Zebercet: ANAYURT OTELİ’NİN SON KONUĞU
-
Zebercet: ANAYURT OTELİ’NİN SON KONUĞU
ANAYURT OTELİ’NİN SON KONUĞU*
Makale Yazarı: Şengül Balıkçı
*Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI Eylül/Aralık 2015, 24. sayıda yayımlanmıştır.
Zebercet “suçlu” mu?
Anayurt Oteli, modern dünyanın kabuklarını çatlatıp okura farklı ufuklar açan bir roman. Eserde karakterlerin ve olayların karmaşıklığı içinde görünmeyen ya da belirli bir rutin içindeymiş gibi görünen olguların perde gerisini bulursunuz. Belirli bir düzen içinde yaşayan ve özgürleştiğini düşünen bireyler aslında başka tür bir #tutsaklık yaşarlar. Birey olarak tanımladığımız insan aslında kendine yabancılaşmış ve yalnızdır. Unuttuğumuzu sandığımız, yüzleşmekten korktuğumuz şeylerin esas olarak içimizin bir köşesinde beklediği anlatılır. Daha sonra aynı roman, aynı isimle #ÖmerKavur tarafından beyaz perdeye aktarılır. “#Yalnızlık” ve “#iletişimsizlik” temaları öne çıkarılarak seyirciyi o karmaşık dünyanın içine çeker…
Yusuf Atılgan’ın bu romanında gerçekle kurgu iç içedir. Eserde görünürde yalnızlık ve yabancılaşma izlekleri üzerinde durulur. Diğer taraftan yazar şiddetten, haksızlıklardan, korkulardan ve sömürüyü de içinde barındıran bir düzenden bahseder. Dikkatli bir okur bunu satır aralarında görecektir. Yazar bunları anlatırken belki de dünyayı sanatsal kurguyla çerçeveleyip, bir otel ve onu çevreleyen bir kasaba ya da şehre sığdırmıştır isyanını. Bir konaktan söz edilir (daha öncesinde varlığını konak olarak devam ettirirken sonrasında bir otele dönüştürülecektir). Konağın ve otelin doğuş tarihleri ayrı ayrı verilir. Otel bir gücün temsilidir ve burası güvenli bir yuvadır yöneten için. Gücü elinde bulunduran sistem “#modernleşme” adı altında mevcut toplumsal yaşama hasar verir. Yavaş yavaş kendi kabuğuna çekilen, içinde açtığı boşluğu derinleştiren, zamanla çevresiyle iletişim yollarını koparıp toplumun dışına atılan, toplum tarafından anlaşılmayan, olup biteni anlamlandırmakta güçlük çeken insanların, zamanla kendi ekseni etrafında yapayalnız dolaşmaktan zevk alan, toplumsal değerlerin ve insanın hiçleştiği bir dünya içinde kendi kalıplarını yaratan insanlara dönüştüğünü görürüz anlatıda.
Romanda anlatılan yer, bir Anadolu kasabasının ya da kentinin ağaçlı ve geniş sokaklarının bulunduğu bir dağın eteklerinden ovaya doğru iner. Önünde ise “yeşilli sarılı bir ova uzanır; bu ovadan ağır ağır, döne döne, yayıla yayıla, kışın bulana bulana bir ırmak akar. Üzüm bağları ve buğday tarlaları” ve büyük köylerin olduğu ovadır. Asıl mekân Anayurt oteli, “istasyonun arkasındaki alandan ana caddeye çıkan sokağın karşısında, önceden zengin Rumların da oturduğu bir semtte olduğu için yanmadan kalabilmiş yapılardan biri. Üç katlı bir eşraf konağı.” Bu #konak Zebercet’in büyük dedesi Keçecizade Malik Bey tarafından yaptırılıyor, ancak daha sonra Zebercet’in babası nüfus kâtibi Ahmet Bey’in isteği üzerine otele dönüştürülüyor. Otelin sahibi olan Rüstem Bey, İzmir’e yerleşince, otelin işletmeciliğini uzun süre Ahmet Bey ve oğlu Zebercet birlikte yürütür. Son on yıl ise Zebercet tek başına oteli işletir.
