Yılanlı Sütun: LEYLA ERBİL’İN ÜÇ BAŞLI EJDERHA’SINDA MEKÂN, HAKİKAT VE İKTİDAR ÜÇLEMESİ

  • Yılanlı Sütun: LEYLA ERBİL’İN ÜÇ BAŞLI EJDERHA’SINDA MEKÂN, HAKİKAT VE İKTİDAR ÜÇLEMESİ

    Posted by romankahramanlari on 11 Temmuz 2024 at 13:36

    LEYLA ERBİL’İN ÜÇ BAŞLI EJDERHA’SINDA
    MEKÂN, HAKİKAT VE İKTİDAR ÜÇLEMESİ*

    Makale Yazarı: Derya Şaşman

    *Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI (Nisan/Haziran 2015) 22. sayıda yayımlanmıştır.

    #Kentler, iktidarlarının gücünü kudretini ve ihtişamını anıtsallaştıran hükümranların eserleriyle doludur. #İktidarsahipleri, kendinden sonraki kuşaklara güçlerini her daim hatırlatmak ve tarihin hafızasında yer almak için kentleri, tarihin bellek taşıyıcısı olarak kullanmışlardır. Erbil’in “Üç Başlı Ejderha” kitabında geçen Burmalı/ Yılanlı Sütun da bunlardan biridir.

    Erbil’in kitabında geçen Burmalı/ Yılanlı Sütun’un öyküsü şöyledir: Tarihin tanık olduğu ilk büyük imparatorluktur #Persİmparatorluğu. Sınırları #İran’dan başlar ve dünyanın yarısını içine alır. #Anadolu’dan, #Suriye’ye; #Mısır’dan #Mezopotamya’ya; #Hindistan’dan #Kafkasya’ya; oradan da #OrtaAsya’ya kadar uzanır. Ama Perslere yetmez bu kadar toprak; gözlerini #Yunanistan’a dikerler ve dünyayı ürküten ordularıyla saldırıya geçerler. #Saldırı karşısında, 31 Yunan kent devleti, Perslere karşı birleşir ve savaşı kazanır. Savaş sonrasında yüz binlerce ölmüş Pers askerinin okları, kılıçları kalkanları mızrakları eritilir. Galibiyeti ve hezimeti ölümsüzleştirmek için bir yılan (1) gibi burularak, 31 #Yunankentdevletinin isminin yazıldığı bir anıt yapılır. Anıta Üç Başlı Burmalı Sütun ya da Yılanlı/ Ejderhalı Sütun adı verilir. Önceleri #Delfi’deki #ApolloTapınağı‘nda bulunan bu sütun, şimdi İstanbul’da Roma, Bizans ve Osmanlı uygarlıklarının kesiştiği yer olan #SultanahmetMeydanınd‘adır. Uygarlıkların buluştuğu, hırsın, öfkenin, talanın, savaşın da yayıldığı bu yere dikilen, o dönemde sekiz metre uzunluğunda olan sütunun ancak ejderhaların/ yılanların başının koptuğu beş metresi günümüze taşınmıştır.

    Yılanlı Sütun, Perslerden, Roma’ya; Bizans’tan Osmanlı’ya ve Cumhuriyet’e kadar, insanlığın binlerce yıllık uygarlaşma tarihinin en somut göstergesidir. Erbil, uygarlığı simgeleyen bu sütunu, uygarlaşan dünyanın talan, yağma, acı, yabancılaşma ve yalnızlaşmayla nasıl örtüştüğünü somutlamak için kullanmıştır. Birbirine dolanmış yılanların yer aldığı bu sütün, bir kentin binlerce yıllık uygarlık serüveninde biriken safraların nasıl iç içe geçtiğinin simgesidir adeta.

    Yazar Üç Başlı Ejderha’da İstanbul’un tarihiyle, yaşanmışlıklarıyla yaşayanları nasıl yoğurduğunu şöyle dillendirir:

    “İstanbul’da hemen hemen her sokak her cami her insanın vardır yeraltında birkaç kökü,,, başı da,,, çok başlı çok köklü bir yaratık,,, saymazsak da en eskileri,,, #VaftizciİoannesKilisesi #İmrahorCamii,,, #HagiaTheodosiaKilisesi #GülCamii olmuştur,,, her şey üst üste,,, belki de içi içe ve dış dışa,,, zamansızlığa uğratılır insanın tarihi,,, yetişemezsiniz,,, değişmiş,,, gökyüzünden gayri,,, (s. 4).

