Yanlış Hayat Doğru Yaşanmaz ya da Oblomov

  • Yanlış Hayat Doğru Yaşanmaz ya da Oblomov

    Posted by RomanKa on 12 Temmuz 2024 at 10:49

    Yanlış Hayat Doğru Yaşanmaz[1] ya da Oblomov*

    Makale Yazarı: Gülcan Çolak

    *Bu makale, ROMAN KAHRAMANLARI Temmuz/Eylül 2018 35. sayıda yayımlanmıştır.  

    Giriş
    Rus yazar İvan A. Gonçarov’un 1859 yılında yayımladığı romanı, eserin başkahramanı ile aynı adı taşır: “Oblomov”… Bu ad, edebiyat tarihinde ve okurların -hatta romanı okumayanların bile- zihninde, öylesine bir haleye sahiptir ki bu durum, Oblomovluk kelimesine de ilham kaynağı olmuştur. Oblomov adını, geniş ve grimsi bir aydınlıkla saran bu hale, tembellik kavramıdır. Dolayısıyla roman her ne kadar Doğu-Batı, Oblomov-Ştolts, geleneksellik-modernlik karşılaştırması ya da o dönemki Rus toplumunun eleştirisi gibi farklı bağlamlarda değerlendirmeye ve okumalara açık olsa da Oblomov karakteri ve onun davranışları (ya da davranmayışları), miskinliği; romanın en dikkat çekici yönünü oluşturur.

    Bu yazıda, Oblomov’un tembelliği ve o tembellik halesinin hüzünlü, fakat huzurlu ışığı yorumlanmaya çalışılacaktır.

    Tembel mi dediniz?

    “Aşkım da değişebilir gerçeklerim de / Pırıl pırıl dalgalı bir denize karşı / Yangelmişim dizboyu sulara / Hepinize iyi niyetle gülümsüyorum / Hiçbirinizle dövüşemem / Siz ne derseniz deyiniz / Benim bir gizli bildiğim var / Sizin alınız al inandım / Morunuz mor inandım / Ben tam dünyaya göre / Ben tam kendime göre… ” (Uyar, 2018: s. 121).

    Romanı genel olarak değerlendiğimizde, evet, Oblomov bir tembeldir; okuru çileden çıkaracak derecede eylemsizdir. O kadar miskindir ki romanın kurmaca evrenine girerek Oblomov’u sarsmayı; eylemde bulun, yeteneklerini ve fırsatlarını kullan, at şu hırkayı üzerinden, Olga’yla evlen, en azından çiftliğine dön, diyerek onu dürtmeyi arzu etseniz ve özellikle Olga’yla ilişkisi sürecinde ona dair ümit besleseniz de Oblomov sizi hep yüzüstü bırakır, hiçbir şey yapmaz. Genç yaşta geldiği Petersburg’da bir süre çalışmak ve Olga’yla görüştüğü dönemde evden dışarı çıkmak gibi kıpırdanmalar dışında öylece kıvrılır yatar, hep yatar…

    Peki, Oblomov gerçekten bir tembel midir? Soylu ve zengin bir şımarık; karnı tok sırtı pek bir gamsız, dünya yansa umurumda değil, diyen hazır yiyici bir aristokrat; uyuşukluğu ve eylemsizliği ile keyif duyan asosyal bir miskin midir?

    Bu iğreti tembellik tablosuna bakıp da bu soruları canı yürekten evet diyerek yanıtlamak çok zordur. Çünkü Oblomov, sadece çalışmaktan kaçan bir tembel olsa 300’ün üzerinde kölesi ve de iyi bir geliri olan bir aristokrat olarak zamanın Rusya’sında -hatta Avrupa’da- gezer eğlenir, flört eder, modaya göre süslenir giyinir, davetlere katılır; hayatın tadını, son kuruşu kalana dek çıkartır ve yaşamaya devam ederdi. Oysa Oblomov, çalışma hayatına değil âdeta hayatın tümüne sırtını dönmüştür. Onun tavrı çalışmaya değil de hayata dairdir.

    Hayat; arkadaşları ya da çiftlikten gelen mektuplarla onu dürtse ve çağırsa da o sese kulak vermez. Hatta hesap yapmak, mektup yazmak gibi gündelik ve sıradan işleri anlamsız bulup “Ah, Yarabbi, hayat bir türlü yakamı bırakmıyor, nereye gitsem peşimde!”[2] demesinden de anlaşıldığı gibi hayatı, içine karışılası bir gerçeklik değil de kendi gerçekliğine bulaşan bir musallat olarak algılar.

