Ait Olamamanın Dayanılmaz Hafifliği: Malik Solanka

  • Ait Olamamanın Dayanılmaz Hafifliği: Malik Solanka

    Posted by romankahramanlari on 12 Temmuz 2024 at 11:04

    Ait Olamamanın Dayanılmaz Hafifliği: Malik Solanka*

    Makale Yazarı: Şennur Bakırtaş

    *Bu makale, ROMAN KAHRAMANLARI Nisan/Haziran 2014 18. sayıda yayımlanmıştır. 

    #MalikSolanka, Salman Rüşdi’nin otobiyografik özellikler taşıyan Amerika eksenli ilk romanı Öfke’nin ana karakteridir. Roman, tek mücadelesi kendinden, daha doğrusu kendi öfke nöbetlerinden kaçmak olan ve bu uğurda Londra’daki evini, ailesini bırakarak New York’a gidip kendini unutmayı amaçlayacak kadar yaşama karşı öfke duyan eski felsefe profesörü ve bebek imalatçısı Malik Solanka’nın karmaşık yaşamına tutulmuş bir aynadır. Malik, Hindistan asıllı bir göçmendir. Daha küçük bir çocukken babasının ölmesi, onu derinden etkileyen ve kısmen de olsa yaşamını yönlendiren bir olay olarak yaşamında yerini alır. Babasının, annesini o daha bir yaşında bile değilken terk edişi ve annesinin yeniden evlenmesi, “Malik’in hem geçmişini hem de duygularını çalmış”tır. (Rüşdi 291) Çocuk sayılabilecek yaşta üvey babası tarafından maruz bırakıldığı cinsel taciz de onun yaşamında Bombay’ı ve sevdiklerini bırakıp İngiltere’ye gelmesine yol açacak kadar önemli bir yere sahiptir.

    Yaşamındaki dönüm noktalarını çocukluğunda bebeklere olan merakı oluşturmuştur hep. Henüz küçük bir çocukken uyumadan önce kendisini koruması için yatağının çevresine dizdiği bebekler “[g]üvenebildiği tek ailesi” olarak tanımlanır. (294) Malik’in sahip olduğu bu bebekler çocuk yaştayken ona gerçeklerden kaçabileceği güvenilir bir dünya kurmuş ve bunun sonucunda gerçek yaşamla olan bağlarını yavaş yavaş koparmaya başlamıştır. Malik, daha çocukken ailesi tarafından bir aidiyet sorunsalı içine itilmiştir. Üvey babasının soyadını kullanmak zorunda bırakılan Malik, kendisini hiçbir zaman taşıdığı soyada bile ait hissetmemiştir. Dahası, annesinin ikinci evliliğinden çocuğu olmadığı için üvey babası Malik’i bir kız çocuğu gibi giydirmeye, saçlarına kurdeleler takmaya ve ona bebekler almaya başlamıştır. Artık Malik, bir erkek çocuğundan ziyade evde kimsenin olmadığı zamanlarda bir kız çocuğudur. Bu yüzden, bir cinsiyete bile ait değildir. Bunun doğal sonucu olarak da kendisini, hep bir kimlik sorgulaması içerisinde bulmuştur.

