Yazınsal Yapıtlarda Öğretmen Kahramanlar

  • Yazınsal Yapıtlarda Öğretmen Kahramanlar

    Posted by romankahramanlari on 11 Temmuz 2024 at 16:45

    Yazınsal Yapıtlarda Öğretmen Kahramanlar*

    Makale Yazarı: Yıldız Düzköylü – Birol Özdemir

    *Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI Ocak/Mart 2014, 17. sayıda yayımlanmıştır.

    “Öğretmen sonsuzluğu etkiler ve etkisinin nerede nihayete ereceğini hiçbir zaman kestiremez.” #HenryAdams

    Gerek dünya edebiyatında gerekse Türk edebiyatında öğretmen karakterleri, dolayısıyla okul ve öğrenci ilişkilerini ele alan pek çok yapıt vardır. Okuyacağınız yazı, bunların bir bölümünden yola çıkarak #İstanbulAmerikanRobertLisesi’nde oluşturduğumuz ve Sonbahar Öğretmenler Sempozyumu’nda sunmuş olduğumuz bir çalışmadan yola çıkarak hazırlandı.. Ele alınan metinlerde farklı eğitim deneyimlerine ve öğretmenin toplum içindeki konumuna ilişkin bilgiler ediniriz, aynı zamanda bu kitaplarda ve filmlerde farklı toplumsal yapıların insan dünyası üzerindeki etkilerine, insanın aydınlanma süreçlerine tanıklık ederiz. Bu yazıda, çalışma bağlamında kullandığımız metinlerden bazılarına yer verdik. Yazının sonunda konu edindiğimiz metinlerin ve filmlerin bir listesini de bulabilirsiniz.

    Öğretmen Duyşen – #CengizAytmatov
    Cengiz Aytmatov’un Öğretmen Duyşen’i bir eğitim deneyimi olarak dünya edebiyatında önemli bir yer edinmiştir.

    “Duyşen mi? dedi. Hâlâ yaşıyor. O tepede eski bir kulübe vardı, Duyşen okul yaptı orayı. Çocuklara okuma yazma öğretti… Çılgınca bir düşünce saplanmıştı kafasına; o düşünceyi gerçekleştirdi. Okulun bir taşı bile kalmadı şimdi, ama tepeye verilen ad hâlâ yaşıyor.” (Aytmatov,.9)

    “- Biz yoksul köylüleriz, dedi. Hayatımız boyunca aşağılandık, tekmelendik. Karanlıkta yaşadık. Şimdi devlet aydınlığa çıkarmak istiyor bizi, ışığı görelim, okuma yazma öğrenelim istiyor. Çocuklarımızı oku a bunun için göndermeliyiz.” (Aytmatov,.20 )

    Öğretmen Duyşen, Sovyetler’de bir konsomol üyesidir. Köye okul kurmak, çocuklara okuma yazma öğretmek için gönderilmiştir. Köylülerse çocuklarını okula göndermek istememektedirler.. Duyşen toplantıda onlara şöyle hitap eder:

    “Duyşen: – Okuma yazmayı, sayı saymayı öğreteceğim size, dedi. Harflerin, rakamların nasıl yazıldığını göstereceğim. Bildiğim ne varsa hepsini öğreteceğim. Bildiği ne varsa hepsini öğretti. Şaşılacak derecede sabırlıydı. Kalemin nasıl tutulacağını teker teker gösterdi hepimize; bu arada, anlamadığınız sözler de söyledi.

    Şimdi düşünüyorum da, Duyşen şaşırtıyor beni. Elimizde bir alfabe bile yoktu; üstelik öğretmenimiz ne gramer biliyordu, ne öğretme yöntemi. Böyle şeylerin varlığından bile habersizdi.

    Güdüleriyle davranarak, öğrenmemiz gereken şeyleri, öğretebildiği kadar öğretti bize. Ama hevesi, coşkunluğu da boşa gitmedi, buna eminim.

    Kırgız çocuklarının, o zamana kadar köyün dar çizgileri içinde kapanıp kalmış çocukların yeni, değişik, güzel bir dünya açılmıştı önlerinde.” ( Aytmatov,30/31)

    Duyşen, Altınay’ı şehre okumaya göndermek, ayrıca kendisinden de daha iyi bir öğretmen olmasını ster. Altınay’ı kuma olduğu zaman da kurtarır, şehre “sahici öğretmen” olması için yollar. Kendisi de savaşa katılır. Altınay, felsefe doktorasını verir, köyde yeni açılacak okula şeref konuğu olarak davet edilir.

