Temaşalık Mahallesi: İzmir’in Miskinler Tekkesi
-
Temaşalık Mahallesi: İzmir’in Miskinler Tekkesi
İzmir’in Miskinler Tekkesi*
Makale Yazarı: Hayri K. Yetik
*Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI Ocak/Mart 2015, 21. sayıda yayımlanmıştır.
#ReşatNuriGüntekin’in #MiskinlerTekkesi’nin teknik zaafını oluşturan #İstanbul mekânlı yazınsallıktan uzak kişisel tarih bilgilerini başından ve sonundan ayırıp üçte ikisinin kapsadığı ortadaki Temaşalık Mahallesi bölümü, bağımsız olarak değerlendirilebilseydi #AhmedHamdiTanpınar ve #FethiNaci’nin(1) referansları da dayanak edinilerek Türkçe romanın klasikleri arasına konabilirdi.
Birinci neden, modern romanın çağdaş gelişimine koşut bir anlatım ve kurgu niteliği gösterir bu metin. Yalnızca anmakla yetindiği İstanbul, Sinop, Halep, Konya gibi İzmir de mekân olarak betimlenmez; Temaşalık Mahallesi’ne gelince, yazarın aynı zamanda bir süre yaşadığı semte yakın bu mekân başkahramana dönüşür.
İkincisi, Miskinler Tekkesi nerdeyse her sayfasında farklı etnik kültürlere ve cümle arası Cumhuriyet rejiminin totaliter uygulamalarına ilişkin eleştirel göndermeleriyle politik, anlatıcının yaşam öyküsünü anlattığından biyografik, ileriki sayfalarında destan havasına bürünse de aynı zamanda belgesel bir tanıklık, hatta daha şimdiden tarihsel roman niyetine okunabilir.
“Gözünüzün önüne getirin” uyarısının ardından görmemizi istediği manzaranın katalizörü olarak “dilenciliği” kullanır; ana düşünce olarak sık bir ormanda ara sıra rastlaşılan bir ırmak gibi karşımıza çıkacak. Daha başlarda ve Sinop’tan yola koyulduğu üzere bahçıvanın çekçek arabasını seyyar bir kamera gibi kullanıyormuşçasına objektifini gezdirecektir mekanlar üzerinde.
Dedesinden tevarüs etmiş olma olasılığına göndermede bulunduğu üzere, çocukluğunda yaptığı dilencilik taklitleri gizli bir el, yaşantısını da yönlendiren bir gerilim öğesi gibi anlatıya sokuşturulmuştur. Taner Timur’un “’ başlığını seçmesi ancak romanda “miskinlerden hiç bahsetmemesinin bir sürçme sayılabileceği”(2) uyarısı yersiz değil. Bununla birlikte uzak çağrışımlı bir alegori olarak değerlendirilebilir ya da bir tersineli anlatım. Bu bağlamda ’nin Temaşalık Mahallesi, miskinlerin de mahalleli olduğu savlanabilir; öte yandan miskinler tekkesi diye anılan kurumların Osmanlıda genellikle tasavvuf sakinlerine ayrıldığı anımsanacak olursa yine de romanda anlatılanlara uygun düşmediği söylenebilir. Belki cüzzamlıların soyutlanarak barındığı mekânlar oluşuyla ilişkisi kurulabilir; çünkü, nerdeyse İzmir’den yalıtılmış bir halde anlatılır Temaşalık Mahallesi. Çevresindeki İkiçeşmelik, Namazgâh, Kızılçullu ve Tilkilik’in dışında ki bunlar da yalnızca yüzeysel kalırlar; Alsancak, Konak, Karşıyaka, Halil Rıfat Paşa ise anılmazlar bile.
Kentin varlıklı ve orta sınıfının yaşadığı bu semtlerinden ayrı bir ülkedir sanki Temaşalık. Ayrıntılı betimlemelerine gizli dilenciliğine karşın yazar, ne yapsa yabancılığını gizleyemez; bir gezgini andırır hâli ve dili.
Soyaçekim ya da değil “dilencilik” dolayısıyla hiçlik felsefesi çağrışımları bir yana kahramanlarından biri ve en önemlisi Sudanlı Gülfidan Dadı’nın yerini alacak Mesule Temaşalık’taki pasaportu gibidir; Afrika kökenli “Arap” bacılardan biridir o da, ancak yerlisidir.
