulunmuştur. Nick’e durmadan yenilenen kişisel tarihini yemin billah şöyle anlatır. “Orta Batıdan zengin bir ailenin çocuğuyum ben; çoktan ölüp gittiler hepsi. Amerika’da büyüdüm ama, Oxford’da okudum, atalarım da orada okumuş hep zaten. Aile geleneği işte” (58). Ailesinden kalan mirası har vurup harman savurmuş, Avrupa’da dolaşmış, Büyük Harbe katılmış ve ufacık Karadağ’dan madalya bile almıştır. Nick’e “çevir öbür tarafını” der. Göstermek istediği, madalyanın arkasına kazınmış adıdır. Jay Gatsby adı, sadece West Egg’de değil, Kafdağı’nın ardındaki ülkelerin de kahramanı olarak tescil edilmiş olduğunun kanıtıdır madalya. “Kimse” olmak için verdiği çaba sanki semeresini vermiştir. Gatsby’nin çocukken okuduğu kitabın arkasına çıkardığı günlük programdan, onun değişmek için ne çok çabaladığını, Nick, çok sonraları acıyla fark eder. Romanın son satırlarının, beden eğitimi, hal, tavır (“cigara içmek ve sakız çiğnemek yok”(152)) ve konuşma eğitimi için ayrılacak zamanları belirleyen liste ile kapanması, Gatsby’nin temel arzusunun kendi heykelini yontmak olduğunu bize gösterir. Ancak bu arzu bile, Amerikan ruhunun imgeleminde ulusal kahraman mertebesine yükseltilmiş Benjamin Franklin, Rockefeller ve Carnegie gibi paçavralardan zenginliğe yükselmiş örneklerin izdüşümlerini taşır.
Gatsby, o gizli uzun sevda öyküsünün sona erdiğini fark ettiği gece, Daisy’ye nasıl aşık olduğunu Nick’e anlatırken, kaçınılmaz olarak metalaştırma ideolojinin biçimlendirdiği bir birey olarak, değerlendirme ulamlarını ele verir. Gatsby, Daisy’de kimsenin göremediği neyi görmüştür de ona aşık olmuştur? sorusunun yanıtını almayı umarken, yavaş yavaş anlarız ki, Gatsby’nin aşkı, Daisy’nin ne kişisel özellikleri, ne ruhsal, ne düşünsel, ne duygusal derinliği, ne de sadece ona özgü niteliklerinden kaynaklanır. Bu değerlere dair Gatsby tek bir söz etmez. Onu, Gatsby’nin gözünde biricik kılan pazardaki gösterge değerinin yüksekliğidir.
Daisy’ye, Louseville’deki genç kızların en gözdesi olduğu için tutulduğunu anlarız. “Ona bir alay erkeğin abayı yakmış oluşu da değerini yükseltiyordu” (129) diye anlatır Nick bize Gatsby’nin sözlerini aktarırken. Daisy’nin imgelemi ile evinin imgelemi ayrılmaz bir bütündür sanki. O ev ki “eski tutkunların varlığından bir şeyler sinmiş… hala tınlayan helecanların gölgesi, yankısı odaları dolanıyordu sanki”. Gatsby için o evde şenlikli eğlenceli, “çiçekleri bile daha solmamış baloları andıran birtakım maceraların yer aldığını esindiren bir hava” (129) olması ne kadar da düşündürücüdür. Okuyucular olarak eve yüklediği ve oraya ait olduğunu vehmettiği her şeyin, o evin Lousville’in “bayrağı en büyük ve çimeni en geniş ev” (66) olmasından kaynaklanabileceğini sezdiğimizde, rüya ideolojisinin sızdığı alanları nasıl da belirlediğini/kirlettiğini anlayıp titreriz; o değerler ki aslında yokturlar. Aşkı da, tıpkı eve yüklediği nitelikler gibi bir vehimden ibarettir. Ancak, bunu, Gatsby fark