    Burada “İlk öğretmen”adını vereceğimiz bir resim çizersek: Duyşen’in ve Altınay’ın kavakları, uzaklara bakan yalınayak bir çocuk, öğretmen Duyşen’in çocukları dereden geçirmesi, kalpaklı adamlar, sırım gibi atların üstünde Duyşen’e alayla bakan adamlar, istasyondaki ayrılış, Duyşen’in çığlığı gözümüzde canlanır.

    Onuncu Köy- #FakirBaykurt

    Onuncu Köy, Türk Edebiyatı’nda toplumcu gerçekçiliğin yetkin örnekleri arasında kabul görmüş bir romandır. Romanda olaylar Damalı köyünde başlar. Baş kahraman öğretmen ve toplumdur. Köyün öğretmeni bütün okul çağı çocuklarını toplayıp okutmak ister. Kızını küçük yaşta evlendirmek isteyen köyün ağası Duranâ ile arası açılır, öğretmene iftira atarak köyden kovdurur. Gittiği köyde demircilik yapar ve yine köylüleri bir öğretmen gibi aydınlatmaya devam eder.

    Doktor “Öğretmenlikten demirciliğe adapte olmak zor.”diyor.

    “Alışırım” diyordu.
    “Ne demiş Dostoyevski Ölüler Evi’nin Hatıralarında?
    “Biliyorum, insanoğlu alışan hayvandır.” (Baykurt, 219)
    Öğretmenin O köyden de gitmesini isterler. Böylece öğretmen, Ortaköy’ü de terk eder. Sonunda on köy değiştirir Ortaköy, Tokaköy, Yaşarköy’e Gülşen’le kaçar yine köylüleri bir öğretmen gibi aydınlatmaya devam eder.

    Roman üç kısımdan ibarettir. Olaylar farklı gelişse de bunları birbiriyle ilişkilendiren yalnızca öğretmendir.Yenilse de artık halk uyanmıştır; hakkını aramayı ve kazanmayı öğrenmiştir, bilginin de kıymetini anlamıştır. Öğretmen burada halkı uyandıran, karanlığa ışık tutan bir Promete’dir. Yazar bu aydınlıkçıya, bir kurtarıcı, “mehdi gözü”yle bakar ve böyle bir kişiyi öğretmenin şahsında canlandırır. (Baykurt,239)

    Öğretmen, son senelerde Anadolu’da büyük eğitim görevini gören ve geri kalan köylerde sosyalist görüşleri halk arasında yayan, insanlara daha güzel yaşamayı öğreten yeni tip halkçıdır. (Baykurt,243)

    Köylünün öğretmen için görüşleri şöyle özetlenebilir:

    “Köy için bir direkti… İki söz söyledi mi komşunun kafası yatardı. Bize bir guvatti. O olmasa Nohut deresini süremezdik. Ona bakınca hepimize bir casarat gelirdi…”

    “Çocukları da eyi okuturdu… Sille tokat bilmezdi… Heç kötü söylemezdi…”

    “Hiçbir çocuk cahal kalmasın derdi…

    Dosdoğru söylerdi. Yok yoksulların dostuydu. Karıda gızda gözü yoktu. Öğretmen olduğu halda öğrenci gibi derse çalışırdı. Ağaçları severdi…

    Candı… Adamdı…Köylü her huyundan hoşnuttu. (Baykurt,135)

    Çalıkuşu- #ReşatNuriGüntekin
    Eserin konusu, yeni insanın, yeni bir aydın kadının ve öğretmenin oluşumudur. Feride, halka yaklaşan, halka hizmet eden, vatansever, hayatını kendi emeğiyle kazanan bir kadındır.

    “Elimin emeğiyle yaşayacağım.” der.
    Ana kahraman Feride, kendini genç nesillerin eğitim ve öğretimine, halkın aydınlatılmasına veren ve sömürücü ortamların ahlak ve davranışlarına karşı göğüs geren bilgili, görgülü ilk kadın öğretmen tipidir. O bir halk öğretmenidir. #Feride, öğretmenlik mesleğine kişisel duygularının itişiyle tesadüfen “ekmeğini kazanmak için” girmiştir. (Tatarlı, İbrahim ve Rıza Mollov, Marksist Açıdan Türk Romanı, s.37)

    Çalıkuşu’nun malzemesi o zamanın toplumundan alınmıştır. Yazarın öğretim sistemini tanımasını da unutmamalıyız. Yazarın izlenimleri de romanı güçlendirmiştir.