    Ailesi ile yaşadığı sorunları içselleştiren #Malik, Bombay’ı bırakır ve İngiltere’ye gelir. Bombay’da ne ailesi ne de dostları kalan Malik’i artık oraya bağlayan hiçbir şey yoktur. Daha doğrusu kendisini oraya ait hissetmesini sağlayacak bütün bağlardan yoksun bırakılmıştır. İngiltere’ye geldiğinde ise yaşam ona oldukça cömert davranır. Çocukluğu boyunca yaşadığı buhranlı dönemi buraya geldiğinde atlattığını düşünen Malik, başlangıçta kendisini İngiltere’ye ve ailesine ait hisseder. Malik İngiltere’ye geldiğinde hiçbir şeye sahip değilken, hayat ona kendisini seven bir eş ve çocuk verir, dahası, üniversitedeki akademik görevini bırakarak giriştiği bebek imalatçılığı ve kendi imalatı bu bebeklerin sunduğu bir felsefe programıyla da maddi olarak oldukça rahat bir yaşam standardına kavuşur. Artık herkesin imrenerek baktığı bir yaşama sahip olan Malik, yine de bir şeylerin eksikliğini hisseder. “Furia” diğer bir ifadeyle öfke onun yakasını bırakmamakta, yaşamına anlam katan şeyleri yavaş yavaş ondan uzaklaştırmaktadır. Öyle ki, bu öfke nöbetleri ona kendi bilincini kaybettirir ve öfke nöbeti geçirdiği sırada Malik artık kendisi değildir.

    “Profesör Solanka’nın katıldığı tek savaş hayatın kendisiydi ve şansı da oldukça yaver gitmişti. Parası ve çoğu insanın hayran olduğu bir ailesi vardı. Hem karısı hem de çocuğu olağanüstüydü. Oysa Solanka gecenin bir yarısı kalkıp mutfağa oturmuş, cinayet işlemeyi düşünmüştü.“ (59)

    Malik’in gece yarısı elindeki bıçakla kendisini oğlunun başında bulması bir teolog olan Erik Borgman tarafından hem Kur’an hem de İncil’de geçen İbrahim/Abraham hikâyesinin bir yeniden yazılışı olarak değerlendirilmiştir. Hem Kur’an’da hem de İncil’de İbrahim ileri bir yaşta baba olmuştur ve Tanrı’nın isteği doğrultusunda oğlunu kurban etmesi gerekmektedir. İbrahim, oğlunu Tanrı’ya kurban etmek üzereyken fikri değişir (Oğlu yerine bir koç kesmesi bildirilir). Malik de tıpkı bu dini hikâyede olduğu gibi kendisini elinde bir bıçakla oğlunun başında bulmuştur ve ona bunu yaptıran şüphesiz geçirdiği öfke nöbetleridir; çünkü Malik’i Furies yani bir anlamda tanrıça olan öfke kontrol etmektedir.(1)

    Hiçbir nedeni olmayan bu öfke nöbetleri sonucu artık ailesine bile zarar verebilecek duruma gelen karakter “Sakınganlık memleketi, ölçülülüğün ve dile getirilmeyenlerin ülkesi” (54) diye tanımladığı İngiltere’yi ve ailesini ardında bırakarak “Olmak değil, yok olmak için. Yeniden yaratılışın ülkesine…” (112) yani Amerika’ya gider ve orayı İngiltere ile kıyaslayan Malik gidiş nedenini şöyle özetler:

    “Bu kokuşmuş antikçağ karışımının cehennemin dibine kadar yolu var. Çünkü daha muazzam bir tanrısal varlıkla çevrelenmişti: melez, hepçil gücünün doruğundaki Amerika. Kendini silip yok etmek için geldiği Amerika. Bağlılıklardan ve böylece öfkeden, korkudan ve acıdan kurtulmak için geldiği yer. Yut beni, diye sessizce dua etti Profesör Solanka. Amerika, beni yut.“ (66)

    Kendini silmek, daha doğrusu geçmişini silmek için kapıldığı bu rüzgâr şimdi onu New York’a kadar sürüklemiş ve “kendisiyle aynı şeye, kanatlarını açabilecekleri bir sığınağa ihtiyaç duyan ve evlerinden uzakta yeni bir yuva arayan bütün gezginler gibi New York’a hemen âşık olmuş, aradığı yuvayı bulmuştu.”(211)

