YUNAN EDEBİYATINDA LOKSANDRA MARİA İORDANİDU
-
YUNAN EDEBİYATINDA LOKSANDRA MARİA İORDANİDU
ÇAĞDAŞ YUNAN EDEBİYATINA TUZ-BİBER EKEN “LOKSANDRA”* MARİA İORDANİDU*
Makale Yazarı: İo Çokona
*Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI Ocak / Mart 2013, 13.sayıda yayımlanmıştır.
#Loksandra; etrafına mahlep, sakız, kimyon, nane ve akla hayale gelebilecek en bulunmaz baharatların kokusunu saçan, saflığının arkasında büyük bir bilgelik taşıyan, İstanbullu Rumların artık kaybolan dünyasını yaşatan bir roman kahramanıdır. Maria İordanidu’nun #1963’te yazdığı bu roman, tarihsel ve otobiyografik özellikleriyle I. Dünya Savaşı öncesi İstanbul’u nostaljik, sıcak bir dille ve en önemlisi İstanbullu Rumların kullandığı tabirlerle canlandıran en güzel eserlerden biridir.
Maria İordanidu 1897’de İstanbul’da doğdu, çocukluk ve gençlik yıllarını ise Yunanistan ve Rusya’da geçirdi. Ekim Devrimi’nden sonra 1919’da İstanbul’a geri döndü, oradan #İskenderiye, #Atina ve tekrar #Rusya olmak üzere sık sık mekân değiştirdi. Onca senelik deneyim biriktirdikten sonra, 65’inde yayımladığı ilk romanı Loksandra ile adını Yunan edebiyat dünyasına tanıttı. Onu izleyen #KafkasyadaTatil (1965) romanında Rusya’daki hayatını, #ÇılgınKuşlarGibi (1978) romanında ise İskenderiye’deki hayatını kendine has yalın, akıcı diliyle aktardı. Son eseri #Avlumuz (1981) romanında, sanayileşme dönemine giren Atina’nın bir beton yığınına dönüşmesini, insanların kişiliksiz, kutu gibi apartmanlarda birbirlerinden uzaklaşmasını, herkesin komşusu hakkında birçok şey bilmesine rağmen merhabalaşmamasını, yedi apartmanın arka tarafında bulunan ortak bir avluda olup bitenleri artık hayatın sonuna gelmiş bir kadının gözüyle anlattı.
Loksandra romanının sayfalarını çevirirken #Boğaziçi’nin yosun kokan rüzgârı, sokaklarda yoğurt, yumurta ya da salep satan satıcıların sesi, bekçinin düdüğü, evlerden çıkan mis gibi #dolma ve taze pişmiş ekmek kokuları çevreye yayılır. Bunların ardında, o dönemde yaşanan tarihsel olaylar naif bir kadının yaşamına paralel olarak gelişirler. Kitabın yazıldığı dönem Türk –Yunan ilişkilerinin çok gergin olduğu bir dönemdir; ancak yazar roman kahramanını bu olaylardan uzak tutar ve romanın geliştiği döneme odaklanır. II. Abdülhamit döneminde yaşayan Loksandra, klasik bir küçük burjuva, klasik bir İstanbullu Rum’dur. Aslında o kadar da naif değildir. Gerektiğinde hakkını savunabilen dinamik biri, gerektiğinde saf numarasına yatıp işini yapmaya bakan biridir. En önemlisi, hayat dolu bir kadın, sevgi dolu bir insandır.