    Feride Anadolu’ya gitmek, öğretmen olmak coşkunluğunu kendi dilinden şöyle anlatır:

    “-Ah kalfacığım, diyordum, kim bilir, gideceğim yerler ne kadar güzeldir… Küçük bir mektebim olacak, kendime “abla” dedirteceğim. Fakir olanlara, elimle, siyah gömlekler dikeceğim.”

    O Anadolu’da çalışmaları esnasında öğretmenlik mesleğine gerçekten büyük bir sevgiyle bağlanmıştır. Bütün varlığını genç neslin eğitim ve öğretimine vermiştir. Zeyniler gibi, en geri kalmış köylere öğretmen olarak gitmekten çekinmemiştir. O Anadolu’nun korkunç gerçekleriyle karşı karşıya gelmiştir. Birçok köyde okul yoktur; bütün güçlüklere göğüs germiştir. Onu iradeli, metin, kendine ve duygularına hakim bir insan olarak görmekteyiz. Dindarlığa, sofuluğa karşıdır. İkiyüzlü dinsel ahlakı reddetmektir. Aylığı kendini geçindirmeyecek kadar azdır. Üç yıl içinde birkaç köy ve kasaba değiştirmek zorunda kalmıştır. (Güntekin, 39)

    Feride, çalışmalarına yön verecek belli toplumsal politik anlayışlardan mahrumdur. Nitekim belli amacı da yoktur.; çalışmaları kişisel fedakarlık ve hayır severliği içinde kapanmaktadır. Kendini başkalarına hasretmek de kendini harcamak, teselli bulmak gibi bir hal almaktadır. (Güntekin, 40)

    Cumhuriyet kızı Feride: Cumhuriyetten bir yıl daha yaşlı olan Feride, mutlaka ki Cumhuriyetin ilk yıllarının en etkin roman kahramanıydı. Aşkına karşılık bulamadığını düşündüğünde, gider öğretmen olur ve kendini Anadolu’nun tozlu yollarına, geri kalmış köylerine atar, böylece eğitim meşalesini yakar. Cumhuriyet kadınının simgesi olur. (Kitaplık Sayı 83 Mayıs 2005 s.100)

    Feride, güleryüzlü, neşeli, kendini çaresiz, güçsüz hissetmeyen, inançlı, şefkatli, yardımseverdir. Belki bugün etkisini tüketmiş olabilir Feride, bugünün çalışan kadın örneği de olamaz ; çünkü hayatın bugünün kadınına bu denli yumuşak ve koruyucu olduğu söylenebilir mi?

    O (Hakkari’de Bir Mevsim) – #FeritEdgü
    Ferit Edgü’nün ‘O/Hakkari’de Bir Mevsim’ adlı romanı, bireyin kendini buluş sürecini nasıl ‘öteki’ yoluyla, başkalarını anlayıp anlamlandırarak yaşadığını, insanın kendi yaşamına anlam vermeyi nasıl ancak başkalarına açılmayla gerçekleştirebileceğini örnekleyerek, benlik’ sorununu kendisine konu edinir.

    Kitapta başkarakter ancak geçmişini eleştirip başkalarının sorunlarına kulak vererek kim olduğunu ve yaşamdan ne beklediğini kavrayabilir.

    Romanda Hakkari’de öğretmenlik yapmakla görevlendirilmiş bir aydının, gerideki yaşamını bırakıp Doğu’ya gidişi, geçmişini bütünüyle unutarak yöre halkının dilini ve yaşayışını benimseyişi ve öğrendikleri yoluyla eski yaşamını sorgulayıp mahkûm edişi anlatılır.

    Öğretmen, insanların dilinden dahi anlamaz ve kendini içinden çıkılmaz sorunlarla baş başa bulurken önüne çıkan bütün olumsuz koşullarla birlikte salgından ölen bebekler karşısında yaşadıklarıyla ‘benlik’ duygusunu aşar.

    Başkarakterin geçirdiği bu dönüşümün, kurtuluşunu ancak öteki’ne açılma yoluyla elde edebileceği anlayışının romanın iki bölümünde ele alındığını söyleyebiliriz. Romanın büyük bir bölümünü kapsayan verdiği ümitsiz mücadelede tek dayanağının ve desteğinin diğer insanlar olduğunu keşfederken, ikinci bölümde kendisi ile ilgili sorunlarını unutup kendisini diğer insanları dinlemeye adamakta, ancak böylelikle kendisine önceki yaşamından gönderilen mektuplara bir cevap verme gücünü, yani kendi duruşunu belirleme inancını kazanabilmektedir.

