Taşrada Bir “Tutunamayan”: Yağız Atlı
-
Taşrada Bir “Tutunamayan”: Yağız Atlı
Taşrada Bir “Tutunamayan”: Yağız Atlı*
Makale Yazarı: Şirvan Erciyes
*Bu makale Roman kahramanları dergisi 25. sayısında (Ocak/Nisan 2016) yayımlanmıştır.
“Uzak yoktu şehrimizde ama şehrimiz her şeye çok uzaktı.”
Emanet Gölgeler Defteri, s. 61Artık, neresi taşra neresi merkez belli değilken taşraya dair farklı imajlar çıkıyor karşımıza. Bazı yazarlara göre aile bağlarının güçlü olduğu, mahalle kültürünün, dinî değerlerin ahlak yapısının korunduğu mutluluk ülkesi, çocukluğun düşsel parçası, iyi insanların diyarıdır taşra… Bazılarına göre de, kasvetli, sessiz, zamanın durduğu, cinlerin perilerin cirit attığı büyülü ve gizemli bir boşluktur. Öyle ki her an herkes kaybolabilir; taşra karadelik gibidir, sırları ve insanları yutarak büyür… Taşra bunların hepsi de olabilir hiçbiri de olmayabilir. Neyse ki taşra anlatıları çoğalıyor ve bu anlatılar içinden okur kendi taşrasına uygun olanı bulup çıkartıyor. Emanet Gölgeler Defteri’[1]nin taşrası aşırı yorumların uzağına, ancak bizim yakınımıza düşüyor.
Taşra ve edebiyatın karşılıklı etkileşimi epey konuşulmuş, düşünülüp tartışılmış ve tartışılmaya devam edecek bir alan sunuyor. Taşranın ne olup olmadığını değil de, taşranın romanlara ve roman kahramanlarına yansıyışını irdelemeye çalıştığımız bu dosyada, Ethem Baran’ın Emanet Gölgeler Defteri romanı ve bu romanın genç kahramanı Yağız Atlı üzerinden taşraya bakmaya çalışacağız.
Taşra ve edebiyat aynı cümlede kullanıldığında akla gelen ilk isimlerden biri de kuşkusuz Ethem Baran. Hatta yazar, “Her yer taşra olduysa ben ne yapayım?” der ve bu durumdan sıkıldığını sezdirir. “Taşralı Roman Kahramanları” gibi bir dosya hazırlayıp da Emanet Gölgeler Defteri’ni es geçmek mümkün mü peki? Yazarın Orta Anadolu taşrasına ustaca ve içtenlikle değindiği öyküleri gibi romanı da yetmişli yılların taşra yaşantısına denk düşen bir bellek gibi okunabilir. Gürsel Korat, yerinde bir tespitle, “edebiyatımızın Yozgat burcu” der, Ethem Baran için. Baran’ın, doğup büyüdüğü ve liseyi bitirene kadar kaldığı Yozgat ve sonrasında üniversite ile demir attığı Ankara, yazın hayatının mekânsal düzlemini oluşturur. Aslında hiçbir öykü ya da romana kahraman olamayacağı sanılan insanları anlatmak için yola çıkan yazarın kahramanları, olağanüstü hiçbir hâl sergilemezler, olağanüstülüklerini sahiciliklerine borçludurlar…
Emanet Gölgeler Defteri’nde, Baran’ın diğer eserlerinden alışık olduğumuz, özenli üslup karşımıza çıkar. Dil işçiliği nitelemesini gerçek anlamda hak eden cümleler, yer yer şiirsel anlatı, sözcüklerle çizilen resim bu üslubun en belirgin özellikleri. Unutulmaya yüz tutmuş, taşra insanının pratik zekâsına ve mizahına işaret eden, ilginç deyimleri kullanmayı seven yazar, yerel ve evrensel arasında köprüler kurma kararlığındadır.