    Malik, New York’a geldiğinde, onu öfkenin pençesine bu kadar kaptıran şeyin, kendi yaratısı olan Minik Beyin’in artık onun sınırlarından çıkıp, toplum içerisinde adeta bir birey özelliği kazanması olduğunu fark eder. Çocukluğunda, bebekleriyle kendisine hayali bir dünya kurar. Bu hayali dünyayla gerçek dünyadan bağlarını koparmaya çalışmaktadır. Gerçek ile hayali arasındaki ilişkiyi Imaginary Homelands adlı eserinde dile getiren yazar, karakterini de aynı ikilemin içinde bırakır:

    “Hayal ve gerçek karşıtlığı ki bu aynı zamanda sanat politika karşıtlığıdır, çok önemlidir; çünkü bu bize çaresiz olmadığımızı, hayal kurma hakkımızın olduğunu gösterir.” (Rüşdi, 1991:222)

    Malik’in kendi yaratısı olan Minik Beyin’in, yaratıcısının sınırlarından çıkıp kendi dünyasını oluşturması, dini bağlamda yaratı/yaratıcı ilişkisinin sorgulanması olarak yorumlanabilir. Diğer bir ifadeyle, Minik Beyin artık kendi ayakları üzerinde durmak isteyen bir birey sıfatı kazanmıştır ve Malik kendi yaratısının kendi kuralları dışına çıkmasını daha doğru özgür olmasını kabul edememektedir. Oysaki Malik, kendi tahta bebeklerini oymaya başladığında onları tıpkı diğer insanlar gibi gerçek bireyler olarak görür ve onların kendi yollarına gitmeleri gerektiğine inanır.

    Malik’in Minik Beyin’le olan ilişkisi, Pygmalion ve Galateia mitinin modern zaman uyarlaması olarak değerlendirilebilir.2 Bilindiği üzere adı geçen mitte, bir heykeltıraş olan Kıbrıslı Pygmalion çevresindeki kadınlardaki eksikliklerin farkındadır ve bu farkındalıkla kusursuz kadın olduğuna inandığı mermer heykeli, Galateia’yı, yapar ve ona âşık olur. Aşk tanrıçası Aphrodite ise Pygmalion’ın bu haline acıyarak heykele can verir. Malik, Amsterdam’daki Rijk Müzesini ziyaret ettikten sonra küçük bebeklere karşı yoğun bir ilgi duyar ve bu ilginin sonucu olarak da o bebeklerde gördüğü eksikleri gidererek felsefi bir yönü olan Minik Beyin’i yaratır. Malik ve Minik Beyin arasındaki bu yaratı/yaratıcı ilişkisi, Pygmalion ve Galateia arasındaki yaratı/yaratıcı ilişkisinden bir anlamda farklıdır da: mit, ataerkil düzenin kadını sadece eril ihtiyacın karşılanması olarak değerlendirirken Minik Beyin ve Malik arasındaki ilişkide Minik Beyin kendi özgürlüğünü ilan eden ve kendine bir kişilik kazanan birey haline dönüşür. (Doncu 53-63)

    Minik Beyin’in yaratıcısının iplerinden kurtulup kendi dünyasını kurması, daha doğrusu gerçek dünyada yer edinmesi Malik için oldukça büyük bir yıkım olur, çünkü yaratısı artık ona itaat etmemekte, onsuz da ayakları üzerinde durabilmektedir. Artık yaratısına “kendi fikrini söyleme hakkından mahrum edildiğini hisseden” (Said 350) Malik, kendisini büyük bir yokluk girdabı içerisinde bulur. Minik Beyin ve Malik Solanka arasındaki bu yaratıcı ve yaratı ilişkisi özü itibariyle Tanrı ve Malik arasındaki ilişkiyi de özetler nitelik taşır denebilir. Tanrı ile özdeşleştiği söylenebilecek karakter eserde şöyle tanımlanır:

    “Çok eskilerde kalan o ilk günlerden sonra zamanla evlere duyduğu ilgiyi yitirmiş, ama yarattığı karakterler günbegün kişilik ve karmaşık psikolojik özellikler kazanmıştı. Bu günlerde küçük heykellerini kilden yapıyordu. Var 0olmayan Tanrı da var olan insanları bu malzemeden yaratmıştı zaten. İşte insan hayatının en büyük paradoksu buydu: Yaratıcısı kurmaca olan hayatın kendisi alabildiğine gerçekti.” (Rüşdi, 2008, 131)