    “Bildiğim ansıdığım şu: Karlı bir dağ başında buldum kendimi.
    Bir kazazede miydim?
    Yoksa bir sürgün mü?
    Yoksa bir mahkûm mu?
    Öyleyse neydi suçum ?” ( Edgü,19)

    Romanın başlangıcında, öğretmenin kim olduğundan, yüzünün nasıl göründüğünden dahi haberi olmadığını, kendini bir tür ‘deniz kazazedesi’ olarak algıladığını fark etmekteyiz.

    “Çünkü kafam, ilk uyandığımda, burda, ilk kez kendimi bu insanların arasında bulduğumda, bomboştu. İçim bomboştu. Yani gövdem de bomboştu. Başkalarının öğrettiği, ezberlediğim, anlamlarını bilmediğim sözcüklerle konuşuyor gibiydim.” (S. 20)

    Öğretmen, başkaları ile arasındaki dil farkının bilincinde, kendini öteki insanlardan yalıtmak ve kendi iç sesini dinlemek için Doğu’ya gelmiş gibi bir görünüm sergilemekte, kendisine ilk amaç olarak kendi kişiliğini bulmayı uygun görmektedir : “Yaşamak, yaşamayı sürdürebilmek için kişiliğini bulmak zorundasın.” (Edgü,22)

    “Tanrım! Herkes tanıyor beni bu kentte
    Ya da herkes herkesi tanıyor.
    Ben hariç.
    Kendi dahil kimseyi tanıyamaz ben hariç.” (Edgü, 42)

    Tüm bunlar, kendisinin alışkın olmadığı bir sınır ihlaline, yani özel alan ile kamusal alan arasındaki ayrımın olmayışına işaret etmektedir. O, halen kendisini bir yabancı olarak görmekte, bir yandan kendisini öteki insanlara yabancılaştırırken kendisine de yabancılaşmaktadır:

    “Denizlerin sessizliğine ve yalnızlığına alışmış, tek dayanabildiği, alıştığı ses, dalgaların, çalkantıların ve tekne demirinin sesi olan ben, bu han odasında, üç yabancının, bir çalar saatin ve dağ başı gecesinin çıkardığı seslere karşın, çok geçmeden derin bir uykuya daldım.” (Edgü,52)

    Dil ve Gerçeklik İlişkisi

    (Verilen sözcük: Gaz)
    Kazyağı kalmadı
    Gaz yana
    Gaz lamba ışık
    Gazyak i gel

    (Verilen sözcük: Hasta)
    Hasta çoğ
    Hastala ölüyor
    Bebeler hasta toktor yok ilaç öretme
    … Bir kez daha okuyorum. Kendi dilime çevirmeye çalışıyorum. Başaramıyorum.”

    Çocuklara:
    “Yazdığınız hiçbir şeyi silmeyin, yanlış da olsa silmeyin, ben de öyle yazıyorum, yanlışlarımın üstünü çizmeden yazıyorum. İleride, bir gün, kendi yanlışımı, yaptığım yanlışı görmek için. Günü geldiğinde düzeltmek için.” (Edgü,69) derken kendi yazma serüveniyle ilgili ipuçları da verir yazar.

    Ayrıca çocuklara yaptırdığı yazı çalışmaları onların gerçekliğini anlatır. Çocuklara sözcükler vererek neler düşündürdüğünü sormuştur:
    Burda öğretmenlik oynayan. Öğretecek bir şeyi olmayan bir öğretmen. Başkalarını ve kendisini öğrenmeye çalışan. Ansımaya çalışan dilini, adını, geldiği yerleri ve aralarında yaşadığı insanların dilini. Ama özellikle de kendini.” (Edgü,72)

    “Hep yanlışlıkları anlatıyor gibiyiz” (Edgü,167) sözüyle iletişimin olanaksızlığını da vurgulamaktadır.

    Romanın en sonunda öğretmen olarak öğrettiklerinin öğrencilerin işine yaramayacağını, onlar için hakikati teşkil etmediğini söylemesi de, kendi benliğinin, kendi rolünün kısıtlılığının farkında olduğunu, ‘benlik’ duygusunun geçici olduğunu ve kişinin kendi benliğini ancak başkaları ile birlikte yaşanılan ortama göre biçimlendirebileceğini göstermektedir.