    Yaşanmışlıkların, kültürlerin, ideolojilerin ayrıştırılamayacak kadar iç içe geçtiği kentler, bu günü, umutları, özgürlükleri, karşı çıkışları yani insan var oluşunu biçimlendirmektedir. Aynı zamanda kentler nefes alıp, nefes vererek, ömürlere yüklenen anlamları taşımakta ve hatıraları biçimlendirmektedir. #İbniHaldun nasıl “#coğrafyakader” demişse, kentler de aslında insanların kaderidir ve asla masum değildir. Dolayısıyla sokaklarının isimleriyle; parklarıyla, yeşil alanlarıyla, yollarıyla, pastaneleriyle, meydanlarıyla, insanlarla ve dünyayla kurduğu ilişki biçimleriyle kentleri, ideolojilerin taşıyıcıları olarak düşünmek yanlış olmayacaktır. #Assmann’ın (2001: 42-46) vurguladığı gibi, uygarlıkların devreden kudreti, kentlerde karşımıza çıkan tarihi yapılarla, uygarlığın #hafızamekânları olarak boy göstermektedir. Bu bağlamda kentsel mekânları, toplumsal hafızayı kodlayan ideolojinin taşıyıcısı olarak okumak mümkündür. Erbil Assmann’ın vurgusuna katılmakla beraber, bir yandan kodlama, #hatırlama ve toplumsal belleği inşa etme yönünde, kentlerdeki tarihe ait olan kalıntıları, şenlikleri, kutsal yerleri, “Hafıza Mekânları” olarak ön plana çıkaran Fransız düşünür #PierreNora’ya (1994: 1218) da atıf yapar. Ve Burmalı Sütun’u, kentlerin, toplumsal belleğin inşasında egemen ideoloji tarafından nasıl kullanıldığını somutlamak için kullanır. Burmalı Sütun etrafında kurduğu örgüyü metnin geneline hazmettirerek, bir yandan kentin toplumsal belleğin inşasındaki önemini paylaşır, diğer yandan Foucault’nun hakikat ve iktidar arasında kurduğu ilişkiyi görünür kılar.

    Bilindiği gibi #Foucault’da (1989) mekânlar oldukça önemlidir. Foucault’a göre; iktidarın kullandığı araçlar, hem hakikatleri üretmekte hem de, toplum ile iktidar sahipleri arasındaki ilişkiyi örgütlemektedir. Bu süreç; toplumsal oluşumun çok-katmanlı niteliği düşünüldüğünde, karmaşık ilişkilerin doğru çözümünü zorlaştırmaktadır. Bu zorluğu aşmak ve toplumsal ilişkilerin çok-katmanlı yapısını anlamak için disiplin, delilik, cinsellik gibi benzeri kavramsal araçlarla, hakikat ve iktidarın kesişme noktalarının nasıl iç içe geçtiğini sorgulamak gerekmektedir. Hiç şüphesiz ki bu sorgu, hakikat, iktidar ve mekânın iç içe geçtiği arkeolojik bir süreci kapsamaktadır. Foucault “#bilgininarkeolojisi” tanımını kullanırken aslında, mekânı, hakikat ve iktidar ilişkisinin merkezine yerleştirmektedir. Çünkü #hapishaneler, #tımarhaneler, #hastaneler hakikatin iktidarla kurduğu ilişkileri gösteren önemli mekânlardır. Erbil, toplumsal belleğin izini sürerken Foucault gibi, Burmalı Sütun’u ve kenti merkeze koyarak, iktidar ve hakikat ilişkisini, iyi- kötü, özveri- bencillik, zenginlik- yoksulluk, akıl-delilik, hatırlama-unutma, hiçlik-varlık, yaşam-ölüm, zıtlıklarda aramaktadır. Bu arayışında Üç Başlı Ejderha’da, Foucault’un kavramlaştırdığı arkeoloji yolculuğunu anımsatır bir şekilde, #içdiyalog, #bilinçakışı tekniği, #geriyedönüş, #mektup gibi farklı anlatım teknikleriyle toplumsal yaşamın karmaşık ilişki ağlarını bir bir su yüzüne çıkarmaktadır. Bu anlamda Erbil’in iktidarı, gücü, sömürüyü, adaleti, acıyı, hiçliği, varlığı anlatırken, Burmalı Sütun’u kullanması tesadüf değildir. Böylece kentteki #hakikat ve iktidar ilişkileri üzerinden erilliğin, uygarlığın tabularla dolu ideolojilerini deşifre etmektedir.