    Dolayısıyla Oblomov, tembelin ötesinde bir yerdedir. O, sadece işlerini değil; işlerin de dâhil olduğu tüm hayatı erteler ya da reddeder. Olga’ya duyduğu aşkla damarlarında akan kanın debisi yükselse de -aşka rağmen- hep durgun bir göle dönüşür, sevdiği kadın da dâhil olmak üzere sahip olduklarının ve olacaklarının, avuçlarından kayıp gitmesine izin verir. Ştolts’un yaptığı gibi hayatın geniş ve renkli ana caddelerine karışmak varken o, kısır arka sokaklarda tepkisiz ve yılgın yaşar.

    Oblomov’u her türlü mücadeleden uzak tutan bu duyuş ve düşünüşün kaynağı nedir peki? Bu sorunun yanıtını çocukluğunda ve yetiştirilme tarzında aramak mümkündür. Neticede Oblomov; doğduğu andan itibaren korunup gözetilmiş, pamuklara sarılıp sarmalanmış, ailesinin yanından ayrıldıktan sonra da her işi sadık uşağı Zahar tarafından görülmüştür. Böylelikle mücadele yeteneği köreltilmiş, kendisi özel bir çaba göstermese de hayatta kalınabileceğini öğrenmiştir, diyebiliriz. Fakat unutmamak gerekir ki kendisine sunulan bu hizmetler, yaşamaya değil, tıpkı bir bitkinin saksıda yaşamayı sürdürmesi gibi hayatta kalmaya yöneliktir. Oysa Oblomov bir insandır ve hayatı yaşamanın, bir kötürüm gibi yatakta nefes almak olmadığını da gayet iyi bilmektedir. Dolayısıyla onun çocukluğundan beri gördüğü rahatlık ve hizmet, kendi varlığını yatağa mahkûm etmesinin makul sebeplerinden biri olsa da hepsi değildir. Onun yatağa uyuşukluk zincirleriyle bağlanmasında; hayata inançsızlık, umutsuzluk ve uyumsuzluk ellerinin de parmağı vardır. Zaten Oblomov da “Biliyor musun Andrey, benim içimde ne yakıcı, ne de kurtarıcı hiçbir ateş yanmadı. Hayatımda hiçbir zaman başkalarınınki gibi gittikçe renklenen, parlak bir güne çevrilen bir sabah olmadı… Benim hayatım sönmüş başladı”[3] dediği üzere tüm bu durumun farkındadır.

    Sadece hayatta kendisini motive edecek ışığı görememek değil ışık gördüğünü sananların gayretleri de onun umutsuzluğunun bir parçasıdır. Düşünerek uyukladığı evinde, bir devlet dairesinde çalışan arkadaşı Sudbinskiy’in kendisini ziyarete gelmesinin ardından “Biçare, işinden başka şey göremez, duyamaz, konuşamaz olmuş. Ama böylesinin yolu açıktır, yakında büyük işler başarır, en yüksek mevkilere yükselir… Bizde buna meslek sahibi olmak diyorlar. Bunun için zekâya, iradeye, ruha gerek yok; bütün bunlar lüks. Bu adamın hayatı böyle geçip gidecek ve ruhunun birçok yanları hiçbir zaman açılmayacak… On ikiden beşe kadar dairede iş, sekizden on ikiye kadar da evde, vah zavallı!”[4] diye mırıldanmasında da anlarız ki -Oblomov’a göre- ışığa uçan pervanelerin çırpınışları da anlamsızdır. O yüzden yatağına uzanıp yatma düşüncesi bile onun için daha huzur vericidir.

    “Rapor hazırlamaya, evrak yazmaya mecbur olmadığı, duygularını, hayallerini serbest bırakabildiği için gurur da duyuyordu”[5]cümlesi; Oblomov’un beceriksiz, hantal ve aciz bir tembel değil; aksine seçme özgürlüğüne -ve ne şanslı ki maddi gücüne de- sahip bir umutsuz olduğunu düşündürtür.
    Eylemsizliği, gidişatı ve sonu belli bir kurmacaya duyduğu inançsızlıktan kaynaklanır. Bu yüzden Oblomov’un gömülüp yattığı yatak, bir tembellik sığınağı değil; duyarlılığı ve dargınlığı ile var olduğu bir yalnızlık sağanağıdır. Ve o meşhur eski, yumuşak, bol hırkası; giyinmeye bile erinen bir adamın sıradan bir kıyafeti değil; onu kendisi yapan ruhun, kıyafete dönüşmüş en sarılası biçimidir.