    Öğretmen – #FrankMccourt
    Frank Mccourt’un Öğretmen adlı öz yaşam öyküsel romanı öğretmenlerin karşılaştıkları farklı durumları dile getirişi açısından oldukça zengin bir roman. Kitaptan yaptığımız alıntılar öğretmenlerin karşılaştıkları sorunlar ve bunlarla mücadele etme yöntemleri konusunda oldukça yararlı ipuçları veriyor:

    “Mea culpa” (“Ben suçluyum.”)
    “Her şey ya günahtı ya da değildi ve bunlar, bütün ömrünüz boyunca aklınızdan çıkmayabiliyordu. Büyüyüp kiliseden ayrı düştüğünüzde bile, Mea culpa geçmişinizin soluk bir fısıltısı haline geliyordu.Ama artık orada olsa da, siz büyümüş oluyordunuz ve eskisi kadar kolay korkutulamıyordunuz.” (Maccourt,43)

    • Başlangıç
    “Bir de kendine öğretmen mi diyorsun?
    Kendime hiçbir şey demiyordum. Bir öğretmenden fazlaydım. Ve eksiktim.Bir lise sınıfında sert bir çavuş, bir haham, ağlanacak bir omuz, bir disiplin aracı, bir şarkıcı, alt düzey bir bilim adamı, bir memur, bir hakem, bir palyaço, bir danışman, bir kılık kıyafet uzmanı, bir şef, bir özür makamı, bir filozof, bir işbirlikçi, bir step dansçısı, bir politikacı, bir terapist, bir aptal, bir trafik polisi, bir rahip, bir anne-baba-ağabey-ablaamca-dayı-hala-teyze, bir kitapçı, bir eleştirmen, bir psikiyatr, bir son çaresinizdir.” (Mccourt,28)

    • Öğrenciler
    “Her sınıfta bir şikayetçi, bir palyaço, bir sulu, bir güzellik kraliçesi, bir her şeye gönüllü, bir dalavereci, bir entelektüel, bir anasının kuzusu, bir mistik, bir hanım evladı, bir âşık, bir eleştirmen, bir pislik, her yerde günah gören bir din fanatiği, arkalarda tefekküre dalan bir düşünür, bir mutlu, her yaratıkta bir güzellik bulan bir aziz olduğu gibi, bir de sözcü olurdu. Sorular sormak, öğretmeni sıkıcı dersten uzaklaştırmak sözcünün göreviydi.” (Mccourt, 9)
    “Her sınıfta sizi sınayacak püsküllü bir bela bulunurdu.Genellikle en arka sırada oturup iskemlesini duvara dayardı… (Siz uyarırdınız ve bir tartışma başlardı)

    Sınıf izlemektedir. Ondan hoşlanmayabilirler ama ona karşı kabadayılık ederseniz, bu kez size karşı dönerler. Çocuk hocaya karşı durumunda, çocuğu seçerler. Ve bütün bunların nedeni eğik duran iskemledir.” (Mccourt,185)

    • Beş lisede geçen otuz yıldan sonra…
    “Hesaplarım en azından otuz üç bin ders yönettiğimi söylüyordu.
    Otuz yılda otuzüç bin ders: Gündüz, gece, yaz, kış.”
    …Her gün düzinelerce ergenle karşılaşmak insanı yere serer.Sabahın sekizinde ne hissettiğinize aldırmazlar. Siz önünüzde uzanan günü düşünürsünüz.. Beş sınıf, yüz yetmiş beş Amerikan ergeni, ruh hali değişken, aç, âşık, endişeli, abaza, enerjik, meydan okuyan. Kaçış yoktur.” (Mccourt, 85)

    • Sınıf
    “Her sınıfın kendi kimyası vardı.Hoşlandığınız ve girmeye can attığınız sınıflar olurdu…Eve dönerken şarkı söylemek isterdiniz.