    #LeylaErbil’deki #Marksizm etkisini göz önünde tuttuğumuzda Marksist kent tartışmalarına yeni bir perspektif kazandıran #Lefebvre’ye (1992) değinmek gerekmektedir. Lefebvre, kapitalist iktidar olgusunun mekânla birlikte çözümlenebileceğinin altını çizerek, kapitalizmin iktidar düzeneklerini ve toplumsal pratikleri içinde barındırdığını vurgulamaktadır. Dolayısıyla kapitalist sistemde, beden bir yandan egemen ideolojinin tüketen öznesiyken diğer yandan ideolojinin iktidarına direnen, karşı koyan öznelerin uyanışına karşılık gelmektedir. Bu noktada Erbil, Lefebvre’ye gönderme yaparak geçmişe, bugüne ve geleceğe “kimin hakikati ve kimin iktidarı” sorularını İstanbul üzerinden sormaktadır. Böylece Erbil kültürel amnezinin (hafıza kaybının) vardığı noktayı kahramanlarının yaşam deneyimleriyle olanca açıklığıyla dile getirmektedir.

    Erbil’in Üç Başlı Ejderha novellasında (2) da kahraman yine yarı-deli bir kadındır. Kadın varoluşunun toplumdaki ayrıcalıklı! yeri, toplumsal gerçekliğin kodladığı yabancılaşmayla, hüzünle, acıyla, intiharla sarmalanarak kitapta anlatılmaktadır. Kitapta üç öykü, üç farklı yazı karakteriyle iç içe geçmiştir. Olayı anlatan acılı kadının öyküsünü düz yazı karakteriyle, Burmalı Sütun’un tarihini italik yazı karakteriyle, 27 Aralık 1978’deki #MaraşKatliamı‘nda oğluyla birlikte tüm ailesini kaybetmiş kadının mahkemeye sunulan ifadesi de koyu renkle ve daha büyük yazı karakteriyle metne yerleştirmiştir. Erbil, anlatı sürecinde aynı Yılanlı Sütun gibi bu üç yazıyı, üç öyküyü birbirine dolamıştır.

    Erbil, kendisiyle yapılan bir röportajında dünyada hasta sakatlanmamış kimse olmadığını, bütün insanların yaralı doğduğunu ya da öyle büyüdüğünü veya büyüyemediğini (3) ifade eder. Ü#çBaşlıEjderha’da da Erbil yine bu düşüncesini somutlar. Kahramanları yaralıdır ve yaraların kaynağı, aile, kurumlar, toplumsalın ürettiği tabulardır. Erbil bireyi kötürümleştiren süreci anlatmak için yine Freud’dan yararlanmıştır. Böylece #yarıdeli kadının, işkencede kaybettiği oğlunu, bu kadının, metnin sonunda iyice kuşkulanmaya başladığınız genç dostum dediği ölen oğlunun arkadaşını, #LeylaÜnver’in ve Burmalı Sütun’un öykülerini iç içe geçirirken, normalleştirilen adanmışlıkları, sınırlanmışlıkları, sessizlikleri, bedeni parçalayan, aklı tutsak eden kökleri, katman katman derinlerde olan acıları bir bir teşhir eder.

    Metnin temeli başkaldırıyla inşa edilmiştir. Böylece Erbil, kahramanının içine kök salan acılara başkaldırısı üzerinden, egemen ideolojiyi, inancı, vicdanı, bilinci, belleği, hatırlamayı, unutmayı, iktidarı, toplumsal belleği sorgulamaktadır. Bu amaç için #İstanbul hesaplaşma yeridir. (4)

    “Bense,,,, ilkin öç almak için intihar etmedim,,, oğlumun öcünü almadan intihar etmeyecektim,,, katilleri o kadar çok ki adalet isteyenlerin,,, bekledim bekledim,,, ardından,,, onları nasıl öldüreceğimi bilemedim,,, ardından bu duruma düştüm,,, olanlar oldu,,, uygarlaştırdılar bizi,,, genç dostumun işte bu yanlarını anlayabilmiş değilim,,, anlatmıyor,,, o da dönüştürebildi mi uyduruk bir şeylere hıncını benim gibi,,, ben bu gün oyalanıyorum koynumdaki varakla,,, varak,,, gazete parçası yani,,, koynumun sıcaklığında başkalaştı yıllardır,,, tenimi aldı kendine,,, belki sana anlatırım bir başka gün (s. 10).