İçindeki boşluğu dolduramayan Zebercet
Toplumsal ve bireysel çözülme sonucu, yabancılaşmayı, yalnızlığı, umutsuzluğun genel bir sorun haline gelmesi, Zebercet karakteri ile karşımıza çıkar. Geçmişten bugüne kadar acımasızlığın, şiddetin, haksızlıkların bir kâbus haline geldiği karanlık bir coğrafyanın yansımasıdır Zebercet. Kahramanın zayıf, çelimsiz görüntüsü kişilik özellikleriyle örtüştüğü izlenimi yaratıyor. “Otuz üç yaşında; boyu bir altmış iki, kilosu elli altı veyahut elli yedi. Başı bedenine göre büyükçe, geniş alınlı, kuru yüzlü; saçları, bıyığı koyu kahverengi.” Anayurt Oteli’nin kâtibi, en dikkat çekici karakteri ve romanın başkahramanı Zebercet yalnızdır. #Anadolu kasabasının geniş ovasında yer alan Anayurt Oteli’nde geçen ömrü; merdiven altında, yarımay biçimi, tek basamaklı yüksek masa ve bir koltukta geçer. Bunun yanında dar uzun bir masa ve duvara dayalı demir kasa durur yanı başında. Kopuktur insanlardan. Arada bir otelin dışına çıkar o da tıraş olmak için… Kendine ve yaşadığı çevreye uzaktan bakan bir yabancıdır. Kendini anlatamayan yalnız insandır Zebercet. Silik görüntüsünün altında yatan belki de çocukluğunda yaşadığı travmalardır. Erken doğduğu için ona verilen isim, bu isme hiç rastlamaması ve bu isimden hiç kimsenin otelde konaklamaması onun üzüntülerinden sadece birkaçıdır. Küçükken öğretmeni ve arkadaşları tarafından kız çocuklarına benzetilmesi, “anası oğlan doğurmuş/ Zebercet hamur yoğurmuş” gibi benzetmeler ile alay edilmesi, eğitim sürecindeki dışlanma ve ötekileştirilmenin uzantısı olarak insanlardan uzaklaştırmıştır. Bu tutum aile içinde de devam eder. #Otoriterbaba, kararları tek başına vererek Zebercet’in kendi yanında çalıştırır. Bu baskıcı tutum, Zebercet’in silikleşip toplum içine fırlatılan bir yetişkin örneği olup, kendi kabuğu içinde sıkışıp kalmasını sağlar. Zebercet’in doğduğu günden itibaren yaşadığı olumsuzlukların kendi iradesi dışında gelişmiş olduğunu görürüz. Otuz üç yaşındadır ama hâlâ kendi kendine yetemeyen biridir. Kendi kendine yetebilmesi için otuz üç yaş onun için bir avantaj değildir.
Kendi kabuğu içinde sıkışıp kalan Zebercet’in hayatı giderek anlamsızlaşır. Çevresiyle iletişim kurmaktan zorlanır. Onun kimseyle paylaşmadığı, geçmişteki anılarla sınırlı bir dünyası vardır. Dostları ya da dahil olduğu bir grup yoktur çevresinde. Bütün çevresi otele gelen müşterileridir. Onlarla da mesafelidir, sadece merhabalaşır. Diğer müşterilerden daha uzun süre kalan ve emekli subay olduğunu söyleyen müşteri ile kısa diyalogları olur. Otelin dışında ise zorunlu ihtiyaçlarını karşıladığı berber ve bir kaç kişiden ibaret. Zaten otelin diğer alışveriş işlerini otelde çalışan ortalıkçı kadın yapar.
