Tristana: Galdós’un Tristana’sında Ruhsal Değişimler
-
Tristana: Galdós’un Tristana’sında Ruhsal Değişimler
Galdós’un Tristana’sında Ruhsal Değişimler*
Makale Yazarı: Nur Gülümser İlker
*Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI dergisinin (Temmuz/Ekim 2017) tarihli 31. sayısında yayımlanmıştır.
Benito Pérez Galdós’un 19. yüzyıl İspanyol edebiyatındaki en önemli yazarlardan biri olmasının sebepleri arasında, onun insana ve hayata bakış açısı, döneminin sorunlarını felsefi açıdan ele alması ve eserlerinde bunları bir bütün içerisinde ustaca ifade etmesi yer alır. İnsan ruhunun ve zihninin derinliğini, karmaşasını ve değişkenliklerini çok iyi gözlemlemiş ve anlamış olan Galdós, insanı bir birey olarak toplum içerisindeki konumu itibariyle ele alarak irdeler ve denemelerinde, eserlerinde yazar. Eserlerindeki karakterlerini realist bir çizgide ele alan ve de insanın psikolojik ve ruhsal yanını çevresiyle ilişki içerisinde yansıtarak önemli noktalara ışık tutar.
Romanlarında gündelik hayatın parçaları arasından sıyrılıp gelen ayrıntılara ve karakterlerinin tutumlarına yer vererek insan psikolojisine dair ipuçları sunar. Dolayısıyla gerçeğe yakın, deneyimlerinden ve gözlemlerinden yaratılmış önem arz eden karakterler inşa eder. Yazarın “Tristana” adlı romanındaki kadın karakter Tristana da kadın ruhunun değişkenliğini okuyucuya kusursuz bir şekilde yansıtan bir birey olarak karşımıza çıkar. Hem toplum hem de birey açısından pek çok veri sunan eser, özellikle kadın ruhunu yansıtmasıyla incelenmeyi hak eder.
Naif bir genç kadın
İç savaş öncesi kadının, İspanyol toplumundaki yeriyle ilgili ipuçlarının bulunduğu romanda kadın, toplumun algısına göre evine bağlı, erkeğin geçindirdiği evin içerisinde –kapalı olarak- yaşamını sürdüren bir bireydir. Sosyal açıdan bakılırsa yalnızca ev ve çocuk işleriyle kuşatılmış hayatının dört duvar arasında devam ettiği görülür. Toplumun geleneksel algısı da kadın yaşamının bu şekilde olmasını uygun görmektedir. Kadının cinsiyeti bu açıdan toplumsal bir performanstır ve de düzenin devamına hizmet etmekle yükümlüdür. Her kadın kendisini yuvasına adamalıdır. Toplumsan düzen bu geleneksel algı üzerine kurulmuştur.Realist bir çizgi içerisinde yaratılan Tristana, eserde toplumun yönlendirdiği algılarla yaşayan karakterlerin birbirleriyle olan ilişkileri ve hayatlarına dair ayrıntılarla yansıtılır. Ana karakter genç Tristana ele alındığında onun senaryo ilerledikçe psikolojisindeki, ruhsal durumundaki değişiklere tanık oluruz. Romanın ilk kısımlarında sakin ruhlu, yumuşak başlı bir kadın olan Tristana yaşadığı olaylardan, duygusal çalkantılardan, bunalımlardan sonra asi bir tavır sergileyecektir.
Tristana yirmi bir yaşında yetim kalınca ailesinin bir dostu olan Don Lope Garrido ile yaşamaya başlar. İlk başlarda Don Lope, Tristana için bir baba gibi olacaktır. Fakat zaman geçtikçe yaşlı adam, genç kadını arzulamaya ve onun sevgisine muhtaç olmaya başlayacaktır. Romanın bu kısımlarında Tristana’da naif bir tutum gözlenir. Kimsesiz kalmış ve yaşlı adama muhtaç olmanın getirdiği bir ezginlikle hayata karşı henüz dik bir duruş sergileyemeyen genç bir kadın görürüz.