    Yazar, okuyucuyu Üç Başlı Ejderha’da kıyımlara, tecavüzlere, sömürüye, yitirilenlere tanıklık ettirir. Burmalı Sütun gücün iktidarın, erilliğin, gemlenemeyen simgesidir iktidarların fallusudur. Gücünü kadınların güçsüzlüğünden almaktadır adeta. Erbil kahramanın dilinden bu erilliği şöyle dile getirir.

    “Taksim’den aşağı sol kaldırımdan ilerlerdi,,, canım kardeşim benim,,, ben de öte yandan Tünel’den Taksim’e doğru delirdim,,, tam o görkemli Sıvaciyan binasının karşı kaldırımında,,, Galatasaray Sultanisi önünde kesişirdik,,, derlerdi ki Pera’da onun doğurduğu onlarca çocuk dolaşır şimdi,,, insan kardeşlerim,,, Müslüman kardeşlerim,,, abazan kardeşoğlu kardeşlerim,,, önüne gelen iti kopuk kardeşlerim,,, kapı aralarında,,, ırzına geçerlerdi cinnetimin,,, sonra doğurduğu çocukları büyüdü düzdüler analarını kapı aralarında,,, gene,,, tanımazlar birbirini,,, (s.25).

    #Kadınkahramanın dilinden dökülen gelirim yerine, #delirim kelimesi çocuk dilini simgedir. Bu kullanımla Erbil, kadının kentte büyümediğini, özneleşemediğini, kendini gerçekleşemediğini, babanın sembolik dünyasına alınmadığını vurgulamaktadır. Kentte şehrin merkezine dikilen, fallusu simgeleyen başları kopuk Yılanlı Sütun gibi kadının da başı yoktur ve kadın, bedene indirgenmeye çalışılmaktadır. Uygarlığın doğduğu bu yerde, erkek iktidarının kaynağını fallusuyla örtüştürdüğü için ve kadına yönelik ensest, taciz, tecavüzün kol gezmektedir. Ama bu kentte tüm bu yaşananlar kenttekiler tarafından görülmemektedir ve toplumsal hafızaya ket vurulmuştur sanki. Bu durumu kitaptaki şu cümleler oldukça iyi açıklamaktadır.

    “Çünkü kahramanımız kendine zarar verenle vermeyenin ayırdında bile değil,,, ne teşekkür eder ne de af diler ne de oyabilir kendi gözlerini,,, habersiz vajinasından sürdürürdü konuşmayı ilim yoluna girmiş alim gibi,,, Taksim-Tünel, #TünelTaksim,,, Hadis’i şerif derki,,, Allahu Teala her kimin hayrını isterse onu dinde ve ilimde fakih kılar,,, istememiş olacak ki bununkini,,, artık kim bilir hangi çöplüğe attılar cesedini. (s. 25-26)

    Gerçeklik parçalanmaktadır. İyilikle kötülük, acıyla iç içe geçmiş ve ayırt edilemez olmuştur. En önemlisi de kentte yaşayanlar, böyle bir çabanın içine girecek gücü bulamamaktadır kendilerinde. Bu nedenle korkmaktadırlar ve çaresizdirler. Herkes kendi abis’ine (5) dalmıştır.

    “Sen de bak bak,,, dövülmüş sövülmüş,, ağızlarına ahiret ateşinden gem takılmışçasına korkutulmuş çaresiz insanların gör güzel ülkemin ki,,, korktuklarından habersiz korkuyla zinaya girmişler sanki,,, bak bak şu gençlere bak yarım papuçlu, yırtık kotlu gençlerimiz,,, en büyük zevkleri otuz bir çekmek ekşi kokulu sinemalarında #Pera’nın (s. 26).