Anne sevgisini tadamadan küçük yaşta #öksüz kalan Loksandra, sanki anne olmak için dünyaya gelmiştir. Çocukluk ve gençlik yıllarını küçük kardeşlerini, daha sonra ölen teyzesinin çocuğunu büyütmekle geçirir, neredeyse evde kalmış sayılacak yaşta görücü usulüyle ondan çok daha yaşlı #Dimitro ile evlenir. Evleri #Bakırköy’de, denizin karşısındadır. Dimitro’nun ilk karısından dört çocuğu vardır. Loksandra çocuk yapamamasına rağmen onları kıskanmaz, kendi çocuklarıymış gibi sever. Çocuk büyütmek için yaratılmış elleri, “Bebek poposunu ağırlayan konforlu bir taht gibidir”. Kundakta olan Dimitro’nun iki küçük çocuğuyla problemi yoktur. Onları ellerinde hoplatır, şarkılar söyler, dünyanın en güzel yemeklerini, en mükemmel tatlılarını yedirir. On dört yaşında olan büyük oğlan #Thodori ise onu devamlı üzer, küçümser, canını sıkar. Bir gün Loksandra ile üvey oğlu kavgaya tutuşurlar. Oğlan bütün gücüyle iri yarı Loksandra’ya saldırırken, o #anneşefkati ile incitmemeye çalışır, sonra da azarlayarak odasına kitler. Akşama babasından dayak yemeyi bekleyen çocuk, şaşkınlıkla Loksandra’nın kocasına hiçbir şey söylemediğini görür. Çocuğun şaşkınlığı ilerde daha da artar. Babası onu #GalatasarayLisesi’ne göndermek ister; ancak parası yetmez, o zaman Loksandra Büyükada’daki arsasını satarak üvey oğlunu istediği okula yazdırır. Dört ay yatılı kalan Thodori, #NoelBayramı için eve geldiğinde, hamurlu ellerini eteklerine silip sokaklara ilk çıkan, gür sesiyle “#yavrum” diye bağırıp bütün mahalleyi ayağa kaldıran Loksandra’dır. Kucağında kaybolan çocuk ona sımsıkı sarılır ve bir daha üzmez, bir dediğini iki etmez.
“Onun için bir yemeğin başarılı olmasını sağlayan en değerli baharat, sevgidir. “Yapılacak yemeği sevgiyle yapmalısın, ikram edeceğin insanı sevmelisin ki lezzetli olsun.” der. Bütün hayatında denge tutmaya önem veren Loksandra, yemeklerde de dengeli malzeme kullanmaya özen gösterir.”
Daha sonra ikinci oğlan #Epaminonda ile başı derde girer. Asi ruhlu genç, ortaokulda iken öğretmenini döver ve okuldan kaçıp kayıplara karışır. Bir müddet sonra çocuğun bulduğu ilk gemiye atlayıp muço olarak okyanuslara açıldığı anlaşılır. Bu sefer Loksandra o güne kadar pek önemsemediği #denizcilerinkoruyucusu #AyNikola’nın ikonasını alır ve ondan oğlana sahip çıkmasını, onu korumasını ister.
Loksandra’nın en çok sevdiği ve inandığı #ikona, #PanayiaBalukliotissa ikonasıdır. Odasında duran ikona onun sırdaşı, arkadaşı, annesi, her şeyidir. Bütün problemlerini ona anlatır, yardımını bekler, bazen de ona kızar. Bahçeye çıkıp çamaşırları asacağı zaman bile yağmuru biraz geciktirmesi için dua eder. Yağmur yağınca da söylenir: “Ne istedik senden? Bu kadarcık bir hatırımız yok mu?” diye çıkışır. Ancak Epaminonda’nın durumu Panayia Balukliotissa’nın ilgi alanından çok uzaktır, bu yüzden işin ehli Ay Nikola’ya başvurur.
Loksandra çocuk yapmak fikrini hiç terk etmez. İlk önce yetimlerin serpilip büyümesini bekledikten sonra, otuz altısına merdiven dayadığını, artık vakti kalmadığını anlar ve paniğe kapılır. Kocakarı ilaçları, sağdan soldan duyduğu yöntemleri uygulayıp çocuk yapmaya uğraşır. #Aileyadigârı ikonasına sabah akşam dert yanar. Bazen yalvararak bazen sitem ederek, sonunda da bütün mücevherlerini adayarak ondan hamile kalmasını sağlamasını ister. Kısa süre sonra biri oğlan biri kız, iki çocuk doğurur.