Emanet Gölgeler Defteri’nde üç farklı anlatıcı ile karşılaşırız; üçüncü, ikinci ve birinci tekil anlatı roman boyunca yer değiştirir. Anlatıcı aynı bölüm hatta aynı cümle içinde bile değişebilir. Bu değişim neredeyse okura sezdirilmez bile, romanın iç dinamiklerini zedelemeden gerçekleşen bu ustalıklı geçişler romana derinlik katar. Tanrısal ve kişisel anlatı tekniklerini aynı romanda kullanan yazar dıştan ve içten bakışla yer yer eleştirel bir tutum sergilerken; taşra – merkez, sağ – sol, edebiyat – sinema, çocukluk-ergenlik, dogmatizm-sorgu, #aşk – #cinsellik gibi ikilikler üzerinden kabuller ve itirazlarla, Yağız’ın ergenlik sıkıntılarına ortak eder okuru. Söz konusu ikilikler karşıtlık temelinden ziyade mevcut olanı ve arayışı simgeler. Yağız’ın sıkıntısı/mutsuzluğu, taşra yaşantısının verdiği bungunluk kadar ergenlikle ilişkilidir. Büyüyen ve değişen bedeni, cinselliği merak eden, aşkı arayan ve özleyen, yoksulluk çeken, kendini yaşamın kıyısında hisseden içli bir gencin kırılgan dünyasına ayna tutar. Tam da bu yüzden çoğu okur kendi ilk gençliğinden bir parça bulabilir Emanet Gölgeler Defteri’nde.
Romanda, Yağız’ın aile ve arkadaş çevresi, komşuları ve kent esnafı roman kişileri olarak karşımıza çıksa ve roman küçük bir Anadolu kentini mekân tutsa da, Yağız’ın duygu ve düşünce düzlemi romanın asıl mekânı olarak kendini göstermektedir. Liseyi bitirmekte olan bir gencin, sorgulayan belleği, kalbinde ve ruhunda çalkantılar yaratan merak, arzu, korku ve kaygıları romanın sıradan bir taşra anlatısı gibi okunmasını önler. Taşra vardır ve kuşatıcıdır elbette, bir örnek yaşantılara gebedir ancak Yağız, gitme arzusu ile zaten çoktan oradan ayrılmıştır. Bedenen yaşadığı kentin çok uzaklarında ve taşraya egemen olan düşünce yapısının ötesindedir zaten.
Roman, yetmişleri seksenlere bağlayan yılların taşrasında geçer. Ülkenin her yerinde kendini hissettiren siyasi çalkantılar ve çatışma ortamı eserin katmanlarından biridir. Karabasan gibi çöken #12Eylül darbesinden hemen önce sürdürülen yaşantıya dair pek çok iz, taşranın sol düşünceye bakışı ve ikiyüzlü muhafazakârlığı süzebiliriz kitaptan. Aynı zamanda taşrada nasıl yaşanır sorusunun yanıtı olma potansiyelini barındırır Emanet Gölgeler Defteri.