“Güveyin gelini koltuk merasiminde tanıdığı devirler çoktan geçmiş”(s.32) olsa da Farısî hocaların, konak aşçısı Kazım Ağaların, Kafkasyalı Çerkes halayıkların, ud çalan Hüsniye Yengelerin, Yahudilerin, Ermenilerin, Afrikalı anlamında değil de etnik anlamıyla Yemenli Arapların, tekkelerin, zaviyelerin, ulemanın vb ortalıkta etnik kimlikleriyle görünebildikleri, anılabildikleri zamanlardır. Gerçi II. Mahmut devrine dayanır anlatının öncesi, anlatıcının kökeni dolayısıyla; sonra Meşrutiye, #31MartVakası, #İstiklâlSavaşı ve Cumhuriyet’in kuruluş ve kurumsallaşmasına değinilse, az çok anımsadığı Meşrutiyet’te konakları yıkılmış, Cumhuriyet’te asker kaçağı sayılmış, I. Dünya Harbi sırasında Mısır’a cepheye giderken Halep’te katırdan düşüp kolunu kırmış, ardından dadı gibi evine aldığı Mesule ve evlatlık edindiği İsmail’le İstanbul’a dönüşünü anlatmış olsa da bu yazıya konu bu penceresinde romanın İzmir kurtulmuştu. Fakat korkunç bir geçim sıkıntısı geçiriyordu”(s.83) dediğinden belli 1920’li yıllarıdır Türkiye’nin, daha çok anlatılan.
Hastalanmıştır; tedavi masraflarını ödemeyi bırak, giysisi bile yoktur. İlk dilenciliği olmasa da ilk sadakası sayılacak ölmüş bir hastanın giysileriyle çıkmıştır hastaneden. Böylece metni, tarih, anı veya biyografi izleniminden kurtaracak yazınsallık kazanacağı mecraya geçilmiş olacaktır. İstanbul’dayken memurluk, öğretmenlik yapmış, Kocabaş Kazasker Şemsettin Molla’nın torunu anlatıcı bu arada gizli dilenciliğini, bir tek kendi değil “kelli felli efendiden adamların, ulemadan kimselerin hırpanileştiği”(s.78) lokanta vitrinlerine dalgın dalgın bakar hâllere düşmüşlükleriyle gerekçelendirip sıradanlaştırır:
Bir gün, Tilkilik’ten aşağı inerken, bir kadın feryadı duydum. Baktığımda, bizim meslektaşlardan Şeyh Abdu, bizim mahalleden Mesule Kalfa’yı bîr eliyle tutmuş, diğer eliyle de sopasını indirip kaldırıp vuruyordu. ‘Kanun namına dur’ diye bağırınca, Şeyh Abdu’nun bir anlık dalgınlığından faydalanarak Mesule Kalfa öyle bir fırladı ki, kırk tane Abdu onu yakalayamazdı. Sonra bir araya geldiğimizde öğrendim ki, o da benim gibi gizli dilencilik yapıyormuş. Böylece tanışıklığımız arttı. Bir müddet sonra da evini sel götürünce, benim evimdeki küçük odaya gelip yerleşti. Talihin bu garip cilvesiyle, benim bu yaştan sonra gene bir dadım oluyordu. Bir tesadüf sonucu, evimize bırakılan erkek çocuğu ile birdenbire nüfusumuz üç kişiye çıkmıştı. İzmir işgalinin ilk yılındayız. Yer demir, gök bakır (s.87).
Yaygın bir meslek izlenimi yaratmak istediği dilenciliğe, yoksulluğun giderek fuhuşa yol açabileceği endişesine ve din erbabının geleceğine ilişkin karamsarlığına, söz gelimi sarık ve cübbe yasaklanınca kaybolan “fukara-i sabir”in(3) yerini alan yeni memurların da elbisesinin eski, papuçlarının ağarmış olduğu vb. göndermelerini Güntekin’in Cumhuriyet’in inşasındaki aksamalara muhalefeti olarak yorumlayabiliriz. Bu arada anmak gerek, Taner Timur’un dinin toplumsal işlevinin bittiğine ilişkin bir gönderge olduğu saptaması da isabetlidir.