“Tristana, kimsenin itiraz edemeyeceği bir şekilde bir eşya, bir kıyafet, bir tütün kesesi gibi Don Lope’ye aitti. Genç kadın, onun tütün kesesi olmaya o kadar boyun eğmişti ki!(1) Gözleri geleceği görmeyi bilmiyordu, bakıyordu ama hiçbir şeyi göremiyordu.”(2)
Don Lope, genç kadına karşı duygularını ifşa etmeye ve ona duyduğu arzuyu ifade etmeye başlayınca, Tristana’da savunma içgüdüsüne dayanan bazı değişiklikler gözlemlenir. Karşı tarafın kendisine duyduğu tutkunun farkında olan Tristana, kadın olmanın getirdiği yükü fark edecektir. Sonradan genç kadının tutumlarında ve düşüncelerinde, kadının toplum içerisindeki konumunu eleştiren cüretkâr bir tutum gözlenmeye başlanacaktır. Bunu sözleriyle de ifade eden genç kadın, yavaş yavaş özgüven sahibi, yalnızlığa boyun eğmeyen ve de kadının da bir birey olarak toplum içerisinde ön plana çıkmasını düşünen güçlü bir karaktere dönüşecektir.
İsyankâr bir ruh
Genç kadın yavaş yavaş hayatının boş ve anlamsız gidişatından ve varoluşunun amaçsızlığından bunalmaya başlar. Hep evdedir, sosyal bir hayatı yoktur ve yalnızca biyolojik olarak varlığını sürdürdüğünü düşünür. Üstelik Don Lope’nin kendisine duyduğu rahatsız edici ilgi, genç kadında baskı oluşturmaktadır. Ruhsal bir bunalmayla, genç kadın kimi zaman Don Lope’ye başkaldırır hale gelir. Kendi istediklerini yaparak, kimsenin kurallarına boyun eğmeden, bir kadın olmanın toplum içerisinde getirdiği ezici ağırlığı taşımadan yaşamayı arzular. Özgür ve başkasına ihtiyaç duymadan onurlu bir hayat yaşamak için çalışmak, meşgul olmak, üretmek, para kazanmak ve kendisini ifade edebileceği bir mesleğe sahip olmak ister. “Ulaşmak istenilen nesne bir ideal gibi içselleştirilir.” (3) Tristana için bu özgürlük duygusudur.“[…] Keşke biz de doktor, avukat, eczacı kalfası ya da sekreter olabilseydik. […] Fakat sadece dikiş dikiyoruz. […] Ben yaşamak, dünyayı görmek, neden ve niçin bu dünyaya geldik bilmek istiyorum. Yaşamak ve özgür olmak istiyorum. […] Neden bir kadın yazar olamasın, komedyalar yazamasın? […] Kötü olan şey; yazmayı bilmemem. Yani demek istediğim, imla kurallarıyla yazmak. Okyanus kadar dilbilgisi ve yazım hatası yapıyorum. Fakat fikirler, fikir dediğimiz o şey, sanırım onlar var bende.”(4)
Genç kadının esaret hisleri İspanyol toplumundaki kadının kurallarla ve kısıtlamalarla çevrili ruhundaki sıkıntısına işarettir. Kadın da aynı erkek gibi sosyalleşmeye muhtaç bir ruhaniyet taşımaktadır. Ayrı bir kimlik olarak, kendisini ifade edebileceği işler yapmak istemesi hem ihtiyaç hem de bir haktır. “İnsanın ruhsal arayışı bir haktır”(5) fakat geleneksel ortamda bu kısıtlanmış olur.