    Erbil kitabında okuyucuyu, kentin, hırsla, savaşlarla, yükselen erilliğine tanık eder. Bu tanıklığın dolandığı acıyla, sefaletle, yoksullukla, kıyımlarla, katliamlarla iç içe geçen yaşamların ağırlığıyla defalarca defalarca yutkunmak zorunda bırakır sizi. Nefes almayı, durmayı size öğreten alıştığınız noktalama işaretleri de üç virgüle dönüşmüştür. Yüreği kavuran, aklı perişan eden acı, üç virgülle zamanı uzatarak, adeta işkence ederek, belleğe kazınır. Metin hayatın kendisi olmuştur ve akışa teslim olarak, birbirinden ayrı üç ayrı öykünün içindeki nefessizliğe teslim olmaktan başka çare kalmaz.

    Kitapta oğlunun işkenceyle öldürülüşünü, tüm gerçekliyle zihninde canlı tutar adı olmayan kadın kahraman. Ölüm, ebedi mutluluğu temsil etmez. Ölümle yaşamdan koparılan oğlunun bedenini, karıncalar bekliyordur. Acılı yalnız kadın, akşamüstleri bir eşiğe oturarak şunları geçirir aklından;

    “Akşamüstleri geliyor aklıma,,, gözleri,,, oğlumun,,, gözleri hani,,, şimdi karıncalar hopur hopur dağlaştırmışlardır toprağını,,, dolaşıyordur damarlarında kanı,,, ölü yiyici mahlukatın,,, varınca oraya,,, sipinaya,,, duvara,,, Spinanın altında en başından beri vardır birikmiş suyu doğanın,,, bataklıktır kaynaşır su çıyanları,,, yılanları,,, kırkayakları,,, (s.12).

    Erbil, acıyla kıvranan kadını bu şekilde dillendirirken, kadının acısına ortak etmez okuyucuyu. Yaptığı şey acının kaynağına sizi götürmek ve orada vicdanınızla yapayalnız bırakmaktır. Çünkü adil, insana yakışır bir yaşam isteminin katledilmesi acıyı, tüm insanlığın parçası haline getirmelidir.

    Ancak yığınlar, sessizliğe gömülmüştür ve hafızasını yitirmiştir. #Kentteyaşayanlar, kendine, yaşamına, geçmişine, bu gününe, amaçlarına yabancılaşmıştır. Kendilerini unutmanın girdabına teslim olmuşlardır ama kitabın kahramanı yaşlı kadın asla unutmaz. O sadece kendi acısının peşinde değildir. Binlerce yıldır daha iyi bir dünya için öldürülen, mücadele eden, başkaldıran insanların acısını da içinde hissetmektedir. Çünkü insan varlığı ortak bir insanlık mirasının üzerinde nefes almaktadır. Bu çerçevede metinde araya giren Yılanlı Sütun anlatısı konudan alakasız gibi görünse de metni bütünlemektedir. Sürekli bölünen ve parçalanan cümlelerle araya giren üçüncü bir anlatı da #KahramanmaraşDavası‘ndaki duruşma tutanaklarıdır. Ailesinden altı kişinin öldürüldüğüne tanıklık eden Leyla Ünver’in akıl almaz acısı metnin aralarına girip çıkar.

    Kentin yaşayanları kendilerini, toplumsal körlüğe kaptırarak hayatlarına da yabancıdırlar. En güzel örneğini de metinde ilk cümlede söyler ve genç dostum dediği öldürülen oğlunun dava arkadaşının ilk cümlesinde genç dost; “Böylece o hayata bir süre daha dayanma gücü elde ediyorum”(s.3) der. Adeta hayat onun değildir, bir yabancının hayatıdır. Aynı acılı kadının, Leyla Ünver’in, Burmalı Sütun etrafında hırsızlık yapan sokak çocuklarının, hayatı gibi. Kentteki esnaf, kitapçı, terzi hatta acılı kadının Sami abisi varlıkla yokluk arasında bir sessizliğe gömülmüşlerdir. Böylece Erbil, en büyük yabancılaşmayı; kentin tarihten devraldığı kıyımlara, yoksulluklara, tecavüzlere, adalet çığlıklarına gözünü kapamış, kenttin sakinlerinin yaşadığını işaret eder. Burmalı Sütun’u devreye sokarak o kentte yaşayan insanların yabancılaşmasını, haşin, öfkeli, bir ifade ile şöyle dile getirir.