Anlatıcı kahramanımızın bu gözlem ve duygularına varacak İzmir macerası “Yunan işgali” sırasında ki hastaneden çıkıp bir eski Yahudi meşatlığına yerleşmesi sahnesiyle başlar. Sonra Kızıl-çullu(Şimdiki Buca/Şirinyer dolayları) yola koyulur. Eşrefpaşa Camii önünde kendisine sadaka veren hiç unutamayacağı “çenesinin altından iğneli siyah gron çarşafı, yaz kış omuzlarında kahverengi atkısıyla bir hanım” ayrıntısına da yer verir belgesel bir metinmiş gibi ve kendini gözlemlerine kaptırıp benzer betimlerle sık sık naturalist çizgiye yaklaşır.
“İki tarafı tarlalar ve başıboş keçilerden başka bir şey görünmeyen Kızılçullu yolunu değiştirip aksi istikamete Tatar Mahallesi’nden İkiçeşmelik’e “ordan insan kalabalığının kaynaştığı caddelere”(s.53) yönelme nedeni Katipoğlu deposundaki ayak işi görüp kazandığı sadakanın, taş taşıyan, odun kıran bir işçinin gündeliği ve “depoyu teftişe gelen kravatlı, bastonlu doktorlar ve büyük belediye memurlarının kazancı”na(s.54) yakın olduğunu da öğreniriz…
Kadifekale eteklerindeki Temaşalık, o sıralarda deve sırtı gibi biçimsiz yokuşlar ve inişlerle meydana gelmiş bir oyuk”(s.54) gibi görünmektedir yazarımıza. Bu tepeleri fil heykellerine benzetir. Ama içine inince manzara değişir. “Çoğu en adi bir hendeseden mahrum köstebek kümbetleri arasında taştan, tenekeden, hatta tahtadan yapılmış kulübeler”(54) çıkarır karşımıza. Bunlar, “Ara sıra büyük yağmurlarda dağdan sel inerek bazı kulübelerin eşyalarını hatta kendilerini götürür(…) ertesi gün elbirliğiyle yeniden tamir edilir.”(s.55) Bugün de bir yarısı çok farklı olmayan, o zamandan kalma Afrika kökenlileri, fanusla aranırsa bulunabilecek Yahudisi, Ermenisi, Çingenesi ve çoğu doğudan gelmiş Kürdü, Çerkesi, Türkü, Arabı, yeni Afrikalılarıyla çok kültürlü bir yapı gösterir.
Belli ki o zamanlar da çevresi Temaşalık’ın böyle kozmopolittir; ancak, zengin semtlerinin Yahudi, Fransız, İtalyan vb. Levantenleri kenarından kıyısından olsun eklenmez bu tabloya. Reşat Nuri, sırtını dönmüş gibidir bunların oturup kalktığı, kendisinin de bir zamanlar okuduğu Frerler Mektebi’nin bulunduğu zengin semtlerine; objektifini ayırmadığı Temaşalık için “ahalisi Afrikalı zencilerdir” ve sakinleri “konaklardan çırak çıkarılmış yahut kaçmış sürü sürü Gülfidan bacılar ve onların erkekleridir. Bunların güçlü kuvvetlileri şehirde incire, palamuta yahut dilenciliğe giderler. İhtiyarlar ve sakatları kulübelerin önün de kızgın güneşin altında iri kertenkeleler gibi yarı çıplak yatarlar. Gündüzleri tepedeki dağın hamam taşı gibi kızan kayalıkları güneş batınca bu sıcağı ağır ağır aşağıya vermeye başlar ve mahallede Arapçıklar için âdeta Sudan geceleri hüküm sürer”(s.55) der ve kendine özgü şefkatli bakışını/ dilini kullanarak görmemizi sağlar. Ancak bu görüş içinde “Arap” ve “zenci” göstergelerinin ötekileştirici anlamlarını fark etmediği gibi bir sınıfsal perspektif de barındırmaz anlatımı Güntekin’in; belli ki bir varoş hikâyesi olarak düşünmüş Miskinler Tekkesi’ni.
Bu yanı, toplumcu gerçekçi Sadık Çûbek’in Sabır Taşı’yla(4) da karşılaştırılabilir; aşağı yukarı aynı tarihlere denk gelir romanların zamanı. Güntekin’in cinselliği dışarıda tutmaya özen göstermesine karşılık Çûbek daha çok o zamanki bir İran kasabasının cinsel sapkınlıklarına dikkatleri çekmek ister. Yoksulluk betimlemeleri bu iki romanının benzerdir.