    Malik’in kanlı canlı gerçekliğinin yanında Minik Beyin’in gerçekliğinin de artık insanlar tarafından kabul edilmiş olması Baudrillard’ın hiperrealite kavramını çağrıştırmaktadır. Baudrillard modern sonrasında hiçbir şeyin aslının olmadığını, kopyanın da kopyası olduğu bir dünyada simülakralar dünyasında yaşamakta olduğumuzu belirtmektedir. Yaşadığımız dünya, gerçeğin yerini almış modeller yani simülasyon dünyasıdır. Bu bağlamda değerlendirildiğinde, Minik Beyin artık gerçekten daha gerçektir ve Malik ise artık kendi gerçekliğinden çok Minik Beyin’in gerçekliğini görmektedir.

    Böyle bir sonuçla karşılaşıldığında Minik Beyin’in başarı ve yaşamının Malik’inkinin önüne geçmesi hatta onu unutturması, gerçek ve kurgu arasındaki ilişkiyi sorgular. Tanrı, nasıl modern dünyanın bir getirisi olarak insan yaşamında artık bir kurguya dönüşmüşse, Malik de kurgusunun gerçeklik kazanmasıyla kurguya dönüşmüş hatta kendi gerçekliğini yitirmek için Amerika’ya “kendi özgeçmişini yitirmeye” gelmiştir. Amerika’da olduğu süre içerisinde, kendisi ne kadar erimişse Minik Beyin de o kadar hayat bulmuştur. Postmodern toplumun bir sonucu olarak tüketim sektörünün vazgeçilmezi haline gelen birey, Minik Beyin’in piyasaya sürülen bütün ürünlerine hemen sahip olmakta ve bu da Minik Beyin’i toplumun her kesiminden insana ulaştırırken, Solanka’yı sürekli olarak gerçek yaşamdan bir adım daha geri götürmektedir. “Bu da tüketim toplumunun büyüyüp gelişmesine hizmet edip toplumsal uyumu sağlayarak yapay mutluluk imgeleri ve idealleri oluşturur.” (Mills 4-5) Kendi yaşamında bulamadığı mutluluğu kendi yarattığı yapay dünyada arayan Malik ise artık mutluluğun bu dünyada da olmadığını fark eder. Gerçek yaşamla olan bağlarını koparırken kendisini bir öfke çemberi içerisinde bulan Solanka öfkeyi şöyle tanımlar:

    “Hayat öfkedir diye düşündü Solanka. Cinsel, ödipal, siyasi, büyülü, hayvanca öfke ve bizi en yüksek doruklarımıza çıkarır ve en bayağı derinliklerimize indirir. Yaratıcılık, esin, özgürlük, tutku gibi şiddet, acı, saf korkusuz yıkım, vurduğumuz ve yediğimiz, acısı asla geçmeyen darbeler de öfkeden kaynaklanır.” (Rüşdi 48) Yaşamındaki iniş çıkışlar “bir yandan Malik’i ‘yurtsuz’ kılarken, her yeri yurt edinme hakkını da sağlar.” (Erbaş 195) Diğer bir ifadeyle, artık hiçbir yere ait olmadığından her yeri benimsemeye çalışabilir. Yaşamının ve sahip olduğu hiçbir şeyin kendisine ait olmadığını anlayan Malik, New York’ta yine kendisine ait olmayan bir yaşam kurmuştur.

    Yaşamında gerçek diye adlandırdığı her şey adeta teker teker kurguya dönüşmekte, kurgu olan her şeyse teker teker hayat bulmaktadır. Oğlu Asman, kendi yaratısı olan Minik Beyin’in ete kemiğe bürünmüş hali gibidir, Minik Beyin ise artık Malik’in iplerinden kurtulmuş, kendi başına hareket eden bir birey olmuştur.