    Bu yüzden hayata bağlı, ne istediğini bilen, zinde ve enerjik nitelikleriyle Oblomov’a tezat tipler olan Ştolts ya da Olga bile onu silkeleyip yatağından kaldıramaz, Oblomov’u kendine getirmek denen hamleleri boşa çıkar; çünkü Oblomov zaten kendindedir, zaten olmak istediği yerde ve huzur bulduğu yataktadır. Dolayısıyla Oblomov’a tembel demek, onun algısındaki hayat dengesini görmemektir biraz da. Hayat terazisinde Ştolts ya da Olga, kefeye hayata sarılmayı, mevcut gerçekliklerin aktif öznesi olmayı koyarken; Oblomov kendi kefesine umutsuzluk ve anlamsızlıkla harmanlanmış bir yılgınlık ve vazgeçmişliği koyar. Neticede diğerlerinin kendi kefelerine koydukları, Oblomov’un kefesini aşağıya çekemez; çünkü onunki de dolu ve ağırdır. Çünkü uyumsuzluğun da kendince bir yoğunluğu vardır. Oblomov, kendini gerçekleştirme denen eylem biçiminin; aslında pek de özgün olamayacağının, hayatın o büyük kurgusunda sadece bir çırpınmadan ibaret kalacağının gayet farkındadır. Olga sebebiyle yatağından çıksa, pikniklere gitse, sosyalleşse de kendi varlığının gökyüzünde yükselen tüm bu hevesli hamleler, romanın kurgusunda ve elbette okurun zihninde ufalanıp dağılır.

    Yanlış hayat…

    “Yaşamın sonu hiçbir zaman bana ırak gözükmedi. Her yüzde, her solukta, her büyüyende, her yaşlananda, her sarılmada, her sabahta gördüm yaşamın sonunu. Çocukken bile, buğday tarlalarında, yaz gecesi mehtabında ve çocukluk gecelerinin derin karanlığında gördüm yaşamın sonunu, ama ben giderken, ben ya da tren görünümlerinin içinden, kentlerden, köylerden, tarlalardan, dağ sıraları önünden, ardından, bir göl kıyısından, bir nehir yatağı ya da gri bir deniz yüzeyi boyunca ilerlerken, yol alırken, tanımadığım insanlar hızla gidiş yolunun aksi yönde yitip giderken, her görüntüyle birlikte ardımda uzaklaşırken, yitip giderken, işte ancak o zaman uzaklaştım sonundan.” (Özlü, 2006: s. 36).

    Oblomov, bilgisizliği ya da yetersizliğinden değil; zihnindeki hayat ile pratik hayatı denkleştiremediğinden bocalar ve kaybeder. Çünkü hayatın mevcut pratikleri ile kendisi arasında maalesef bir kan uyuşmazlığı, bir uçurum vardır.

    “Kafasında hayat ayrı şey, bilgi ayrı şeydi. İlya İlyiç, zamanımızın ve geçmiş zamanların kanunlarını okumuş, pratik adliyeciliği öğrenmiş, ama bir gün önceki bir hırsızlık dolayısıyla polise bir dilekçe yazmak gerekince, kalemi eline almış, düşünmüş, düşünmüş, en sonunda bir yazıcı çağırıp yazdırmıştı”[6] cümlesinden de anlaşılacağı üzere, bilgi ve birikimini kendi diliyle değil de hayatın senaryosuna göre ifade etmek zorunda kaldığında eylemsizliğin yerçekimine daha çok kapılır.

    Bu noktada Oblomov’un zihnindeki ideal hayat neydi ki diye, merak edebiliriz, fakat bu sorunun yanıtını, kendisi de tam olarak bilmemektedir. O sadece -kendisini hayatın içine sokmak isteyen arkadaşı Ştolts’a “Hayat; amma da hayat, ha. Ne bulabilir insan orada? Fikir meseleleri mi var? Duygu meseleleri mi var? Bu hayatın bir ekseni yok; derin, hayatî hiçbir yanı yok”[7] diyerek belirttiği gibi- hayatın ne olmadığını bilmektedir. Oblomov’a göre mevcut hayat ve onun yaşanma biçimi yanlıştır. Uzağında durduğu insan kalabalıkları, fikir topluluklarının çoğu ona göre sadece çene çalmaktadır, samimiyetsiz ve boşturlar. Bu yüzden Oblomov’un gözünde bazı insanlar; Ştolts’a “Bütün bu salon adamları benden çok daha uyuşuk, benden çok daha ölü. Hayattaki gayeleri ne? Benim gibi yatakta uzanmıyorlar, ama bütün gün sinekler gibi aşağı yukarı girip çıkıyorlar”[8] ya da “Ha böyle gürültü patırtı etmişler, ha uyumuşlar, hepsi bir. Konuştukları şeyler kiralanmış elbiseler gibi kendi malları değildir. Yapacak işleri olmadığı için güçlerini öteye beriye harcarlar. Her şeye sarılan ilgileri, ruhlarının boşluğunu ve sevgi yoksulluklarını kapsayan bir örtüdür”[9] cümleleriyle ifade ettiği üzere boş ve saçma işlerle uğraşmaktadırlar.