Sabırtaşı’nın Ahmet Ağa’sını andırır anlatıcımız; ancak, kahramanlarından dört “karılı” Hacı İsmail her türlü cinsel istismarı özgürce kullanması ve elini kolunu sallayarak ağalığına devam etmesi karşısındaki toplum sabrını Miskinler Tekkesi’nde göremeyiz. Bu, toplumdan çok Güntekin’in seçimidir denebilir. Giritli Mevlâna, sokak lambaları altında Mesnevi’den beyitler okuyup durmasına, çocuklara muhallebi ikram etmesine karşın ufak bir şüphede Namazgâh Karakolu’nda işkence görmesi, yine çocuklarca taşlanıp linç edilmiş olması kanıt gösterilebilir. Bir de Sabırtaşı’nın Gevher’i fahişelikle meşruiyet içinde geçinirken Miskinler Tekkesi’nin benzer karakteri Mesule’yle birlikte yaşmasına karşın anlatıcı, onunla ilişkisinde ya da genel olarak cinselliğe hemen hemen hiç yer vermez… Kendisinin de dolusunu götürüp boşunu getirdiği işyerindeki teneke kutulara elleriyle incir basan fukara kızlarının kimisinin varlıklı erkeklerin vaadlerine kanıp sermayeye dönüştükleri tanıklığı bir istisna sayılabilirse… Burada anılan anılmayan göndermeleriyle denebilir ki bunu da Güntekin, cinselliğe değil yoksulluğa dikkat çekmek için yapar.
Öylesine yoksuldur ki Temaşalık halkı, bir başka deyişle mahallelisi, evinin temizliğinin karşılığında sabun artığı, bir iki dolma, ekmek kırıntısına razıdır. (s.57)
“Kedi mancası satan Arnavut, mahalleye uğradığı zaman bacılar etrafına üşüşürler, sıngın ucunda sallanan akciğerden bir parça kestirirler ve bunu kuru ekmek unundan bir hamura bulayarak kapılarının önünde yaktıkları çer çöp ateşinde tava ederler.”(s.57)
Öldükten sonra kesilmiş de olabilecek “hurda deve eti” satılmasından alınmasından da çok, anlatıcımızın şaşırdığı iki şeyden biri, bir parça sabun için yapılan, erkeklerin de zaman zaman karıştığı kavgalardır; diğeri “bu kadar sefaletin zenginliği dillere destan Frenk mahallesinin bu kadar yakınında nasıl barındığı”dır. Bunlara akıl erdiremeyip Tanrının hikmetine bağlar ve yoksulluğun ironik perdelerini aralamaya koyulur:
Afrika’daki gibi yarı çıplak görülmeye alışık olunan “fistolu ipek entari, boncuklu pelerin, kordelalar, Japon şemsiye”yle gezen çocuklar, “bacağında çizgili pantolon, sırtında kadife yakalı kaput”la bir yaşlıyla karşılaşılacak olursa bilinir ki ölü bir zenginin giysileridir.
Acemlerin Seyyid Ahmed Deresi Tekkesi’ndeki On Muharrem Âyin’ine benzettiği Afrikalıların Dana Bayramı’nı da şöyle betimler: “Şehrin kibarbüyükleri” –eşrafını, zenginlerini, burjuvalarını kasteder– ölülerinden kalmış giysileriyle kadınlar “rama kumaşından kabuk gibi çarşaflar, Hacı efendiler İngiliz şayağından elbiseler, Ankara sofundan latalarıyla” ortaya çıkarlar. Kız çocukları da satentiyon entarileri, erkek çocuklar “kısa kadife pantolonları”yla(s.65) görünür. Bu arada seyyar kahvehanelerin debdebesini yerleştirir tabloya.
Ev ev yiyecek toplanan sokaklarda zil zurna eşliğinde kendilerine özgü şarkıları, danslarıyla gezdirilen dana, kesilip pişirilecek törenle birlikte yenecektir.
Reşat Nuri Güntekin’in de bir süre bulunduğu, bu ikametten ötürü şimdiki adıyla Çalıkuşu Mahallesi ve Reşat Nuri Güntekin Kitaplığı’nın yakınlarındaki Eşrefpaşa’nın, Kızılçullu yolunun, Temaşalık, İkiçeşmelik, Tilkilik, Namazgâh’ın başka sakinleri de var. Bunlardan biri İzmir’in meşhur damacı Hacı’sı. Yemenlidir, yaz kış lastik potin, zümrüt yeşili cübbe giyer. Kırmızı şalının iki ucu göğsüne salınık. Saygın bir kişiliktir, ölünce kahvede gramafon çalınmaz, oyun oynanmaz. (s.58)
Bir başka cenazeden daha söz eder Güntekin. Bu “belli başlı adamlar İkiçeşmelik kırathanelerinde karşılarına alıp muhabbet ettikleri ehl-i dil Gani Dede’nin” veremden ölen kızının cenazesi olup “kibar adamlarınki gibi kalabalıklar, eski belediye başkanları, pos bıyıklı melâmî miralay ve paşalar” da katılmıştır.