Mobeseler ve güvenlik kameraları ile neredeyse 24 saat gözetlendiğimiz ve herhangi bir kameraya takılmadan adım atmanın mümkün olmadığı bu çağ, kalabalıklara karışıp, rahat nefes alabilme ve hata yapabilme özgürlüğümüzü elimizden alır, hem de her yerde… İşte tam da bu yüzden artık her yer taşradır. Taşrayı metropolden ayıran önemli farklardan biri görünür olma, göze batma yoğunluğudur. Küçük kentler, gözetlenme hissini kamçılarken yoğun fısıltılı ve bol dedikoduludur. Eş – dost, konu- komşu, el- âlem ortaklığının çizdiği sınırlar dışında atılan her adım anında herkesçe duyulur ve üzerinden yıllar geçse bile, en küçük hatalar unutulmaz taşrada. Taşra mutsuzluğu diye bir şey varsa, ilk nedeni zamanın onarıcı etkisine izin vermemesidir. Tüm geçmişi ile birlikte birbirini tanıyan insanlar, kolektif bir bellekle yaşarken unutmaları gerekenleri bir türlü unutmazlar da anımsamaları gerekenlere karşı amnezi yaşarlar. Taşra belleği bazı yaşantıların üzerini örter; linç, tecavüz, sistematik yerinden etme, ötekileştirme ve katliamlarla doludur taşra. Sorsanız kimse bunları anımsamaz ancak komşu kızın başına yıllar önce gelenler bir türlü unutulmaz…
Yeniden başlamanın ve kendin gibi olabilmenin koşulları taşradan daha çok büyük kentlere yakışır. Taşrada yaşayan insanlar kırılgan, yaşamın kıyısında, melankoliye ve mutsuzluğa yatkındır. Öyle ki Yağız da mutsuzlukla ve kaygılarla doludur. Gelecekte, büyük kentlere gitse bile kendini “Kitapların arasında, onlarla birlikte tozlanmış, herkese yabancı, uyumsuz bir memur” (s.124) olarak görür. “Bu şehirde kalırsan ömür boyu bu kasaptan alışveriş yapacaktın. Bu dükkân hiç değişmeyecekti. Vecihi ağbi iyice yaşlanacak, sen yaşlanacaktın, yerlerinizi çocuklar alacaktı.” (s.81) diyerek, gitmenin de kalmanın da öyle pek kolay olmadığını anımsatır.
“Sizlerden biri büyüklerinizin sokaklardan geçerken bıraktıkları gölgelere kendi bedenlerini uydurup onların yürüyüşlerini devam ettirecekti.”(s.49) diyen yazar taşra yaşantısının tekdüzeliğine dönük korkuyu sezdirirken, “Kendi hayatlarından başka bir şey bilmiyordu çevrenizdeki insanlar. Mesela, sizin gibi saatlerce bu alçak duvarın üstünde oturan şu yaşlı amcalar, büyük bir ihtimalle, yeryüzünün her yerinin birbirine benzediğini, hiçbir yerin diğerinden farkı olmadığını düşünüyorlardı.” (s.51) diyerek taşranın dışa kapalılığını vurgular. Taşra insanının bilmediği hayatlara dair akıl almaz fanteziler üretmeye yatkın belleğine dair örneklerle doludur Emanet Gölgeler Defteri…
Yağız, sihirli iki değnekle, başka diyarlarda bambaşka hayatlar yaşayan insanlar olduğunu keşfeder. Televizyon öncesi dönemde dünyaya açılan iki penceredir, kitaplar ve sinema filmleri. Yağız’ın yutarcasına okuduğu kitaplar ve merakla izlediği filmler pek çok soruya ve yanıt arayışına dönüşür. İzlediği filmlerde yaz kış deri çizmeler giyen, uzun saçlı köylüler vardır, yemek yerken kaşığın sapını kürek tutar gibi kavrarlar. Kimdir bunlar ve nerede yaşamaktadırlar? Yazar bu filmlerden yayılan taşralı imgesine itiraz eder. Köy filmlerinin çoğuna egemen olan abartı ve küçümseyici tavır merkezin taşraya bakışını görünür kılarken, köylünün milletin efendisi filan olmadığını yüksek sesle ilan eder. Merkezin taşraya bakışında; köylerinden göçerek güzelim merkezi berbat eden, yobazlığı, görgüsüzlüğü, cahilliği, yoksulluğu köylerden kentlere bulaştıran insanlara duyulan küçümseyici tutum sezilir. Neredeyse, ellerinden gelse, köylüleri köylerine, küçük kentlileri kentlerine hapsedecek, fötr şapka takmayanı İstanbul’a almayacaklardır. Uzunca bir süre egemen olan bu bakış açısı ve serzeniş taşranın kente ve iktidara egemenliğini ilan ettiği günümüzde geri çekilmek zorunda kalırken, taşranın ve merkezin olumsuz yanlarının birleşmesi ile ortaya çıkan #mutant ve simüle bir dünya düzeni #kaos ve şiddetle beslenerek her yeri aynılaştırırken, neresi taşra neresi merkez belli değildir artık.