    Malik’in yaşadığı aidiyet problemi öncelikli olarak göçmen olmasından kaynaklanır gibi görünmektedir. Aidiyet denildiğinde ilk olarak bir yer ve kültüre ait olma ve bu doğrultuda bir hayata sahip olma söz konusudur. Diğer bir deyişle “Aidiyet ve yer, bireyin belirli bir yere olan nostaljik özlem ve tecrübesinin ötesinde bir kimlik göstergesidir.” (Lovell 15) Bir yere ve kültüre ait olmaması, Malik’i bir kimliğe ait olmaktan da yoksun bırakmıştır. İngiltere’de yaşayan farklı ırk ve dinlere mensup insanların kendi öz benliklerine yabancılaşmaları ve yeni kültüre de tam olarak uyum sağlayamamaları bir aidiyet problemini beraberinde getirir: “Yer ve kimlik genellikle uluslararası politik, ekonomik, sosyal yoğunluk söz konusu olduğunda birbirleriyle bağdaşmaz.” (Lovell 15) Böyle bir bağdaşmazlık söz konusu olduğunda kendi öz benliğine yabancılaşan birey içerisinde bulunduğu boşluğu kendisine farklı dünyalar yaratarak doldurma yoluna gidebilir. Malik, böylesi bir dünyaya önceleri bebekleri ile doldurmuş, daha sonrasında ise yaratısının kendisine isyan etmesi sonucu adeta “dünyası yıkılmış”tır. Yarattığı hayali dünyanın isyanı sonucu, ne gerçek dünyaya ne de yarattığı dünyaya ait olan Malik, kendisini artık hiçbir şeye ait hissetmez. Bu dünyada artık bir sürgün gibidir, her yere yabancı, her yerde sürgündür ve onun kendini hiçbir yere tam olarak ait hissetmemesinin nedeni içinde bulunduğu ruhsal durumun “asla memnun, uysal ya da güvenli olmamasından” kaynaklanır. (Said, 2005: 97) Daha çocukluğunda ebeveyn ve cinsiyetle başlayan aidiyet problemi, zaman geçtikçe kültür ve ırkın da eklenmesiyle artmış ve Malik’i gerçek dünyadan iyice koparmış ve iyice sürgünleştirmiştir.

    Malik, bir yandan özel yaşamında bir takım olaylar yaşarken, diğer taraftan da New York sokaklarında kadınları acımasızca öldüren bir seri katilin varlığından rahatsızlık duyar. Çünkü geçirdiği öfke nöbetlerinin ardından kendine geldiğinde, hiçbir şey hatırlamaz, yani, öfke nöbetleri boyunca bilinci kapalı gibidir. Bundan dolayıdır ki Malik, bu seri katilin kendisi olabileceğini düşünmekten kurtulamaz. İngiltere’den kaçmasına sebep olan şey ailesi değil de, bir gece ailesinin yatak odasında kendisini elinde bir bıçakla bulması değil miydi? O halde, New York sokaklarında dehşet saçan seri katil de pekâlâ kendisi olabilirdi. Malik’e bu seri katilin kendisi olabileceğini düşündüren diğer önemli bir neden de katilin giydiği Disneyland kostümüdür. Malik için Disneyland’den bir karakterin hayat bulup New York sokaklarında gezmesi yine bir kurgunun gerçeklik kazanmasıdır. Böyle bir durum okurla Malik’e, Minik Beyin’in kurgu dünyasından gerçek dünyaya geçişini hatırlatır:

    “Bizler büyürken denge değişir ve kurmaca, ait olduğunu öğrendiğimiz uzak bir dünyaya, ayrı bir gerçekliğe havale edilir. Ancak şimdi, kurmacanın bu sözde geçirimsiz sınırı aşabildiğine dair korkunç kanıtlar çıkmıştı ortaya. Asman’ın dünyası- Disney Dünyasıizin almadan New York’a girmiş, şehrin genç kadınlarını katlediyordu.” (175)