Sevgi dolu, güzel bir hayat yaşar Dimitro’nun yanında, günlerini de sarayı gibi gördüğü mutfağında geçirir. Yazar, “… Loksandra’nın elinden midye salma, asma yaprağına sarılmış #sardalye ızgara, ya da #hünkârbeğendi yersen bir daha unutman imkânsızdır…”, ya da “…İstanbul’un dört bir yanından akrabaları sırf onun yemeklerini tatmak için misafirliğe gelirlerdi” sözleriyle roman kahramanının marifetlerini aktarır. Onun için bir yemeğin başarılı olmasını sağlayan en değerli baharat, sevgidir. “Yapılacak yemeği sevgiyle yapmalısın, ikram edeceğin insanı sevmelisin ki lezzetli olsun.” der. Bütün hayatında denge tutmaya önem veren Loksandra, yemeklerde de dengeli malzeme kullanmaya özen gösterir. Örneğin: “…yalancı dolmada alabildiğince soğan doğra, ancak hazmedilsin diye bol nane koymayı da unutma, ayvalı et pişirirken de bağırsaklarda rahatsızlık çıkmasın diye ayvaların tohumlarını salçaya eklemeyi ihmal etme…”, “Kocanı kaybetmek istemiyorsan, ona lezzetli yemekler pişir…”, “temelleri mutfağa dayanmayan ev, sağlam değildir…” gibi cümleler Loksandra’nın hayat felsefesini özetler.
Mezarlıklara ölülerini ziyaret ettiğinde bile herkesin yaptığı gibi #koliva hazırlamaz. Rahmetlilerin sevdiği yemek ne ise onu pişirir, sepetine koyar yola koyulur. Anneannesinin mezarı başında oturup #yalancıdolma, annesinin mezarında #yeşilzeytin, gencecik yaşta kaybettiği kardeşinin mezarı başında da #pastırma yerken bir taraftan ağlar, bir taraftan sevdiklerini anar.
Loksandra’da her şey fazlasıyla vardır. Boy pos, uzun kocaman bacaklar, kürek gibi eller, yeri göğü inleten bir ses, dinmez bir iştah ve her şeyden önemlisi kocaman bir yürek. Herkesi sığdıracak, herkesi sevebilecek yüreği. Kendi çocuklarını sevdiği kadar komşu çocuklarını da sever, hastalandıklarında kendi icadı ilaçlarla onları iyileştirmek için çırpınır, akrabalarının yardımına koştuğu gibi gece bekçisinin derdiyle de ilgilenir. Seyyar yumurtacıya her sabah #kahve pişirir, odunları kesen Kürt gencine bir yandan “O kadar büyük kesince sığar mı sobaya?” diye çıkışırken diğer yandan yeni yaptığı reçelden ikram ederek terini siler, sucunun gözüne iyileşsin diye #Balıklı ayazmasından aldığı kutsanmış su sürer.
Zaman geçer ve artık çok yaşlanan kocası ölür. Bakırköy’deki Rum aileler birer birer bölgeyi terk ederler, onlarla beraber çocuklar da teker teker evden ayrılırlar. Küçük kızı #Klio, ayak işlerine bakan #ErmeniTarnana ve hizmetçileri #Sultana ile yapayalnız kalırlar. Çocukları ve akrabaları onu Beyoğlu’na taşınması için zorlarlar. Sonunda, ölme zamanı geldi dercesine, “Artık #Pera’ya gitme zamanı geldi,” der Loksandra. Böylece sevdiği sokağını ve yıllarca mutlu yaşadığı evini terk eder.
Yeni evine bir türlü alışamaz. “Burada da her şey Bakırköy’dekine benziyor, ama aynı değil” diye söylenir ve devam eder: “Burada da #yumurtacı #Tatar, #balıkçı #Ermeni, ciğerci #Arnavut’tur. #Salepçi salep salep diye bağırır, ama insan her sabah baş ağrısıyla uyanır, akşam olunca da ağlamak ister”.