Emanet Gölgeler Defteri’nde Yağız’ın, izlediği “şanlı tarihe” dair filmler üzerinden giriştiği sorgulamalar tam da doğunun cinsiyeti sorunsalına denk düşer. Nurdan Gürbilek, Tanzimat’tan bu yana edebiyata hâkim olan bakış açısını “Doğu bazen yaşlı aklı, bazen olgun fikirleri, bazen fetih hülyasını, bazen bozma kudretini, bazense sadece ruhu temsil ediyorsa da hemen her durumda eril bir durumda temsil edilmişti. Avrupa’ysa bazen bozulmayı bekleyen bakire, bazen baştan çıkaran kadın, bazen ihtiyar kahpe, bazen yutucu dişi de olsa hemen hepsinde dişil özellikleriyle karşımıza çıkıyordu.”[2] şeklinde özetlerken bu kurgunun her zaman böyle işlemediğini ve zamanla atfedilen cinsiyet rollerinin değiştiğini söyler. Ancak çoğumuzun da tanık olduğu tarihî filmlerde gördüğümüz sahneler bu cinsiyetçi rollerle örtüşür. Ethem Baran da filmlerden cinsiyetçi bakışı bulup çıkarmıştır. Yağız’ın izlediği filmlerde, Bizanslı/Avrupalı prensesler ve kraliçeler yakışıklı Türk akıncıların kollarına atılmak için hazır bekler. Bu sahnelere sıra geldiğinde sinema salonu ıslık ve alkışlarla inler. İmlenen bir kadın ve bir erkeğin cinselliği değil, Batı karşında içine düştüğümüz aşağılık kompleksinin -sinema aracılığı- ile üstesinden gelme gayretidir. Ne yazık ki edebiyat ve sinema kadınlığı alçaltıcı bir konum olarak addederken, erkeğin cinsel eylemini üstünlük, iktidar ve intikam silahına dönüştürmektedir.
Hazır söz cinsiyet rollerine gelmişken, Yağız’ın ve dolayısıyla taşranın kadına bakışı romanda nasıl ele alınmıştır diye sorabiliriz. Yağız için bir annesi ve akraba/komşu kadınlar vardır, bir de düşlerini süsleyen kadınlar. Annesi ve akrabalarla olan ilişkiler geleneksel yapıda ilerlerken hayallere özne olan kadınlara yönelik merak ve arzuyu kışkırtan şey taşranın kısıtlayıcılığıdır. Gençler için cinsel eylem alanı; sinema, genelev ve rüyalardır. Ancak bu eksik cinsellik bile yasak, günah ve ayıp sarmalı ile beslenerek suçluluk duygusu, pişmanlık ve abdest alma güçlüğü olarak geri döner. Arzulanabilir kadınlar Yağız için başka bir canlı türü gibidir, bir muammadır, düşüncesini sürekli olarak meşgul etmektedir. Ancak sahici bir aşka da, cinselliğe de yer yoktur taşrada.
Üniversiteyi kazanıp Ankara’nın taşrasında tuttuğu öğrenci evinde, bin bir zahmetle yaşama tutunmaya çalışan Yağız, büyük kenti çok sevememiştir.
