9. Hariciye Koğuşu’ndaki Dr. Mithat’tan, İki Şehrin Hikâyesi’ndeki Dr. Manette’ye Mektup
-
9. Hariciye Koğuşu’ndaki Dr. Mithat’tan, İki Şehrin Hikâyesi’ndeki Dr. Manette’ye Mektup
9. Hariciye Koğuşu’ndaki Dr. Mithat’tan, İki Şehrin Hikâyesi’ndeki Dr. Manette’ye Mektup*
Makale Yazarı: Murathan Çarboğa
*Bu makale Roman Kahramanları dergisi 26. sayıda (Nisan / Haziran 2016) yayımlanmıştır.
İstanbul, 5 – Teşrinievvel – 1915
Azizim Dr. Manette,
Istıraplarının üzerine eğilmiş bir ayakkabıcının siluetinde gördüm bugün sizi. Ömrünü küçük, köhne bir dükkânda çürütmüş yaşlı bir ayakkabıcı idi. Yaptığı ayakkabının üzerine dikkatten ziyade ağır bir dalgınlık nöbetiyle eğilmişti sanki. Durup izledim bir süre. Sizi hatırladım. Kapatıldığınız hücrenin karanlığından, yaşayamadığınız yılların acısından ve kızınızın büyüdüğüne tanık olamamanın dehşetinden sıyrılmak için bir çift pabuca dökmüştünüz bütün düşlerinizi. Dipsiz karanlığa bir çift ateş böceği salmaktı amacınız. Ertelenmiş sevinçlerinizi, ölü doğmuş anılarınızı canlandıracak bir kelebekti bu pabuçlar. Her biri bir kanattı da sanki uçup gidiverecekti Bastille’in küçük penceresinden… Sevdiklerinize götürecekti düşlerinizi.
Küçük dükkânında zanaatını icra eden ayakkabıcı umumi harbin korkunç vaatlerini düşünerek dalıp gitmişti belki de. Kim bilir hangi uzak cephede yitip gidecekti oğulları? Ölümü kaderin karşı konulmaz buyruğu olarak kabul etmek evlat acısını ne kadar dindirebilir? Savaş, disipline edilmiş vahşet… Gencecik ölümlerin uçuşan düşlerinden çalınmış madalyalar iliştirilecek paşaların göğsüne. Kelebek ölüleri gibi dağılacağı günü bekleyen madalyalar…
Azizim, sizin de 18 yılınıza mal oldu soyluların o küstah zihniyeti. Siz ihtilalin ayak sesleriydiniz aslında. Ezilen, aşağılanan halkın simgesiydi varlığınız. Siz, yaptığınız pabuçlarla düşlerinizi cisimleştirirken, halkınız yüreğinde özgürlüğe susayan bir öfkeyi büyütüyordu. Giyotine devrolacak ve sıra sıra masum insanları da ölüme götürecek bir öfkeydi bu. Ah, Paris!… Aşkın ve şiirin başkenti bir yanıyla da ölüme akran.
Ölümü korkunç bir sır gibi içinde saklıyor insanoğlu. Yok olma fikri dehşete dönüşüyor. Dehşet kötülüğü doğuruyor sonra. Bir ucube gibi kalbinde ninniliyor beşer kötülüğü. Bir ölümlü olmanın acizliğini öldürerek gidermeye çalışıyor.
Oysa ölüler hısımdır birbirine. Teşrihhanede incelenmeyi bekleyen kadavraların birbirinden farkı yok. Sonsuz bir uykunun rahatlığıyla yatıyorlar boylu boyunca. Rüzgârda dağılan örümcek ağları gibi uçup gidiyor yüzlerinden acıları ve hüzünleri. Dingin bir ifade yerleşiyor hatlarına. İster bir kral ister bir köle, ne olursanız olun aynı uykunun girdabına kapılıp gidiyorsunuz. Ölüler hısımdır birbirine.
Biliyorum, artacak teşrihhaneye taşınacak olan ölülerin sayısı. Kimsesiz askerleri getirecekler. İmparatorluğun ücra köşelerinde vücudu paramparça olmuş ölüler… Analarının tasavvur bile edemeyeceği kadar uzakta savaşan ve şehit düşen askerler taşınacak hastaneye. Çöllerde Anadolu’yu müdafaa eden Anadolu çocukları (!) Kolları, bacakları parçalanmış; dizleri, mafsalları çürümüş gençleri yeniden savaşa gidebilsin diye tedavi etmeye çalışacağız. Dokuzuncu hariciye koğuşuna dizilecek ampute gençler. Vücutlarının yanı sıra acılarını ve umutsuz, karamsar ruhlarını da uzatacaklar şiltelere.