Günün birinde kızı Klio, üvey abisinin arkadaşı olan bir #Yunanlıdenizci ile evlenir ve bir kız çocuğu dünyaya getirir. Bu torun, Loksandra’nın hayatına renk katar; ancak zaman geçtikçe Beyoğlu’nda da kalamaz olurlar. Artık bütün akraba ve tanıdıkları Atina’ya göç etmiştir. Loksandra, bir kez daha toprağından kopmak zorunda kalır. İlk işi mezarlıklara gidip ölülerine veda etmek olur. Daha sonra Panayia Balukliotissa ikonasından, onu yabancı yerlerde gömmelerine izin vermemesini rica eder. Son olarak da geride kalacak olan Tarnana ile Sultana’nın bir şekilde geleceklerini sağlamaya çalışır.
Pire Limanı’na indiklerinde ona her şey tuhaf görünür. Atina onun için yabancı bir şehirdir ve bu yaşta bambaşka bir yaşam tarzına alışması çok zordur. Hem oradaki siyasî huzursuzlukları bir türlü anlayamaz. Bildiği pazarları, alıştığı malzemeleri arar. Kocaman midyeler, #kılıçbalıkları, kalkan, mezgit ve iri salyangozlar yoktur oralarda. İnsanlar konuşkan değildir, tersine kuşkuyla bakarlar etraflarına. Zor da olsa kendini sevdirmeği başarır ama İstanbul’un her şeyini özler. İnsanlarını, manavını-kasabını, kokusunu, balığını, pastırmasını, sokaktaki köpekleri bile özler.
Kızı Klio’yu kocası terk edince hiç düşünmeden geri dönmeye karar verirler; ancak İstanbul bıraktıkları İstanbul değildir. Sultan Abdülhamit tahttan indirilmiş ve İttihatçılar ortaya çıkmıştır. Akrabalarından birçoğu ölmüş, sokaklardaki köpekler ise garip bir şekilde ortadan kaldırılıp Büyükada’nın arkasındaki #SivriAda’ya sürülmüş, ölüme terk edilmiştir. Bütün bunlar artık yaşlanmış Loksandra’yı yıpratır, yine de toprağına geri dönebildiği için Panayia Balukliotissa ikonasına teşekkür eder. 1914 yılının Temmuz ayında Loksandra’nın gözleri bir daha açılmamak üzere kapanır. “Artık yeni bir dönem başlamak üzeredir,” cümlesiyle biter roman.
Maria İordanidu verdiği bir demeçte romanının tam bir biyografi olmadığını, kahramanların çoğunun hayalî olduklarını vurgular. İstanbul’da yaşadığı sürece akrabalarının, komşularının ve esnafın kişiliklerinden ödünç aldığı unsurlarla yaratılmış figürler olduğunu söyler. Ancak Loksandra gerçekten var olan biridir ve yazarın anneannesinin ta kendisidir. “Bu romanda dönemin anlayışını, tarihsel olayları, Rum mahallelerini, Rumların Türk komşularıyla ilişkilerini aktarmaya çalıştım. Bunu büyük yaşta yapmaya karar verdim çünkü beraberimde toprağa almak istemedim. Bu dönemin unutulmasını istemedim. Yazarken büyük keyif aldım. Umarım okuyanlar da benim kadar keyif alırlar.” der.
Maria İordanidu rahat olabilir. Loksandra günümüze kadar çok sevilen ve çok satan kitaplar arasında yer alır. Hem Yunanlıları hem Türkleri duygulandıran bu romanı okuyanlar, bir yandan keyiflenip gülümserken diğer yandan kaybolmuş bir dünyanın yarattığı nostaljiyle hüzünlenirler; çünkü her iki tarafta da nerdeyse herkesin bir zamanlar tanıdığı, aklında canlandırdığı, sevgiyle andığı bir Loksandra vardır.
#İstanbulluRumlar #romankahramanı #baharatkokusu #sakız #mahlep #kimyon #nane #ilkroman #YunanEdebiyatı #yosunkokanrüzgar #tazepişmişekmek #İkinciAldülhamiddönemi #sevgi #endeğerlibaharat #yazarınanneannesi

Sorry, there were no replies found.