Genç kadın evinde sergilediği bu asiliği ve özgür olma yolundaki küçük adımları sırasında genç bir ressama tutulur; Horacio. Tristana evdeki yaşlı yardımcısı Saturna’yla çıktığı küçük bir yürüyüşte görür genç adamı ve âşık olur. Romanda Saturna, İspanyol toplumunun kadına yönelik olan baskıcılığını yansıtan bir karakter olarak inşa edilmiştir. Kadının, evine barkına sahip çıkması, toplum içinde çok görülmemesi gerektiğini söyleyerek fazla baskıcı ve geleneksel bir tutum sergiler. “Özgürlük, hanımın, kadınların ağzına yakışmıyor.”(6) Kimi zaman hayal gücü çok geniş olan Tristana’ın yapmak istediklerini duyunca şaşırır, genç kadının fikirlerini garipser ve onu sürekli uyarmayı kendine görev biçer. Ne yazık ki kadının erkekle toplumsal konumda aynı haklara ve onun gibi ayrıcalıklara sahip olması ahlaka ters düşmek olarak algılanmaktadır. Yaşlı kadın Saturna, Tristana’nın fikirlerine karşı göstermiş olduğu tepkilerle toplumun geleneklerini baş tacı yaptığını vurgularken, kadının bir erkek gibi yaşama sahip olmasına akıl erdiremez. Yaşlı kadın ne yaşamı ve gelenekleri sorgulayan bir bireydir ne de Tristana’nın ruhsal buhranının anlayabilecek yetidedir. Ne yazık ki Saturna için geleneklere bağlı kalmak varoluşunun ifadesidir. “Bu yüzden başka düşüncelere açık olamaz. Kişi kendini bir töreyle iyi hissettiğini, ya da en azından o töre sayesinde varoluşunu kabul ettirdiği için, bu töre gereklidir.”(7) Öyleyse Saturna kendini ifade etme yolunun sadece törelerden geçtiğine ikna olmuş bir karakterken, genç kadındaki cüretkârlık, varoluşunu güçsüzce kabul ettirme temelli değil, açıkça ve özgürce ifade etmeye yöneliktir.
Romanın ilerleyen bölümlerinde başta bunu yansıtmasa da, genç kadının içinde zamanla büyüttüğü özgürlük fikrinin, bu fikrin getirdiği tutku ve arzunun onu nasıl güçlü bir kişiliğe çevirdiğine tanık oluruz. Genç ressam Horacio ile aşk yaşayan Tristana ilişkilerinin ilerleyen safhalarında aşığından evlilik teklifi alır fakat bunu reddedecektir. “Asla evlenmek istemediğimi söylediğimde bana güleceksin, fakat hep özgür olmak isterim.”(8) Genç kadın sevgilisine âşık olsa bile evlilik fikri onun gözünü korkutur ve de mantığı hayatını başkasına adama düşüncesini kabul edemez. Öyle ki geleneksel kuralların insan yaşantısını şekillendirdiği bir toplumda evlilik, ev-iş-çocuk üçgenindeki bir esareti ifade etmektedir. Bu algı çerçevesinde çok büyük bir önem taşıyan evlilik, genç kadının özgürlüğe hasret ruhuna ve idealist düşüncelerine ters düşecektir. Evliliğin kendisini kısıtlayacağını, köleleştireceğini düşünen Tristana, sevdiği erkekle resmi bir bağ olmadan ilişkisine devam edebilmeyi arzular.
Tristana’nın Don Lope ile olan ilişkisinde de bir kısıtlanma vardır. Kendini köle ya da kafeste bir kuş gibi hisseder genç kadın. Çünkü yaşlı adam Tristana’yı kıskanmakta, onun yaşamını daraltmakta, dışarı çıkmasına izin vermemektedir. Don Lope’nin evinde yaşamak genç kadın için artık işkenceye dönüşmüştür. Hâlihazırda yaşadığı bu esaret duygusu ve bunalmışlık, Tristana’nın evlilikten tamamen soğumasına yol açar.
Ruhsal ve zihinsel keşif
Genç âşık Horacio reddedilmiş olmanın getirdiği kırgınlıkla Tristana’ya artık Villajoyosa’ya gideceğini ve orada yaşayacağını söylediğinde genç kadının da kendisiyle gelmesi konusunda son bir umut taşımaktadır. Fakat Tristana Madrid’den ayrılmayacağını söyler.