Zebercet’in hayatındaki en büyük değişiklik, perşembe gecesi gecikmeli #Ankaratreniyle otele gelen kadınla başlar. #Kadın otelde bir gece kalır. Sonraki gün yakın köylerden birine gideceğini söyler. Babasının ölümünden sonra hiç bir konuğa anahtarı verilmeyen odayı verir kadına. Adını dahi bilmediği kadından çok etkilenir, o güne kadar yaşamadığı bir duygu hali içindedir. Bu odaya ortalıkçı kadının dahi girip temizlemesine izin vermez. Uzun bir süre bu odaya dokunmaz. Her şey kadının bıraktığı gibidir. Bilincine kilitlediği bu kadın; saçları, gözleri kara, uzun boylu, yirmi altı yaşlarında, sivri burunlu ve ince dudaklıdır. Aslında kadın ile konuştuğuna rastlamayız. Gecenin geç saatlerinde gecikmeli Ankara treni ile gelen kadının kaldığı odaya girer ve uzun bir vakit düşleriyle yaşar, tutunduğu tek gerçek bir boşluktur. Boşluğa konuşur. Artık korkmadan yürüdüğü korkuluksuz bir köprüdür, hiç dokunamadığı aşktır bu oda. Kadını bir daha dönemeyeceğini anladıktan sonra, hayatındaki bağlandığı tek şeyin de kaybettiğini görür. Bundan sonrasında çevresinde olup bitenleri sorgulamaya başlar.
Zebercet artık kitabın arka kapağında belirtildiği gibi “ne ölü, ne sağ bir yaşamın kahramanı.” Tek düze giden yaşamında önce otele müşteri almamakla başlar. Otelin dışındaki insanlarla iletişim kurmaya çalışsa da onu özgürleştirecek, tutunacak bir dal bulamaz. Hayatındaki fazlalık olarak gördüğü her şeyi yok etmeye başlar. Otelinde çalışan kadını, onun kedisini öldürür ve bu işlediği suç onu rahatsız etmez. Umursamaz. Zebercet için yeryüzünde canlı kalmak için suç işlemeden olmayacağını düşünür. Ona göre kendilerini suçsuz sanarak yaşayan her insan suçludur. Bütün bu yaşananlardan sonra artık tutunacak bir şeyin kalmadığını düşünür ve tek kişilik dünyasına, otele tekrar döner. Romanın sonunda Zebercet tek kaldıkça, özgürleştikçe (!) yükü o kadar ağır gelir ki kendince bir çözüm yolu bulur. Son anda başının üstündeki ipi tutmaya uğraşırken, “her şeye karşın sağ kalmak, direnmek olduğunu mu anladı giderayak? Yoksa bilinçsiz canlı etin ölüme kendiliğinden bir tepkisi miydi bu.” Bilinmez…
Zebercet belki de haklıdır. Kendini suçsuz sanan herkes bir şekilde suçludur. İnsanın çevre ve doğa ile bu kadar uyumsuz olması, herkesin gözü önünde insanların canına kıyılması, sorgusuz sualsiz kabul görüp, savaşların günün doğuşu ve batışıyla eşdeğerde tutulması gibi. Kimimizin canı yanarken, kimimizin seyirci kalması ve işlenen her suçtan haklı bir sebep aranmasıdır belki de sorgulamamıza engel olan şey… Öyleyse “ne ölüyüm ne de sağ” dizesi yerinde bir benzetme olur.
Anayurt Oteli, insanın içinde bulunduğu ruh halini en iyi şekilde anlatan, aynı zamanda günümüz insanının da en çok gereksinim duyduğu çözümlemeleri anlatan ve zaman zaman içinde kaybolacağımız harika bir anlatı. Ülkenin karanlıkta kaldığı bir dönemde (1973, 12 Mart) yazılmış bir roman.
Yazar, kendine ve topluma yabancılaşan insanın giderek çoğalacağını kurgularken, insanın kanla beslenen bir değirmen haline geleceğini, belki de bugünleri sezinlemişti.

Yusuf Atılgan Anayurt Oteli Zebercet Karakteri, Zebercet Hangi Romanın Kahramanı? Zebercet Kimin Eseri, Zebercet Anayurt Oteli, Zebercet Kitap, Anayurt Oteli Kimin Eseri? Anayurt Oteli Özet, Anayurt Oteli Kahramanı, Anayurt Oteli Kitap, Anayurt Oteli Yazarı, Anayurt Oteli Kaç Sayfa?
Sorry, there were no replies found.