    #AtMeydanı’nda,,, sütunun çevre demirlerine tutunur yere atacakmış gibi yapardım kendimi,,, dibe,,, beş metresi ayakta kalmış,,, ölünmez ki beş metreden,,, gene de sarkarım boşluğuna ejderhanın ödü kopar turistlerin,,, para falan vermeye kalkarlar, birbirlerine bakarlar çaresizlikle,,, merhametini sevdiğimin insanları,,, acaba ortak insanlık durumunu gerçekleştirecekler mi bunlar diye düşünürüm,,, proletarya diktatörlüğü yerine yani,,, şu dünyada olur mu öyle şey,,, özgürleştirmişler mi yeterince kendilerini,,, ama üzüldüklerini gözlerimle görürüm,,, o vakit acırım onlara daha tehlikeli hareketler yaparım,,, biz farklıyız dercesine,,, övünür gibi kültürümüzle,,, cezalandırmak için kendimi, kültürümüz dediğim dinimizle,,, başka kültür yaratması engellenmiş bir ulusuz çünkü,,, öteki dünya korkusuyla tutarız kendimizi,,, yalvarırlar bana,,, turistler,,,, gözleriyle,,,, kanlı tarihlerinden mi almışlar insanlık dersi,,, biz niye alamamışız,,, nasıl da yufka yürek kesilmişler,,, bilmişler mi değerini insanın,,, turistler,,, ama tanımıyorlar bizi,,, onlar bana acırken benim soytarılar taburu soyarlar çantalarını. (s. 15)

    #Adsız yaşlı kadın yalnızdır, aile, eş belli belirsizdir. Bu belirsizlikle Erbil, toplumun kadını tanımlayan kabullerini tersine çevirir. Kitaptaki öyküde kadının varoluşunu eşi, ailesi değerli kılmamıştır. Kadın kendi varoluşunda bir öznedir. Tüm acılara karşı duruşu vardır ama bedeninden kopan, ondan var olan bir oğlun acısını taşımakta zorlanmaktadır.

    Novellada eşiği Erbil metaforik iki ayrı anlamda kullanmıştır. Adsız acılı kadın akşamüstleri kumral peruğu ve kara gözlükleriyle eşiğe oturur ve şunları söyler:

    “Sami abiyle Suzan abla var,,, bu eşiğin sahipleri,,, oturduğun yerden tanıdım geleni geçeni gireni çıkanı,,, Apartman sahibi Sami Abi sorar Suzan evde mi,,, biraz önce döndü,,, tanır eşikbeni,,, ben de onu,,, oyulmuştur ortası hafifçe,,, çiğnene çiğnene yüzyıllardır,,,, delinmek üzere neredeyse,,,, ortası,,, röntgenci deliği gibi. (s.5)

    Erbil eşiği; akıl ile deliliği, yaşam ile ölümü, iyilik ile kötülüğü, günah ile sevabın sınırı olarak kullanmıştır. Bu eşik, yüzlerce yıldır insanlığın gidip geldiği gelip geçtiği yerdir, bunun için çiğnene çiğnene oyulmuştur ortası. İnsanlık hep bu ikilemleri deneyimlemek durumunda kalmıştır. İkinci anlam olarak eşik metinde vajinayı simgelemek için kullanılmıştır. Kadının varoluşunu sınırlayan, onu bedeninden ayıran, eyleyen yerine, eril kullanımın metası olarak kodlayan, yüzyıllardır bu kodu toplumsal hafızaya işleyen, bir metafordur. Ama Erbil’e göre, eril toplum, bu şekilde kadını sakatlarken sadece ona zarar vermemektedir, kendini de sakatlamaktadır. Burmalı Sütun’un seçilmesi bu sakatlanmaya iyi bir örnek oluşturmaktadır. Erbil’e göre, sekiz metre uzunluğundaki Yılanlı Sütun fallusun simgesidir ve şehrin merkezine dikilmiştir. Ama ne başı kalmıştır ne de eski görkemi. Eril toplum fallusunun gücüne o kadar kaptırmıştır ki kendini, bu aldanmışlık var olan gerçekliğini görmesine engel olmaktadır. Böylece Erbil, feminizm sözcüğünü kullanmadan eril düşüncedeki kadın düşmanlığını gözler önüne sermiş olur.