“[…] Ben özgürüm. Hangisini tercih ederin? Sadık olmayan evli bir kadını mı, yoksa onurunu kaybetmiş bekâr bir kadını mı?”(9)
“[…] Seni tüm ruhumla seviyorum, sensiz yaşayamayacağımdan da eminim. Her kadın sevdiği erkekle evlenmeyi arzular. Ben değil. Toplumun kuralları altında benim evlenmem mümkün değil. Bunu yapamam, seninle olsa bile.”(10)İki aşığın yolları ayrıldığında iletişimlerinin mektupla sürdürmeye başlarlar. Mektuplar ilk başta birbirleriyle haberleşme vasıtası olarak yazılsa da sonra duygu ve düşüncelerin ifade edildiği bir araca dönüşür. Bu mektuplar vasıtasıyla Tristana kendi yazılarındaki edebiyatı, yaratıcılığı ve düşünsel derinliği keşfeder. Başlarda aşk mektubu olarak yazdığı mektuplar sonrasında genç kadın için entelektüel bir özgürlük alanı ve hayal gücünü yansıtıp kendi fikirlerini ifade edebileceği bir araca döner.
“O kadar mutluyum ki bazen uçuyormuşum gibi, ayaklarım yere değmiyormuş gibi geliyor, sonsuzluğu kokluyorum, güneşin ötesinden gelen rüzgârı soluyorum. Uyumuyorum. Uyumak vaktimi alıyor. Bütün geceyi düşünerek geçirmek istiyorum.”(11)“Kişinin kendi kimliğini keşfetmesi, kim olduğunu araması birey olarak yükümlülüğüdür.”(12) Yazdıkça kendi kimliğini arayan, ruhunun ve aklının sınırlarını keşfeden, benliğinin farkına varan bir birey olarak Tristana, bu vakte kadar geleneksel İspanyol toplum içerisindeki yaşantısındaki zihinsel açlığın ve ruhsal boşluğun ne denli büyük olduğunu anlar. Ruhunun karanlıkları yazma eylemi ile aydınlanır, zihninin açlığı mürekkeple giderilir. Yazdıkça daha çok düşünür ve düşünmenin gücünü benimser. Aklının sınırlarını genişleten Tristana için kendini keşfetme fırsatı bulması bir mucize niteliğindedir. Hâlihazırda özgürlüğe hasret bir ruh taşıyan genç kadın, artık yazarak bu hissiyatını güçlendirmeye başlar. “İnsanın ideal bir hayat kaidesine ihtiyacı vardır.” (13) Genç kadın için bu özgürlüktür ve nihayet onun için özgürlüğünü hissedebildiği bir alan oluşmuştur.
Depresif bir kadın
İlerleyen kısımlarda genç kadın ağır bir hastalık geçirecek ve tümör sebebiyle bir bacağını kaybedecektir. Hayatının amacını, ruhunun dinginliğini, aklının özgürlüğünü bulduğu, iç dünyasını keşfettiği sırada yaşadığı bu talihsizlik, Tristana’yı karanlık günlere sürükleyecektir. Genç kadında artık buhran dolu bir yöne evrilen ruhsal bir yapıya tanık oluruz.
“Horacio: Seni değerli kılan şey iyiliğin, ruhun, zekân.”