İçimde çöreklenen sıkıntıyı atmak için bugün saatlerce dolaştım sokaklarda. Güze değip de kuruyan ağustos böcekleri misali her an dağılıverecekmiş hissi uyandıran ahşap evlerin önünden geçtim. İhmal edilmiş bir roman kahramanı gibi yürüdüm zamanı. Hayat işliyordu. Yaklaşan felaketi hisseden insanlar yorgunluklarını ve yoksulluklarını devasa bir kambur gibi taşıyordu.
Yalnızca ânı yaşamanın, anda var olmanın acizliği çöreklendi kalbime. Mazi denilen mefhum bir tortuydu aslında. Yitirilen anların zihnimizde biriken tortusu. Yaşıyorduk, ardımızda binlerce, on binlerce ölü bırakarak yaşıyorduk aslında. Suskunluğu su sesini andıran ve şaşkınlığıma bir an için bakan saka, geride kalan zamanı bir daha yaşayamayacak. Biraz önce ardımızda ölülerimizi bıraktık. Arnavut taşlarının üzerine yorgun tıkırtılar bırakarak ilerleyen fayton ve ardından koşan kavruk çocuklar zamana asla yetişemeyecek. Yalnızca algıladığımız an var. Gerisi, gerisi koca bir ölüler diyarı. Parça parça dökülerek ilerliyoruz mutlak sona. Bu kadar aciziz işte. O zaman neden bunca vahşet, neden?
Azizim Manette; güz, bir renk hücumu olup doluyor İstanbul’a. Sarıya kesiyor ortalık, turuncuya ve yer yer mecalsiz bir kırmızıya. Bir hayal hissiyle algılıyorum mekânı. İstanbul, tarihi ve şiiri sırtlayarak mekân oluyor varlığıma.
Oysa ben, Dr. Mithat, şiirden ziyade bir romanın parçasıyım. Hayatı bir roman gibi yaşayan sıradan ve küçük bir karakterim olsa olsa.
Siz de mekânla bütünleşmiş bir insansınız. İki şehir arasında bölünmüş bir ruh haliyle yaşadınız yıllarca. İki şehrin hikâyesini taşıdınız kalbinizde: Paris ve Londra… Manş’ın ayırdığı bu iki dişi şehir kuzendir birbirine. Hırçın, soğuk Londra ve aşkla, şiirle histerisini zapt eden Paris. Birinde kömür kokulu madenci türküleri yankılanır, diğerinde şarap rayihalı şarkılar…
Güz, Boğaz’a damladı damlayalı serin, nar kokulu bir rüzgâr dolanıyor şehirde. Aşka ve hüzne telmih bir mevsim bu. İçinde, her şeye rağmen geleceğe dair umudu barındıran bir mevsim. Oysa kayıp uçurtmalar gibi bir görünüp bir kaybolan hatıralar döneniyor zihnimde. Sadece hatıralar… Gelecekten korkuyor, hatıraların cesetlerine sarılıyorum.
Dr. Manette, mutlu biten bir hikâyenin kahramanlarından birisiniz. Acılardan ve yıkımlardan sonra mutluluğa ulaşmak ve bu hissi sonsuza kadar muhafaza etmek… Hayat romanlara benzemiyor azizim. Kış kapıda. Öksürük nöbetlerini zapt etmeye çalışan hastalıklı bir kocakarı imgesinden başka bir şey değil kış. Büyük bir felaketin beklentisi hakikate dönüşüyor gün be gün. Dünya yeni bir harbin eşiğinde. Söyleyin, mutlu romanlar yazılabilecek mi azizim?
Gün gelip de beşer, artık acılar ve yıkımlar sona erdi diyebilecek mi? Hayata duyduğumuz kin dinecek mi azizim? Belki de yıllar yıllar sonra, sonu mutlu biten bir roman gibi okuyacak insanoğlu bugünleri. Huzuru yakalamış olmanın dinginliğiyle bakacaklar zamanın gerisine ve acılarımıza üzülecekler. Belki de tek üzüntüleri bu olacak.
İyimser olmak istiyorum, insanoğluna rağmen iyimser…
Güzel anınız önünde saygıyla eğiliyorum Dr. Manette. Yaşlı ayakkabıcının dükkanına gidip bir çift pabuç almaya karar veriyorum. Bir çift pabuç da olsa umudu cisimleştiren bir şeyler kalmalı elimizde.
Dr. Mithat———–
Kaynaklar:
• İki Şehrin Hikâyesi, Charles Dickens, Çeviri: Mustafa Bahar, İskele Yayıncılık, 264 sayfa,
• Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Peyami Safa, Ötüken Neşriyat, 120 sayfa#Sayı26 #Murathançarboğa #mithat #manette #CharlesDickens #PeyamiSafa #erkeklikhalleri #murathançarboğa

Sorry, there were no replies found.