    Metnin sonunda, adı olmayan acıyla sarmalanmış kadın, yabancılaşmış, dününü, bu gününü, geleceğini unutuşlara bırakmış bir toplumda başkaldırmak için acısını, canlı tutma mücadelesi vermektedir. Bunu da kalbinin orta yerinde taşıdığı bir varakla yapar. Bu #varak bir gazete kupürüdür. Önce oğlunun ölümüyle ilgili bir haber zannedersiniz. Oysa Maraş Davası tutanaklarından bir parça, ailesinden altı kişinin katledilişine tanık olan Leyla Ünver’in ifadesidir kalbinin orta yerinden çıkıp karşınıza dikilen. Donuk bir şapşallıkla çevirmeye çalışırsınız bu kısacık metnin son sayfasını (Temizyürek, 2002). (6)

    Bu kısacık metin, iki ayrı acıyı kent tarihiyle yoğurmuştur. Böylece Erbil bize, hiçbir acının yaşanılan mekânlardan soyutlanmayacağını söyler. Bu söylemini, toplumsal hafızanın, biçimlendirmenin, unutmaların, iktidarların, yabancılaşmaların, hiçliklerin, yoksullukların deneyimlendiği ve tüm bu deneyimlerin aktarıldığı İstanbul’un tarihini üzerinden yapar. Evladı, aileyi kaybetmenin acısının başka türlü anlatılamayacağını düşündüren bu novellada Erbil, acıyla nasıl baş edilebileceğini ve toplumsal yaşamda insana yakışır bir yaşamın nasıl olması gerektiğini dillendirir. Seçtiği kahramanlar, acılıdır, kentin ötekileridir, iktidar ve güç sahibi olmayanlardır. Delilik, hakikat, kentin tarihi iç içe geçerken Erbil okuyucuyu umutsuzluğa terk etmez ve çıkış noktaları sunar. En büyük çıkış noktası da unutmamaktır, tarihine sahip çıkmaktır, korkmadan yaşamaktır. Başkaldırmaktır. Mücadele etmektir. Tabi ki yazmaktır. Bunun için konuşarak acıların, yaşanmışlıkların değersizleştirileceğini düşünen yaşlı kadın, yine bir akşamüstü eşikte otururken, onu fark eden, halini hatırını soran, aldığı kurabiyeleri ona da ikram eden, ressam bir kıza anlatır hayat öyküsünü. Kadının kadından öğreneceği çok şey vardır ve kadınların deneyimini ancak kadınlar çoğaltabilir. Bence bu küçük ama kapsamı oldukça büyük novellanın en vurucu yerlerinden biri de bu noktadır.