    Bir de feribotla Manhattan’a gitmek ve bir daha asla dönmek istemediğiniz sınıflar olurdu. Sınıfa öyle düşmanca bir havayla girip çıkarlardı ki, hakkınızda ne düşündüklerini anlardınız. Bunu hayal gücünüze yorar, onları kazanmak için ne yapacağınızı düşünürdünüz. Diğer sınıflarda işe yaramış şeyleri denerdiniz, ama bu bile yardımcı olmazdı ve bunun nedeni sınıfın kimyasıydı.” (Mccourt,97)

    • Lise – Üniversite
    “Profesörler orada durup asla tutarsızlığa düşme korkusu olmadan kalplerinden gelenleri anlatarak ders verebilirlerdi. Bu kıskanılacak bir yaşamdı. Asla kimseye yerine oturmasını, defterini açmasını ya da hayır, sınıftan çıkamayacağını söylemek zorunda kalmıyorlardı. Asla dövüşenleri ayırmaları gerekmiyordu. Verdikleri ödevler zamanında yapılıyordu.’…Mazeretler çocuklar içindir.’”( Maccourt,127)

    • Disiplin…
    “Ders veren ve öğrencilerinde bir iz bırakmayan öğretmenler var. Tek dertleri hükmetmek. Böyle öğretmenler güçlüdür. Arkasında büyük bir tehdit taşıyan kişilikleriyle sınıflarında baskı kurarlar, yani karnedeki o ölümcül F notunu yazacak olan kırmızı kalemle. Öğrencilerine verdikleri mesaj . “Ben senin öğretmeninim, danışmanın değilim, sırdaşın değilim, ailen değilim. Ben bir ders veriyorum ya onu alırsın ya gidersin’dir.”
    …Ben bir sınıfı oturup dinleyen tek bir birim olarak görmedim. Değişik oranlarda ilgi ya da ilgisizlik ifadesi taşıyan yüzler vardı. Beni daha iyi olmaya zorlayanlar ilgisiz olanlardı.” (Mccourt,182-183)

    • Not
    “Kolay not veren bir öğretmen olarak tanınmak istemiyordum. Ben de imajımı sertleştirecektim. Sıkı, disiplinli, derse odaklı olacaktım. Diğer öğretmenlerden saygı ve korkuyla söz ediliyordu. Mesela beşinci kattaki Phil Fisher matematik dersine giriyordu ve önüne geleni haşlıyordu…”

    • Son gün son öğüt
    “Sınıf büyük dramın oynandığı bir yerdir. Gelip giden o yüzlerce çocuk için ya da onlara ne yaptığını asla bilemezsin. Sınıftan çıkışlarını görürsün, kimi düşlere dalmış, kimi ifadesiz, kimi dudak bükmüş, kimi hayran, kimi mütebessim, kimi şaşkın. Birkaç yıl içinde antenlerin gelişir. Onlara ne zaman ulaştığını ne zaman yabancılaştığını anlayabilirsin. Bu kimyadır. Bu psikolojidir. Bu hayvani içgüdüdür.Çocuklarla birliktesindir ve öğretmen olmayı istediğin sürece, bundan kaçışın yoktur. Sınıftan kaçmış üst makamdakilerden yardım bekleme. Onlar yemeklere çıkmakta ve üstün düşüncelerle meşguldürler. Sadece sen ve çocuklar. Ve işte zil çaldı. Sevdiğin şeyi bul ve onu yap.” (Mccourt, 316)

    Dereceler – #MichelButor

    “Dereceler, Michel Butor’un teksesli anlatıma dayanan romanlarının sona erdiğini göstermekte, çoksesli yapıtlarının başladığını haber vermektedir. Yazarın ilk üç romanı Passage de Milan, L’Emploi du Temps ile La Modifiation’da birer anlatıcı bulunmasına karşın Dereceler üç farklı anlatıcı tarafından kaleme alınmıştır.” (Ölmez,119)

    Her biri yedi alt-bölüm içeren roman üç ana bölümden oluşmaktadır. I.bölümde tarih-coğrafya öğretmeni Pierre Vernier, içinde kendi yeğeninin bulunduğu bir sınıfta olup biteni anlatmaya çalışıyor, derken yeğeni Pierre Eller’e bırakıyor kalemi, daha doğrusu olanları yeğeninin ağzından aktarmaya başlıyor; üçüncü bölümde ise, anlatının birinci tekil kişisi yine Pierre Eller’in, aynı lisede edebiyat öğretmeni olan eniştesi Henri Jouret’dir. (Ölmez,119)

    “Yapıtın birinci ve üçüncü bölümünde kahramanlar –Pierre Vernier ile Henri Jouret- yeğenleri Pierre Eller’e seslenmekte, ikinci bölümdeki anlatıcı yeğen Pierre Eller ise birinci bölümün anlatıcısı Pierre Vernier’ye seslenmektedir. Gerçekte ikinci bölümün anlatıcısı yeğen Pierre Eller’in arkasındaki kişi, onun yerine konuşan dayısıdır. Pierre Vernier topladığı verileri, bilgileri haber verenlerin ağzından, kendini onların yerine koyarak anlatmakta ve farklı bakış açıları yaratır.” (Ölmez,119)