“Tristana: Ben oturarak yaşamaya mahkûm bir güzelliğim, sonsuza kadar, yarım bir kadın, bir heykel, başka bir şey değil.”(14)Bedensel yetersizlik onun iç dünyasında da bir tamamlanmamışlık duygusu yaratacaktır. Çünkü fiziksel acizliği, içgüdüsel tatminini zorlayacaktır. Heyecan dolu #özgürlük hisleriyle donattığı iç dünyası, ne yazık ki kararmaya başlamış ve genç kadının hayata bakışı değişmiştir. Hayatının bu döneminden itibaren Tristana yaşama karşı sonradan kazandığı heyecanını ve artık ona güç veren, hayatının anlamını bulduğu, yaşamına can veren yazma isteğini kaybeder. Hayatta onun için önem taşıyan bir şey kalmamıştır. Özgür yaşamaya dair olan tutkusu da söner gider. Artık mektuplaştığı aşığı Horacio da onda eski hisleri uyandıramayacaktır. Fiziksel yetersizliği Tristana’nın düşüncelerini ve hislerini değiştirmiştir. Genç kadın kendisiyle olan ilişkisini kaybederken sevme yetisini de hissedemez olur ve genç aşığıyla olan ilişkileri tamamen sona erer. Kısa bir mektupta bunu ifade edecektir.
“Ruhumun efendisi, Artık #Tristana eskisi gibi değil. Beni yine aynı şekilde seviyor musun? Kalbim öyle olduğunu söylüyor. […] Elveda. Buraya gelme. Seni uzaktan seveceğim.”(15)
Genç kadın yalnızlığa sürüklenmekte, melankolik bir sürece girmektedir. Acıyla birlikte insan, yalnızlığın sınırlarında kaybolabilir. Bedensel acı da bunu kolaylaştıracaktır ve bu şekilde, depresif bir zihinle ve acıyla yalnızlık gün yüzüne çıkacaktır. Bacağını kaybetmesiyle yaşadığı bedensel acı, onu sonraki yaşamında kısıtlayacak bir duruma sokmuş ve dolayısıyla ruhen depresif bir hale sürüklemiştir. Oysa Tristana gibi özgürlük ve yaşama sevinci dolu bir kadının mutlu olabilmesi için harekete ihtiyacı vardır. Çünkü “hayat hareketten ibarettir. Hayatın içeriği harekettir ve özü de harekettir.” (16) Fiziksel olarak bundan yoksun kalmış bir insan, iç dünyasında da ıssızlaşacak ve yaşamın özünden mahrum kalarak melankolik hislere kapılacaktır.
Bu noktadan itibaren genç kadının günden güne maddi manevi eriyor oluşu karşısında vicdan azabı çeken ve onu böyle görmeye katlanamayan Don Lope’nin ılımlı tutumu hayranlık uyandırır. Zavallı genç kadının hayat neşesini, ona geri kazandırmayı arzulayan yaşlı adam, onu yalnız bırakmak istemez. Elinden sıkıca tutarak hayata kazandırmaya çalışır.
İlerleyen zamanlarda Tristana dindar bir tutum sergileyecektir. Umut ettiklerini elde edememiş, fiziksel bir acı ve sonrasında psikolojik bir buhran yaşamış, sevdiği insanla bağını tamamen koparmış ve daima eleştirdiği düzene dâhil olmuş olmasının getirdiği ağırlıkla, sıkıntılardan kaçma ya da kurtulma yolu olarak dine yönelir.
“Sonunda Tristana’nın Kilise’de bulduğu huzurun, ayinlerden doğan uysallığın getirdiği heyecan […] öyle bir boyuta gelmişti ki dini vazifelerini artırmak için müziğe adadığı saatleri kısaltıyordu.”(17)
Yaşanan sıkıntıyla birlikte Tristana’da uyuyan alt bilinç harekete geçecektir ve daha önceden genç kadının hayatına dâhil olmayan ritüellere ihtiyaç duyulacaktır. Artık dini vazifelerini ciddi bir sorumlulukla yerine getirmeye başlar. Öncesinden vaktini bu denli ayırmadığı dini vazifeler onun için bir sığınak niteliğindedir. Genç kadın çaresiz kaldığı için, manevi açıdan korunma ve sığınma bekleyerek dine yönelir.