Gani Dede gibi toplumun her kesimiyle ilişkili Mevlâna, Damacı Hacı vb İzmir’in gerçek kişileri olmaları olasıdır. Aynı zamanda bu göndergeyle bir “ticaret kenti” sayılmasına karşın sınıf farkının derinleşmediği de söylenebilir Miskinler Tekkesi’nin İzmir’inde. Hatta bir kahramanının yoksulluk olduğu söylenebilmesine karşın bu gerçek değişmez.
Taner Timur’un yazarın “romandaki dilenciliği iki planda ele aldığı” saptamasını doğrular karşıt kesitler de içerir. Güntekin’in kararsızlığı veya çelişkisi diyebileceğimiz bu arada Oblomovculuk(5) veya Osmanlının sadaka üzerine kurulu toplumsal dayanışmasının ironik eleştirisi olabileceği önermeleri göz önüne alınsa da dilenciliğin ötesinde sadakanın güncellenmesine, gündemleşmesine yol açabilecek göndergeler de barındırır metin.
Temaşalık sakinleri ne Oblomov gibi #konformist, ne hayalperest ne de tembellik yapma lüksüne sahiptir; tam tersine kadınların ev kadını olmaya mahkûm edildiği bir dönemde ve yerde ona karşın çalışanları, yaşlılarınsa engelliliği vardır; gençlerse en ağır işlerde çok düşük ücretle çalışmakta, hatta “fakir halk, İncir ve palamut hanları önünde can cana, baş başa. Sadece ve sadece bir günlük bir iş için. Ben de şansımı denedim ve ancak üç gün dayanabildim. Neticede, tekrar gururu bir tarafa bırakarak, eski işimi yapmaya devam ettim”(s.62) vb betimlerinden anlaşılacağı gibi iş kapmak için kavga bile etmektedirler.
Hem mahalleli hem de ben anlatıcıya özgü olan dilencilik Oblomovculuktan farklıdır. Mahalleliden farklı olarak kahramanımız dilenciliği iş edinmiştir; bunun da başka bir nedeni kültürel yapı olarak yansır toplumun sadaka vermeye yatkınlığı vurgusuna göre. #Oblomov’u akla getiren padişah sofrasında bulunmuş, sofranın kırıntılarını saklamış dedesi Kocabaş’a çektiğini söylemiş Gülfidan’ın kastettiğiyse, çocukluğunda dilenci taklidi yapmış olmasıdır ben anlatıcının.
Bu izlenimi kendisi de pekiştirir birçok sözcesiyle. Sözgelimi şehit ailelerine yardım toplarken bile yaptığının dilencilik olduğunu düşünür. “Arkasında redingot, ayaklarında lastikleri, gevşemiş galoş potinler, kiraz baston, göğsünü kapatan atkı, tel saplı gözlükleriyle, Kocabaşlara özgü köse sakalı”na rağmen dilenciliğinin fark edilmesi ve birinin kendisine sadaka vermesi, bir başka kesitinde yolda kalmak pahasına borcunu ödemeye sadakati vb gerçek dışı gelse, iğreti dursa da İzmir’e özgülenebilirliğinden çok Güntekin’in iyicil bakışının/ görüşünün sonucu olarak altını çizdiği toplumsal dayanışma örnekleridir.