    Kendi yaşamında gerçek ve kurmaca arasında gidip gelen Malik, böyle ürkütücü bir durumda kendisine bir rol bulmakta zorlanır. Her ne kadar katil Disneyland kostümüne bürünmüş bir kurmaca gibi olsa da, yaşamın en büyük gerçeği olan ölümlere yol açmaktadır. Tıpkı Minik Beyin gibi, Disneyland kostümlü katil de kurgu dünyasına aittir ve gerçek dünyada yer edinerek başkalarının ölümüne yol açmaktadır. Disneyland kostümlü seri katil başkalarının sonlarını onları öldürerek hazırlarken, Minik Beyin Malik üzerinde aynı etkiye psikolojik olarak yol açmıştır.

    Disneyland kostümlü seri katil, New York sokaklarında dolaşıp genç kadınları öldürürken gerçekliğin dönüşümünün Amerika’da Disneyland üzerinden sağlandığını savunan Baudrillard’ın Simulacra and Simulation (The Body, In Theory: Histories of Cultural Materialism) adlı eseri, Malik tarafından kanıtlanmaktadır. Gerçeğin gerçeğe benzemediği bir Amerika’da artık Disneyland kostümlü seri katilin saçtığı bu dehşetengiz ölüm korkusu gerçekten daha gerçektir. Bu cinayetleri işleyip işlemediğini anımsayamayan Malik, artık kendisini ne gerçeğe ne de kurguya ait hissetmektedir.

    Roman boyunca hüküm süren gerçek ve kurgu arasındaki çekişme Neela ve onun ülkesi söz konusu olduğunda bir kez daha karşımıza çıkar. Blefuscu, Liliputlar’ın ülkesi, daha ilk okunduğunda kurgu ve gerçek arasında bir köprü olduğu görülür. Jonathan Swift’in Güliver’in Gezileri adlı kurgu yapıtında yer olarak karşımıza çıkan Liliputlar’ın ülkesi (Blefuscu), Neela ile beraber kurgu dünyasından gerçek dünyaya transfer olur. Bu ülkenin varlığının gerçekliğini pekiştirense, adada çıkan iç savaş ve bu savaşın yol açtığı en büyük gerçeklik olan ölümdür.

    Aidiyet sorunsalından kaynaklanan acı çekme modern toplumlarda insanın asıl sorunlarından birisi olmuş, bilim ve teknoloji insana sayısız nimetler sunarken insanoğlunun ruhundaki açlığı doyurmaya yetmemiştir. Madde merkezli düşünce insanı hep daha fazlasını istemeye sevk ederken, doğayla insan arasındaki bağlar iyice kopmuştur. Böylesi bir durum kişiyi kendisini hep nedenini bilmediği bir aidiyet sorunsalının yarattığı bir girdabın içine çekmeye çalışmıştır. Romanda insanı acı çekmeye zorlayan bu sorunsal üzerinde yoğunlaşılırken Raymond Federman’ın To Whom It May Concern adlı eserinde şöyle değinilir: “Acı çekmek zamansızdır. Doğduğumuz andan itibaren hepimiz bir çeşit sürgünden dolayı acı çekeriz, nerede ne zaman başladığı neyi değiştirir ki..” (Federman 39-40)

    Sonuç olarak, Malik Solanka çocuk yaşta yaşamaya başladığı cinsiyetine ve ailesine yabancılaşma eğilimlerini ileri yaşlarda daha yoğun yaşayarak, bütün yaşamı boyunca kendisini bir aidiyet sorunsalı içerisinde bulur. Yaşadığı bu sorunsalı içselleştirerek toplumdan kopuk bir birey olarak bir süre kendi yaşamını yaşamaya çalışır. Bir yandan yalnız bir var oluş mücadelesi verirken, diğer yandan da güven ve arkadaşlığa ihtiyaç duyar. İnsan ruhuna özgü bu ezeli ve ebedi ihtiyaç onu yeniden toplumun bir parçası olmaya iter. Malik, yaşamının radikal seçimini, kendisini yaşamdan soyutlayarak yapar ve kendi hayali dünyasını yaşamaya çalışırken, yaşamın akıp giden gerçekliği onu yeniden büyüler ve okuyucuyu da merakta bırakan yeni bir başlangıca sürükler.