Kaderi farklı yönlere evrilen Tristana eserin sonlarına doğru Don Lope ile evlenir. Bunu mümkün kılan şey, o eski özgür ruhlu genç kadının artık hayatı sorgulamayan, hayata boyun eğmiş bir kadına dönüşmüş olmasıdır. Sakatlığı, onun manevi dünyasını ve de yaşama karşı barındırdığı düşünlerini de zedelemiştir. Zamanla genç kadının romanın başında yerdiği ve asla kabul etmediği, toplumun kadına biçmiş olduğu geleneksel görevleri icra etmeye başladığı görülür. O, artık eviyle ilgilenen, mutfakta kocasının sevdiği yemekleri yapan bir kadın olmuştur. Kitabın son cümlesi okuru düşündürürken hayatın ve insanların her an her şeyle bambaşka bir yöne evrilebileceğine işarette bulunur; “Birbirleriyle mutlu muydular? Belki de…”(18)
Romanın başında ailesini kaybeden Tristana hüzün içerisinde Don Lope ile yaşamaya başladığında naif, ürkek bir genç kadındır. Sonrasında yaşadığı kısıtlanmalarla hayatın anlamı, kadına biçilen toplumsal görevler üzerine düşünür. Yaşlı adam tarafından ona sunulan bunaltıcı yaşam tarzıyla, içinde beliren buhran onu özgürlükçü fikirlere yönlendirir. Genç kadın toplumun kendisi için uygun gördüğü role karşı asi bir tavır takınır. Sırf bu yüzden sevdiği erkekle bir araya gelmeyi reddeden bir kadın olur. Sonrasında yaşadığı hastalığı ve bacağını kaybetmesi onu umutsuz, mutsuz ve geleneklerin dikte ettiği rolü kabul eden bir kadına çevirir.
Tristana karakteri romanda baskıcı ve kapalı İspanyol toplumuna bir başkaldırı niteliğindedir. Toplumsal normlara göre kadın yalnızca kendisine dikte edilen görevleri yapmakla yükümlüdür. #Bireysellik, özgürlük, #düşünme, #öğrenme, entelektüel olarak #gelişme ve duygusal esneklik, toplumun kadın için uygun görmediği olgulardır. Bir kadının zihnen ve ruhen bireyselleşmesi toplumun düzenini oluşturan aile yapısına gölge düşürecektir. Alışılagelmiş toplumsal düzenin devamı için kadının kendisini ailesine adaması gerekir. Dolayısıyla bireysel istekler gündeme gelmez. Galdós, bu açıdan romanda Tristana karakteri üzerinden kadını bir birey olarak, düşünen, fikir üreten, yaratan bir kimlik olarak yazar. Kadın da erkek gibi zihinsel yetiye, ruhsal yapıya, haklara sahiptir. Bir ayrım söz konusu olamaz. Çalışmak, para kazanmak, üretmek, yazmak, fikir geliştirmek, öğrenmek, gezmek bir birey olarak kadın için de önem taşımaktadır. Bütün bunların yalnızca erkekle bağdaştırılması nesnel olmayacaktır.
Ne yazık ki romandaki genç kadın geleneksel İspanyol toplumu içerisinde sahip olduğu bu idealleri gerçekleştirecek bir yol bulamaz. Başkaldıran düşünceleri, sonrasında kendini keşfetmesiyle yaşadığı coşkusu, ne yazık ki hayatın onun için hazırlamış olduğu kaderle yok olup gider. Geriye ruhuna işleyecek #yalnızlık ve sessizlik kalır. Boyun eğer toplumda kendisi için uygun görülen role. Fakat nihayetinde sağlığında kendini keşfetme ve arama cesaretini gösterip güçlü bir duruş sergilemiştir. Ama insan olarak yaşamış olduğu yıkım onu ummadığı bir karakter olmaya itmiştir.