    Bu yüzden Oblomov “Ştolts gibi hayatı gürültülü dalgalarla akan bir nehir olarak düşünmek istemiyordu. Böylesi bir hastalık, bir sıtma, diyordu, bentleri parçalayan bir sel.”[10] Öyle düşünmek istemediği, hayatın o azgın akışındaki güçlere inançsızlığı ve hayata değer yükleyemediği içindir ki Oblomov hayata kök salamaz, hatta mevcut cılız kökleri de dibine asit dökülmüş gibi kurur ve ruhsuzlaşır.

    Oblomov’un zihninde ideal bir hayat yoktur, çünkü onun hayata karşı tavrı, sırt dönmeye yöneliktir; eylem adamı bir idealist olmadığı ve yatağında uzanıp düşünmek daha zahmetsiz göründüğü için zihnindeki ideal hayat kırıntılarına sığınır. “Peri masalları onun kafasında gerçekle öyle karışmıştı ki, bazen farkına varmadan niçin masalın hayat, hayatın da masal olmadığına üzülürdü”[11] cümlesinden de anlaşılacağı üzere ninesinden dinlediği masalları özler. Çünkü Oblomov gibi eylemsiz bir adam için ideal hayatın mücadelesi, çabası ve kavgası değil de ancak hayali söz konusu olabilir.

    Oblomov diğerleriyle inşa edeceği ve dış etkenlere daha bağımlı mutluluk yolunu değil de kendi içinde hesaplaşacağı ve anlamlandıracağı kapalı bir huzuru; zihnindeki masalların patika yollarını tercih eder. Bu yüzden dışındaki hayatı sıfırlayarak “Belki uykulu ve uyuşuk bir hayatın sonsuz sessizliği, hareketsizliği, maceraların, tehlikelerin, korkuların yokluğu, insanı gerçek hayatın ortasında bir hayal dünyası yaratmaya götürüyor ve işsiz düşüncesi bu hayal dünyasında istediği gibi at oynatıyor…”[12] cümlesinde dile geldiği gibi kendini daha özgür ve özgün hissettiği içindeki hayata gömülür.

    Bu içe çekilme ve gömülme mekânında ise ne dışındaki hayat masala ne de zihnindeki masal, hayata dönüşür. Oblomov ikisinin arafında, yaşamın sonunu bekler. “Evet, hayat konusunda şairim, çünkü hayat bir şiirdir. Onu insanlar berbat ediyor”[13] diyen Oblomov, hayatı bir şiir gibi okuyamaz. Olga’ya yazdığı mektupta “Zamanı saatlerle, dakikalarla değil, güneşin doğup batmasıyla değil, sizinle ölçüyorum”[14] diyecek kadar şair olsa da kendi hayat şiirini de yazamaz.

    Oblomov’un algıladığı hayat yanlıştır ve o da o yanlışı, son nefesini verene dek reddederek yalnız yaşar.

    ——————–
    [1] Theodor W. Adorno’nun, Minima Moralia adlı eserinden alıntıdır.
    [2] Gonçarov, 2018, s. 18.
    [3] A.g.e., s. 226.
    [4] A.g.e., s. 29.
    [5] A.g.e., s. 29.
    [6] A.g.e., s.75-76.
    [7] A.g.e., s. 214.
    [8] A.g.e., s. 214.
    [9] A.g.e., s. 216.
    [10] A.g.e., s. 421.
    [11] A.g.e., s. 139.
    [12] A.g.e., s. 140.
    [13] A.g.e., s. 220.
    [14] A.g.e., s. 310.

    Kaynakça
    • Gonçarov, İvan Aleksandroviç, Oblomov (20. Baskı), Çev: S. Eyuboğlu, E. Güney, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2018.
    • Özlü, Tezer, Yaşamın Ucuna Yolculuk (11. Baskı), Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2016.
    • Uyar, Turgut, Büyük Saat/Bütün Şiirleri (26. Baskı), Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2018.

    #sayı35 #oblomovluk #ivanaleksandroviçgonçarov #adorno #tezerözlü #turgutuyar #ştolts #Gonçarov #oblomov #gülcançolak #ivangonçarov #rusedebiyatı

    RomanKa replied 1 year, 9 months ago 1 Member · 0 Replies
  • 0 Replies

Sorry, there were no replies found.

Reply to: RomanKa
Yanlış Hayat Doğru Yaşanmaz[1] ya da Oblomov* Mak…
Cancel
Your information:

Start of Discussion
0 of 0 replies June 2018
Now