    Yazarın eserinde kesin bir son kullanmaması ve çoğu zaman okuyucuyu bir belirsizlik içerisinde bırakması onun eserlerini özgünleştiren bir özelliktir. Çünkü yazar hiçbir zaman okuyucuya kesin bir gerçek sunmaz ve böylelikle okuyucunun zihnini çoğu zaman meşgul eder. Film yönetmeni Luis Buñuel’in “gerçeği arayan bir adam için canımı verirdim. Fakat bulduğunu iddia edeni de memnuniyetle öldürürdüm” (Rüşdi, I maginary:422) ifadesinden hareketle Rüşdi’nin okuyucuya eser boyunca somut gerçekler sunmadığı, aksine okuyucuyu her zaman için gerçek ve kurgu arasında bir arafta bıraktığı söylenebilir. Zira gerçek yaşam insana hiçbir zaman kesin doğrular sunmamaktadır. Kimi zaman yazarın hayatıyla özdeşlik gösteren Malik karakteri, yazara edebiyat dünyasında etkin ve saygın bir yer kazandırmıştır. Yazarın kendisinin yaşadığı aidiyet sorunsalı “yazarlar, yarattıkları her karakterin her söylediği kelimeye katılmazlar” (Rüşdi, Imaginary: 437) düşüncesinden hareketle, karakter ve kendisi arasındaki mesafe eseri özgün kılan önemli bir noktadır. Sözün özü, yazar ve eserlerindeki koşutluk göz önünde bulundurulduğunda yazarın karakterleri ile arasındaki uyuşmazlık ve bir o kadar önemli olan benzerlik, eseri kendisine benzeyen diğer eserlerden ayrı bir konuma yerleştirir.

    1 Rushdie,Furies terimiyle Yunan Mitolojisine göndermede bulunur. Yunan Mitolojisinde intikam tanrıçaları olarak bilinen Furies ya da ErinyesTisiphone, Alecto ve Megaeraadında 3 tanrıçadırlar.

    Kaynakça
    Doncu, Roxana, “FromSimulacrumtoPhenomenon:theStatus of Art in theContemporary World” Annals of Philosophy, Socialand Human Discipline, vol. II, 2013.
    Erbaş, Hatriye, “Doğu- Batı, Küresel Kriz ve Marjinalleşme Sürecinde Göç ve Göçmenler” , Ankara: DoğuBatı, 2004.
    Federman, Raymond. To Whom It May Concern. Illinois: Illionis State University,1990.
    Lovell, Nadia. Localityand Belonging. London: Routledge, 1998.
    Mills, Charles Wright. Personality, Nature, Society andCulture, New York, 1972
    Rüşdi, Salman. Imaginary Homelands. United States of America: GrantaBooks, 1991.
    —. Öfke. Çev. Begüm Kovulmaz. İstanbul: Can, 2008. Said, Edward, Kış Ruhu, İstanbul, Metis, 2000.
    —. Şarkiyatçılık. Çev. Berna Ünler. İstanbul: Metis, 2004.

    #SalmanRüşdi #otobiyografik #roman

    romankahramanlari replied 1 year, 10 months ago 1 Member · 0 Replies
  • 0 Replies

Sorry, there were no replies found.

Reply to: romankahramanlari
Ait Olamamanın Dayanılmaz Hafifliği: Malik Solank…
Cancel
Your information:

Start of Discussion
0 of 0 replies June 2018
Now