    NOTLAR:
    (1) Yılan, Batı’da ve Doğu’da ve hemen hemen tüm dinlerde, yaşamın, gücün, iktidarın, değişimin, evrensel sembolleri arasındadır. Ayla ve güneşle ilişkilidir, hem hayat, hem de ölümdür, hem ışık hem karanlık, iyi ve kötü, bilgelik ve kör tutku, şifa ve zehir, koruyucu ve yok edicidir. Ruhsal ve fiziksel olarak yeniden doğumun simgesidir. Yılanlar ya da ejderhalar eril gücün temsilcisi olmuştur. Eşiklerin, mezarların, hazinelerin koruyucuları olarak hemen her çağda savaşçı amblemi olarak kullanılmıştır.
    (2) Novella, kısa roman olarak değerlendirilebilecek; hikâye ve noveletteden uzun, romandan kısa olan bir edebî türdür. Novellayı, roman ve hikayeden ayıracak ölçütler tartışmalı olsa da, Science Fiction and Fantasy Writers of America derneğinin Nebula Ödülleri’ni dağıtırken kullandığı ölçüte göre 17.500 ila 40.000 arası kelime içeren eserler Novella olarak kabul edilir. http://tr.wikipedia.org/wiki/Novella 22.11.2014
    (3) Handan Özsoy, 15 Nisan 2013’te Erbil’le “Hayatıma Giren Erkekler Hep Bir Arada” başlığıyla Leyla Erbil’le röportaj yapmıştır. Röportajın tam metni için bakınız: http://vatankitap.gazetevatan.com/haber/hayatima_giren_tum_erkekler_bir_arada/1/20371 21.11.2014
    (4) Dünya edebiyatında birçok sanatçının eserlerine arka plan olarak seçtiği, kültürel açıdan beslendiği, kendi var oluşuna zemin hazırlayan veya hesaplaşma alanı olarak gördüğü kentler vardır. Dostoyevski’nin ve Nabokov’un St. Petersburg’u, Balzac, Hugo ve Zola’nın Paris’i, Dante’nin Floransa’sı, Durrell’in İskenderiye’si, Joyce’un Dublin’i, Kafka’nın Prag’ı, Auster’in New York’u, Ackroyd’un Londra’sı, akla ilk gelen yazar-kent özdeşleşmeleri arasında sayılabilir.
    (5) Metindeki sözcük abis. Bu üç hayatın ‘abis’inde atılanlar yüzeye vuruyor her cümlede. Abis, aslında bir biyoloji terimi; okyanusların 2000 metre altındaki yaşama abis deniyor. Latincesi: dipsiz. Burada, karanlıkta yaşayan ya kör ya da gözleri kocaman varlıklar var. “Durmadan yağan kar gibi” düşen, derinlere atılan varlıkları yiyerek yaşıyorlar. Yanılmıyorsam, ‘abis’, bastırdığımız, dışladığımız, yüzleşmeye cesaret bulamadığımız, travmasını deneyimleyip bir yere koyamadığımız yaşantıların atıldığı yer anlamında kullanılıyor. Mitolojide tiranların, canavarların, bazı kovulmuş tanrıların Zeus tarafından atıldığı zifiri karanlık bölge. Yazara göre, tarih ve ortak bilinçdışımız bir abis alanı, bir unutma bölgesi. Birbirini doğuran nedenler sonuçlar; kıyımlar; yas ve kin, keder ve hınç kaynaşır bu bölgede(Temizyürek, 2002))
    (6) Tüm Metni okumak için bakınız: Mahmut Temizyurek Arşivi : Virgül, sayı 57. Aralık 2002. http://dipnotkitap.net/OYKU_ve_NOVELLA/Uc_Basli_Ejderha.htm 18.10.2014

    KAYNAKÇA:
    -Assmann, J. (2001). Kültürel Bellek, Çeviren: Ayşe Tekin, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.
    -Connerton P. (2012). Modernite Nasıl Unutturur, Çeviren: Kübra Kelebekoğlu, İstanbul: Sel Yayıncılık.
    -Özsoy, H. Hayatıma Giren Tüm Erkekler Bir arada, Leyla Erbil’le Röportaj 15 Nisan 2013 http://vatankitap. gazetevatan.com/haber/hayatima_giren_tum_erkekler_bir_arada/1/2037
    -Lefebvre, H. Social Production of Space, Oxford & Cambridge: Wiley-Blackwell, 1992.
    -J. Joyce. (1966). Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi, Çeviren: Murat Belge İstanbul: De Yay.
    -Mahmut Temizyurek Arşivi,Virgül, sayı 57. Aralık 2002http://dipnotkitap.net/OYKU_ve_NOVELLA/ Uc_Basli_Ejderha.htm
    -Foucault M. (1989). The Archeology of Knowledge and The Discourse on Language, New York: The Pantheon Books.
    -Nichanian, M (2011). Edebiyat ve Felaket, Çeviri: Ayşegül Sönmezay İstanbul: İletişim Yayınları.
    -Sontag, S. (2012). Başkalarının Acısına Bakmak, Çeviri: Osman Akınhay, İstanbul, Agora Yayınları.
    -Kökden, U. “Kentler Üreten Tarih-Tarih Üreten Kentler”, Cogito, Sayı: 8, Yaz 1996,

    #tarih #bellektaşıyıcı #burmalısütun #yılanlısütun #ÜçBaşlıBurmalıSütun #EjderhalıSütun #yaralıkahramanlar #kadınyazar #novella #öykü

    romankahramanlari replied 1 year, 9 months ago 1 Member · 0 Replies
  • 0 Replies

Sorry, there were no replies found.

Reply to: romankahramanlari
LEYLA ERBİL’İN ÜÇ BAŞLI EJDERHA’SINDA MEKÂN, HAKİ…
Cancel
Your information:

Start of Discussion
0 of 0 replies June 2018
Now