Köylerinde, küçük de olsa kendi tarlalarında, bağlarında, bahçelerinde kendi işlerini yapan bu insanların, büyük şehre göçüp bir amirin, müdürün, patronun emrine girince, itaatle isyan arasında sallanıp duran, bir o tarafa bir bu tarafa gidip gelen duyguları, sonunda yüzlerinde donup kalmış, gözlerinde kararıp sönmüştü. Bir yangın yeriydi yüzleri. Tıpkı benim gibi her an çekip gitmeye hazır bir duruşları vardı. (s.143)
Böyle derken kurtulmak istediği küçük kenti özlemektedir. Annesinin sevgi ile saçlarını okşayan ellerini, babasının suskun mücadelesini, birlikte ödevler yaptığı, koyun koyuna uyuduğu kardeşlerini, arkadaşlarını ve aşinalık duygusunu arar… Baharın geç geldiği ama otların çabuk kuruduğu, damlarda güvercin uçuran delikanlıların akşamın alacasını beklediği, karşılıklı iki tepeden kendini seyreden o küçük kentte, lunaparklar kurulur, düğünlerde abdallar keman çalar… Yağız keman çalan abdalı o kadar çok seyreder ki eline bir keman verilse oracıkta çalmaya başlayacağını zanneder. Sokaklarda koşturan çocuklar, kahvehanelerde ya da dükkân önlerinde bekleşen erkekler, avlularda toplaşan kadınlar, Yağız’ın belleğinde silinmeyecek izler bırakırken, yazacağı romanda birer kahramana dönüşeceklerinden habersizdirler…
Taşra romanlarda ve sinemada zamanın durduğu, akmadığı, boğucu, kasvetli, acınılası bir zavallılıkla ve sağır edici bir sessizlikle resmedilirken taşrada yaşayanlar bu manzaranın bir parçası olmanın ağırlığı ile ezilir… Ne taşraya ne merkeze ait olabilen ruhları gide gide evrene ait değilmiş gibi gelmeye başlar. Araftır bunun adı ya da tutunamama… Ethem Baran, hiçbir romana ya da öyküye kahraman olmayacak insanları anlatmak için yola koyulmuştur dedik yazının başında, Yağız Atlı, benzerine ancak Oğuz Atay romanlarında rastladığımız bir tutunamama hâli ilan eder… Sanki Hikmet Benol’un ya da Selim Işık’ın sesini duyar gibi oluruz Yağız’ın serzenişinde… Oğuz Atay, milletvekili bir babanın ve öğretmen bir annenin oğlu olarak doğmak yerine Yozgatlı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelseydi, Yağız Atlı’nın şu sözlerinin altına imza atmaktan çekinmezdi gibi geliyor bize:
Hiçbir bayramda kürsüye çıkıp şiir okumadım (oysa herkese yetecek kadar şiir okumuştum, okuyordum); folklor, bando, tiyatro, voleybol, koro hiçbir sosyal, kültürel, sanatsal etkinlikte görev almadım. Verilmedi. Hiçbir öğretmenim, arkadaşım “Sen de gel!” demedi. Sınıfın en çalışkanı değildim. Hocalarım hatırlamazlar bile beni.(…) Yurt dışına da çıkmadım tabii. Nasıl pasaport alınır, kaç paraya gidilir bilmem. Gittikleri yerleri yazanları, Paris’in sokaklarını, Amsterdam’ın kanallarını, Londra’nın yağmurlarını, bilmem ne kentinin hüznünü, gizemini, oralardaki sevgililerini anlatanları okudukça, kimdir bunlar, o paraları nereden bulurlar, ne iş yaparlar, mirasyedi midir bunların hepsi diye düşünmeden kendimi alamam. (…) Sözgelimi domuz derisi pabuçlarım olmadı benim. Zaten biz ayakkabıya pabuç demezdik. Ayakkabının ucuz olması önemliydi, derisi değil. Hem domuz derisi bir ayakkabıyı, – “domuzundan” dolayı, olsa bile giymezdik. (…) Dedem savaş anıları anlatmadı; ninem de masal. Hz Ali Muaviye cengi nedir bilmedim, peygamberler tarihinden de haberim olmadı. (s. 186-187)
Yağız, filmlerde izlediği, kitaplarda okuduğu şeylerin birçoğunu görmeden büyümüştür bozkırın ortasında. Bu mutsuzluk halinde biraz da, merkezin taşraya bakışının verdiği, kıyıya itilmişlik hissinin payı yok mudur?
—————————
[1] Emanet Gölgeler Defteri, Ethem Baran, İletişim Yayınları, 2013
[2] Kör Ayna, Kayıp Şark, Nurdan Gürbilek, Metis Yayınları, 2014, s. 88.#sayı25 #tutunamayan #yağızatlı #şirvanerciyes #emanetgölgelerdefteri #ethembaran #taşra

Sorry, there were no replies found.