    “Dereceler sözcüğü çok anlamlıdır, dolayısıyla bir başlık için uygundur. Çok anlamlılığı okuma içinde gelişecek, açılacaktır diyen Michel Butor, kitabın bütünlüğü içinde bu başlığa sözlüğün seçtiği bütün anlamları vermeye çalışır. “Dereceler” kökenbilimsel olarak yalnızca bir basamaktır; yatay bir basamaktan merdivendeki bir başka basamağa geçilebilir. Bu sözcük bilimsel alanların tümünde ölçüleri belirtmek için de kullanılır; ısının ölçüsü, çember yayının ölçüsü, açının ölçüsü gibi……gündelik yaşamda ise, üç dereceden sözü edilen Fransız eğitim alanlarını belirtmeye yarar. İncelediğimiz yapıtta kuzenlik derecelerinden de söz edilir.” (Ölmez,120)

    Dereceler…
    “Mösyö Bonnini, öğleden sonra, üçüncü sınıf öğrencilerine derste bir ödev yaptırdı; karısının ölmesinin gün meselesi olduğunu biliyordu.

    Müdür başyardımcısı, Afrika’da tarım dersini kesti. Sınıfça fotoğraf çektirme sırası beşlerdeydi;üçüncü sınıflarınki ancak öğleden sonra geldi, bu yüzden dayın, Fransa’nın akarsularından rahatça söz edebildi; sonra, Canettes sokağındaki lokanta kapalı olduğu için, yemek yemeye Mabillon sokağına gitti.

    Yeni bir anjinin yatakta tuttuğu kardeşin Jacques için, bir şekerciden naneli şeker aldı, şekerleri ona vermek ve çantasında duran üç sabah dersi kitabını, üç öğleden sonra dersi kitabıyla değiştirmek için yukarı çıktı.” (Butor,341)

    “Kitabın temel izleği öğretimdir. Bir tarihcoğrafya öğretmeninin 12 ekim 1954 tarihinde 15.00-16.00 saatleri arasında Paris Taine Lisesi ikinci sınıf öğrencileri ile yaptığı “Amerika’nın Keşfi ve Fethi” konulu tarih dersi betimlenmektedir. Oldukça dar bir mekânda ve bir saat gibi kısa sürede cereyan eden derste öğretmen Pierre Vernier Christoph Colomb’un ilk deniz seferini anlatır. Söz konusu temel dersin çevresine daha önceki ve daha sonraki dersler, aynı zamanda yapılan dersler gelip yığılmakta buna Taine Lisesi öğretmenlerinin özel yaşamları, aile ilişkileri, öğrencilerle aralarındaki yakınlık dereceleri de eklenmektedir.“ (Ölmez,121)

    Öteki…
    “Maurice Tangala’ya gelince, onun durumu başka.(…) Karayiplerden gelen bir karaderili olduğu için, Amerika, Amerika’nın arzusu, Amerika’nın mutsuzluğu Amerika’nın intikamı, esrarı üzerine olan bu ders, onu özellikle etkiliyor,(..)

    Bu dersin onu sizin hepinizden farklı biçimde ilgilendireceğini sanıyorum, Çünkü yalnızca renginin farklı olmasıyla, başka bir yığın farkın da belirtisi

    Olan pütürlü derisindeki pigmen ayrıntısı yüzünden ondan farklı olan hepimizden (..) haksız yere kendine mal etmeyi sürdürdüğü uygarlığı tekelinde tutan Avrupa’dan geri alabileceği her şeye yoğunlaşırdı (Butor, 2005:92-93).

    Yazı etkinlikleri…
    “Duvarın öte tarafında, benim arkamda, enişten Henri öğrencilerine en geç sekiz gün sonra, ayın 16’sı Salı günü teslim edilmek üzere, üç yeni ödev konusu veriyor:
    “bugün Fransızcayı çok iyi bilen bir İranlı, Tahran’daki dostlarından birine, Paris kahvelerinde gördüklerini ve duyduklarını anlatmak için bir mektup yazar”,
    “Montesquieu’nun bir çağdaşı birdenbire kendini bugünün Paris’ine ışınlanmış bulur; çağına geri döndüğünde serüvenini ve şaşkınlığını bir dostuna anlatır.”,
    “ya da tersine, düşünüzde kendinizi bir günlüğüne XVIII. Yüzyıl Paris’inde bulduğunuzu hayal edin, uyandığınızda bu deneyiminizi bir arkadaşınıza anlatınız”.