etmez bile. ideolojinin körleştirme gücü onu da asıl meselenin ne oldu- ğunu görüp anlama becerisinden yoksun bırakmıştır. Bireysel sandığımız aşk ve sevgi deneyimlerimizin bile kolektif olarak paylaşılan ulamlar üzerinden ( değerli olan nedir?) yaşandığını sergileyen bu konuşma, belki de romanın en sarsıcı özü olarak karşımıza çıkar. Daisy bir gösterge değer olarak, zenginlikle o kadar eşdeğer kılınır ki, bütün erkeklerin başını döndüren ve kitapta sık sık gönderme yapılan sesi, para şıkırtısına benzetilir. Üstelik bu şaşırtıcı keşif, Gatsby’ye aittir. Tuhaftır, Daisy’nin herhangi bir kişisel özelliğinden çok, sanki bedeninden ayrı bir varlık kazanan sesi, denizcileri cezbeden sirenlerin meşum sesi olur çıkar. “Ona tutkun erkeklerin hatırdan çıkaramadıkları bir coşkunluk vardı sesinde” (13) diye cezbedici gücü anlatılır bu sesin. “Ses değil, evet, para şıkırtısı” der birden Gatsby. O söyleyince dank eder birden Nick’e ve hak vermemezlik edemez. “Sesinde yükselip alçalan o bozulmaz büyü, o çıngıltılı, o zilli ezgi aslında para şıkırtısıydı… Beyaz bir sarayın kulesinde oturmuş, padişahın kızı, o altın sultan.” (105).
Kişisel tarihini yeniden yazan Gatsby, zamanı da yönetebileceğini sanır. “Ben senin yerinde olsam” diyecek oldum, ‘üzerine fazla varmazdım. Geriye getiremezsin ki geçmişi ’diye anlatır Nick aralarında geçen konuşmayı. “Geriye getiremez miyim geçmişi?” diye inanmazlıkla sorar Gatsby, “Ne diye getiremeyecekmişim?” diye üsteler. Sanki geçmiş, evinin bölgesinde bir yerde saklanıyor da elini uzatsa tutacakmış gibi etrafına yırtıcı gözlerle bakınır Gatsby. “Her şeyi eskisi gibi ayarlayacağım” der inatla. “Görürsün bak nasıl oluyor” (97). Ancak Gatsby, zamanı geriye çeviremediği gibi “kimse” olma mertebesine de bir türlü erişemez. Tom karısının Gatsby ile ilişkisini farkettiği o bunaltıcı yaz gününde, vakit geçirmek için gittikleri Plaza Oteli’nde, Gatsby’ye “sen bir hiç kimsesin” der. Karşılık olarak Gatsby, sevgilisi Daisy’den Tom’u asla sevmediğini söylemesini ister. Daisy bocalamaya başladığında, sözü alıp “Daisy seni ömründe sevmedi, diyorum anlamıyor musun?” diye haykırır. “Senle evlendiyse, ben fakir olduğum için, beni beklemekten bıktığı içindi” der (115). O anda Nick ile beraber fark ederiz ki Daisy hiç de kocasını terk etmeyi düşünmemiştir. “Bir çeşit yakarışla, gözlerini Jordan’la bana çevirdi, hani öteden beri eli kolu bağlı oturmaya niyetliymiş de, sonunda ne yaptığını kavramıştı sanki. Ama olan olmuş, iş işten geçmişti” (115) diye anlatır Nick o anı. Ve o andan sonra olaylar baş döndürücü bir hızla gelişir. Kırık aşk öyküsü suç, aldatma, vurup kaçma, cinayet ve intihar üzerine kurulan bir şiddet öyküsüne evrilir. Otelden Gatsby’nin o görmelere seza sarı otomobili ile ayrılan Daisy direksiyondadır. Kül Vadisi’nden geçerken, arabada Tom’un da olduğu inancıyla kendini yola atan metresi Myrtle’e çarpar ve kadını öldürür. Gatsby, kaza yerinde durmayı reddeden