Pek çok incelemede, yorumda, tezde, makalede, karşılaştırmada; pek çok yazar, düşünür, edebiyatçı tarafından Galdós’un Tristana’yı eserin sonunda -toplumun düzenine karşı bir birey olduğu için- cezalandırdığı ifade/iddia edilir. Onun -toplum içinde bir kadın olarak- özgür, entelektüel, asi olmasının yazar tarafından cezalandırılarak, topluma ahlaki ve geleneksel altyapıya sahip bir uyarıda bulunduğu belirtilir. Oysa bu, Galdós gibi düşünsel yapısı okyanus kadar geniş olan bir yazar için ancak yersiz bir yakıştırma olacaktır. Çünkü o, kadını her daim değerli bulmuştur. İnsan olarak kadın ve erkek arasındaki eşitliğe işaret ederken; asıl kadının eğitilmesi, entelektüel olması ve düşünsel olarak ilerlemesinin toplumu geliştirecek bir unsur olduğuna inanmıştır. Eserin sonunda genç kadının talihsizliklerle karşılaşması ve melankolik bir karaktere dönüşmesi, yazarın cezalandırmayı amaçladığının göstergesi değil; hayatı anladığının işaretidir. Hayat, bin bir çeşit senaryoyla, benzersiz insan tipleriyle doluyken, her an bireyin karşısına beklenmedik durumlar ve olaylar çıkabilir. Bunun ayrımında olan Galdós, hayatın esnekliğini ve değişkenliğini anlamış usta bir yazar ve düşünür olarak, Tristana karakterini bu girdaba dâhil ederek tam anlamıyla #realist bir tutum sergilemiştir.
1 Benito Pérez Galdós, Tristana, Catedra Letras Hispánicas, 2016, Madrid, 123.
2 A.g.e., s. 124.
3 Jean Baudrillard, Tutkunun Kötülük Meleği, Çev. Oğuz Adanır, Doğu Batı: Aşk ve Batı, Sayı: 27, 2004, s.92.
4 Benito Pérez Galdós, a.g.e., s. 139.
5 Özge Erşen, Psikanalitik Bir Deneme Şiddet: Öteki’nin Yıkımı, Doğu Batı: Şiddet, Sayı: 43, 2007-2008, ss. 134-135.
6 Benito Pérez Galdós, a.g.e., s. 139.
7 Friedrich Nietzsche, İnsanca, Pek İnsanca-1, Çev. Mustafa Tüzel, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2016, İstanbul, s. 68.
8 Benito Pérez Galdós, a.g.e., s. 138.
9 A.g.e., s. 170.
10 A.g.e., s. 182.
11 A.g.e., s. 205.
12 Edward Shils, Gelenek, Doğu Batı: Modernliğin Gölgesinde Gelenek, Sayı: 25, 2003-2004, s. 109.
13 Hilmi Ziya Ülken, Ahlak, Doğu Batı Yayınları, 2016, Ankara, s. 101.
14 Benito Pérez Galdós, a.g.e., s. 257.
15 A.g.e., s. 246.
16 Arthur Schopenhauer, Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar, Çev. Ali Nalbant, Kabalcı Yayınları, 2013, İstanbul, s. 21.
17 Benito Pérez Galdós, a.g.e., s. 268.
18 A.g.e., s. 272.Kaynakça
Arthur Schopenhauer, Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar, Çev. Ali Nalbant, Kabalcı Yayınları, 2013, İstanbul.
Benito Pérez Galdós, Tristana, Catedra Letras Hispánicas, 2016, Madrid.
Edward Shils, Gelenek, Doğu Batı: Modernliğin Gölgesinde Gelenek, Sayı: 25, 2003-2004
Friedrich Nietzsche, İnsanca, Pek İnsanca-1, Çev. Mustafa Tüzel, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2016, İstanbul.
Hilmi Ziya Ülken, Ahlak, Doğu Batı Yayınları, 2016, Ankara.
Jean Baudrillard, Tutkunun Kötülük Meleği, Çev. Oğuz Adanır, Doğu Batı: Aşk ve Batı, S: 27, 2004
Özge Erşen, Psikanalitik Bir Deneme Şiddet: Öteki’nin Yıkımı, Doğu Batı: Şiddet, Sayı: 43, 2007-2008
Sorry, there were no replies found.