    Sonuç:
    Bu çalışma ile şöyle bir sonuca ulaşabiliriz: Eğitimin amacı insan yetiştirmektir. Çağdaş beyinleri yönlendiren, bilgilendiren öğretmenin donanımlı, bilinçli, üretken, insan sevgisiyle dolu, insan yetilerini geliştiren, bilime, sanata önem veren aydınlıkçı bir yapıda olması gerekir. Öğretmene kendini özgürce yetiştirme olanakları sağlanmalıdır. Aynı zamanda öğretmen kahramanları işleyen edebiyat yapıtları, bizlere eğitimin ve eğitimcilerin sorunları kadar ele alınan toplumun sosyo-kültürel ortamını anlamamız, o toplumdaki yaşama biçimleri ve davranış tarzları konusunda da bilgi sahibi olabilmemiz için çok zengin bir veri tabanı oluşturur.

    • Aşağıda bu çalışma bağlamında saptayabildiğimiz öğretmen kahramanların rol aldığı metin ve filmlerin bir listesini bulacaksınız. Bu liste kesinlikle çok daha uzatılabilir.

    Örnekler:
    • Tahsin Yücel: “Büyükbaba” öyküsü (Büyükbaba, başöğretmen). “Ayna”: Tarık Uysal, profesör. (Kentli insana alaycı bakış)
    • Ahmet Hamdi Tanpınar: “Huzur” Necati, Fransızca öğretmeni. “Sahne Dışındakiler” İhsan, Tarih öğretmeni.
    • Reşat Nuri Güntekin: “Çalıkuşu”: Feride hayata karşı dirençli, iffetli, gururlu, aydın bir cumhuriyet kadını öğretmeni. “Acımak”: Zehra, ilkokul öğretmeni “Yeşil Gece” Ali Şahin, aydın öğretmen.
    • Erhan Bener: “Sıradışı Bir Kadının Otobiyografisi”: Kahraman psikoloji öğretmeni.
    • Peyami Safa: “Yalnızlar”: Galip üsteğmenin karısı Nermin müzik öğretmeni. • Rıfat Ilgaz: “Hababam Sınıfı”: Kel Mahmut tarih öğretmeni.
    • Orhan Pamuk: “Sessiz Ev” : Faruk. Tarihçi. • Adalet Ağaoğlu: “Romantik Bir Viyana Yazı”: Kamil Kaya, tarih öğretmeni.
    • Halide Edip Adıvar: “Sinekli Bakkal” Peregrini. piyano öğretmeni. “Vurun Kahpeye” Aliye yeniliği savunur.
    • Oğuz Atay: “Bir Bilim Adamının Romanı”: Prof. Dr. Mustafa İnan’ın yaşam öyküsü.
    • Cengiz Aytmatov: “Öğretmen Duyşen”
    • Stendhal: “Kırmızı ve Siyah” Julien, özel öğretmen
    • Sabahattin Ali: “Bir Skandal” “Asfalt Yol” : Öğretmen halkın yanında.
    • Aziz Nesin: “Demokrasi Yasak” Amerikadan gelen fizik öğretmeni Behiç, öğrencilerine demokrasiyi anlatır. “Çocukları Ağlatmayın” öyküsünde çocukları anlattıklarıyla üzen öğretmenler anlatılıyor.
    • Ferit Edgü: “Hakkari’de Bir Mevsim”: Doğu’da bir öğretmen.
    • Fakir Baykurt: Onuncu Köy Halkçı bir öğretmen tipi.
    • Charlotte Bronte: Jane Eyre
    • James Hilton: Goodbye Mr. Chips: İngiltere’de Latince öğretmenliğinden emekli bir öğretmenin, 2. Dünya Savaşı yıllarında-öğretmenler cephede olduğu için-tekrar okula dönüp müdürlük yapmasının öyküsü. #öğretmenkahramanlar

    romankahramanlari replied 1 year, 7 months ago 1 Member · 0 Replies
  • 0 Replies

Sorry, there were no replies found.

Reply to: romankahramanlari
Yazınsal Yapıtlarda Öğretmen Kahramanlar* Makale …
Cancel
Your information:

Start of Discussion
0 of 0 replies June 2018
Now