Daisy’yi eve bıraktığında çoktan suçu üzerine almaya karar vermiştir bile. Arkadan Tom’un arabasıyla gelen Jordan ve Nick, kaza yerinde toplanan kalabalık arasında kadının kocası Wilson’un hayalete dönmüş yüzü ile karşılaşırlar. Myrtle’in parçalanmış vücudunu görünce kısa bir an sarsılan Tom, kendisini toplamakta gecikmez. O gece, Gatsby Daisy’yi yalnız bırakmamak için penceresinin altında umutsuzca beklerken, Daisy ve Tom mutfak masasının başında, “ortalarında bir tabak tavuk söğüşüyle iki bardak bira şişesi… harıl harıl birşeyler anlatır”lar birbirlerine. Nick gördüğü bu sahneyi şöyle değerlendirir “Mutlu değillerdi…. ama mutsuz da değillerdi” (127). Ertesi gün, ortadan kaybolan sevgilisi Daisy’den umutsuzca bir haber beklerken, Gatsby, Wilson’un kurşunlarının hedefi olur. Sarı arabanın Gatsby’ye ait olduğunu Wilson’a duyurmayı beceren Tom, Daisy’yi alıp kaygısız hayatlarının içine dalıp gözden kaybolur. O Daisy ki, beş yıl önce, Gatsby’den gelen mektubu kısa süren gözyaşları ile ıslatmış, sonra Tom’un kendisine verdiği üç yüz elli bin dolarlık inci kolyeyi boynuna takıp, Tom ile mihraba doğru yürümüştür.
Dr. Ecklesburg’un görme sorunlarıyla malul, tüketirken tükenen insanların hayaletlerine miyop gözleri bakadursun, Daisy’nin penceresinin altında “o öyle ayakta durmuş bir hiçe bekçilik ed[en]” (127) Gatsby’nin trajik hayali zihnimizden silinmeyen bir görüntü olarak belleklerimize kazınır. “Topu namussuz takımı onların” diyen Nick ile birlikte sesleniriz arkasından. Ve ekleriz “Bir tanesi bile senin eline su dökemez” (134).
Sürrealizmin sınırlarında dolaşan imgelerle kurulan roman evreni, renklerin yüklendiği anlamlar, Gatsby ile ilgili açıkça söze dökülmeden sadece sezdirilen bilgi kırıntıları, roman evreninin bir rüyayı andıran kurgusuna katkıda bulunur ve romanı bir dil şölenine çevirir. Böylelikle biçim ve içeriğin birbirini tamamladığı ve insana dair deneyimlerin biçimsel bir düzlemde yeniden yaratıldığı bir başyapıt ortaya çıkar.
Kaynakça Adams, J. T. 1931. The Epic of America. Boston: Little, 1955.
Althusser, L. 1970. “Ideology and Ideological State Apparatuses”. Lenin and Philosophy and Other Essays. ing.çev. Ben Brewster. New York: Monthly Review, 1971, 127-86. Bakhtin, M. 1996. The Dialogic Imagination: Four Essays by M. M.Bakhtin. Ed. Michael Holquist. ing. çev. Caryl Emerson ve Michael Emerson. Austin: U of Texas P.
Baudrillard, J. 1972. For a Critique of the Economy of the Sign. ing.çev. Charles Levin. St. Louis: Telos,1981.
Fitzgerald, F. S. 1925. Muhteşem Gatsby. Çev. Can Yücel. istanbul: Bilge Kültür Sanat. 2011 (3. Basım).
Evans, D. 1996. An Introductory Dictionary of Lacanian Psychoanalysis. New York: Taylor and Francis. 2006
McGowan, P. (2005/2006). “The American Carnival of the Great Gatsby”. Connotations. Vol.15.1-3:143- 157.
Tyson, L. 1994. The Psychological Politics of the American Dream. Ohio: Ohio State U. P.
Sorry, there were no replies found.