“İstanbul’un hâli başkadır. Orada kimse kimsenin farkında değildir; İzmir de gerçi büyük şehirdir, fakat ona benzer mi?”(s.88) ve daha önce “gerçek bir ticaret kenti”(s.81) diyerek İzmir’de farklılıkların farkında olunduğunun altını çizmesinin nedeni dilenciliği ve yoksulluğu genel ve yaygın bir olgu olarak merkeze almasında yatıyor. Yalnız yoksulluk değil, Temaşalık benzeri semtlerin İstanbul’da da bulunduğunu imler: “Vezneciler’den Süleymaniye taraflarına sapıyoruz. Caddeden çıktıktan az sonra sokaklar daralıp fukaralaşıyor; şurada, burada diken ve taşlık dolu yangın yerleri; taşları arasında yosunlar bitmiş yıkık medrese ve çeşme duvarları; birbirine yaslanmış çarpık tahta evler. Bir uçsuz bucaksız sarayın dehlizlerinden çıkmış gibi, Mesule bacı ile rahat bir nefes alıyoruz. Öyle geliyor ki, bir parça daha gidersek Tamaşalık’ın seslerini işitmeye başlayacağız”(s.120) dese de yazar daha başında yoksulluğu ve dilenciliği sorunsal olarak ortaya koymuştur.
Hırsızlığın olmadığını, zaman zaman zengin fakir ayrımının görünmez kılındığı, ama aradaki uçurumun özellikle Frenk mahallesiyle aklının almadığı vurgusu aralarda hayırseverlik göndermelerine yorulabilir. Temaşalık’ın ve romanının üç sac ayağını oluşturan yoksulluk, dilencilik ve yardımseverliğe ilişkin sözcelemini, liberal ve modernist sayılan Güntekin’in politik çözüm önermesi olarak değerlendirmek abartı olur.
“Sadakanın defteri yoktur” ve “şehirde yazılı vergisi olanlar kaçta kaçtır? Buna mukabil sadaka vermeyen yoktur, diyebiliriz” önermeleri gibi romanın evlatlık edinip hayata hazırladığı İsmail’in vefasına ilişkin “sadakaların en muhteşemi”(s.141) cümlesiyle bağlanması da değiştirmez bunu; çünkü sistematik bir düşüncesi yoktur Güntekin’in. Dönemsel olarak ya da bu roman çerçevesinde, böyle düşündüğü söylenebilir. Her neyse bunun için hayatının iki dönemini geçirdiği kimi romanlarını da yazdığını bildiğimiz İzmir’den çok Temaşalık’ı seçmiş olması isabetlidir.
Dipnotlar:
1- “Çoğumuz gibi o da kendine sansür koyan muharrirlerdendir” A. H. Tanpınar, Cumhuriyet G. 24.01.1957 ve Edebiyat Üzerine Makaleler, s. 469. “Gerçekçiliğin çok önemli bir örneğini veriyor” “üçüncü bölümdeki romancı yanılgısı olmasaydı Türk romanının çok önemli örneklerinden biri olabilirdi.” Fethi Naci, s. 201,Türkiye’de Toplumsal Değişme ve Roman, Gerçek Y. 19812- Timur, Taner, Osmanlı Türk Romanında Tarih Toplum ve Kimlik, AFA Yayınları, 1991
3- Bizim eskilerin fukara-yı sabirin dedikleri bir dilenci nevî vardı. İsim bile ne kadar sofu ve kalenderdir. Fukara-yı sabirin. Yoksulluğunu saklamaya uğraşıyor gibi görünen ve hiç bir zaman ağızlarından bir şikayet ve rica sözü çıkmayan bu insanları babalarımız çok severdi. Aramızda dolaşan bir nevî yarım evliyalar gibi görünürlerdi. Kuvvetli cerir dilencilerin yapamadıklarını bu fukarayı sabirin geçinenler sükûtlarıyla yaparlardı.” Miskinler Tekkesi, Reşat Nuri Güntekin, İnkilap Y. s. 84
4- Kavis Y. 2009
5- Gonçarov’un Oblomov roman ve kahramanının adından türetilmiş bu terim, hayalperest, ama konformist ve haspi tembel karakterler için kullanılır.
Kaynakça:
Ahmet Hamdi Tanpınar, Cumhuriyet Gazetesi 24.01.1957, İstanbulAhmed Hamdi Tanpınar, Edebiyat Üzerine Makaleler. Akçağ Y. 2003, İstanbul
Fethi Naci, Türkiye’de Toplumsal Değişme ve Roman, Gerçek Y. 1981, İstanbul
Sadık Çûbek, Sabır Taşı, çev. Haşim Hüsrevşahi, Kavis Y. 2009, İstanbul
Taner Timur, Osmanlı Türk Romanında Tarih Toplum ve Kimlik, AFA Yayınları, 1991, İstanbul
Reşat Nuri Güntekin, Miskinler Tekkesi, İnkîlap Y. 2008, İstanbul

Sorry, there were no replies found.