Tarzan: İnsan ve Süper İnsan: Türlerin Kökeni

  • Tarzan: İnsan ve Süper İnsan: Türlerin Kökeni

    Posted by romankahramanlari on 12 Temmuz 2024 at 10:28

    İnsan ve Süper İnsan: Türlerin Kökeni*

    Makale Yazarı: Murat Başekim

    *Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI Temmuz/Eylül 2017, 31. sayıda yayımlanmıştır. 

    İnsanlık her zaman olağanüstü marifetler sergileyen kurgusal hısımlarına merak ve öykünmeyle karışık bir heves duymuştur. Olağanüstü kahramanların, olağanüstü hikayelerinin peşinden koşmuştur. Aydınlanma sonrasında ve zamanla da modern çağda efsaneler kisve değiştirip, üstün insanlara bir kılıf, bir #deusexmachina olarak sihir yerine bilim anlatılmaya başladıktan sonra bile aslında çok bir şey değişmedi. Eskiden kudretini sihirli uzun saçlarından alan Samson’a öykünüyorduk, modern çağda kudretini uzaylı oluşundan (ve sonraki bir editoryal müdahale ile güneş enerjisinden) alan Süpermen’e ilgi duyuyoruz.

    Bu taraflarda çok da fazla tanınmayan, ama Amerika’da #DCComics’in en çok satan dergilerinin merkezinde olan Yeşil Fener (Green Lantern) adlı karakter, tam da bahsettiğimiz bağlamda bu geçişin temsilcisi. Karakter 1940’larda yayımlanıyor. Sihirli bir yüzüğü var ve bu yüzükle devasa balyozları, duvarları ve bu tür unsurları yoktan yaratabiliyor. Bu yönüyle yirminci yüzyıl başında yayımlanan diğer tüm türdeşleri gibi naif ve gerçeklik tasası taşımayan, sihirden başka bir açıklamaya ihtiyaç duymayan fantazist bir yönü var. Burada Fener göndermesi, Aladdin’in Sihirli Lambası masalındaki lambanın her şeye muktedir sihirli gücünü karşılıyor.

    Ne var ki yüzyılın ikinci yarısında hikâyeye müdahale ediliyor. Atom çağının da gelmesi ve bilim kurgu edebiyatının iyiden iyiye palazlanması ile artık Sihir kimse için inandırıcı bir deus ex machina olamadığı için, Yeşil Fener’in hikayesi değiştiriliyor. Yüzük artık sihirli değil de uzaylılardan yüksek teknolojik bir yadigar. Yabancı bir medeniyetin süper mikro bilgisayarlarla bezeli, katı ışık projeksiyonları yaratabilen ofansif kalıntısı, silahı.

    Popüler kültürdeki ilk süper insan anlatısı, belki isimsel ve kavramsal hısımlığından ötürü Süpermen’e atfedilir. Bu yanlıştır. Evet, #Süpermen otuzlarda yaratılmıştır ve bazı üstün marifetleri bakımından türünün gerçekten de ilk örneğidir. Örneğin gökdelenler boyu sıçrar. Süpermen, ilk versiyonunda bugün aşina olduğumuz o sıkıcı derecede muktedir üstün varlık değildir. Işık hızında uçmak bir yana, sadece yüksek binalar seviyesinde sıçrayabilir. Ancak arabaları havaya kaldırabilecek bir ham güçtedir. Lokomotifleri iterek durdurabilir. Sadece mermiden hızlıdır. 1930’lar Süpermen’inin kabiliyeti menzili budur. Ama okur piyasasının talepleri ve peş peşe gelen on yıllar içinde karakterin hikâyelerini daha ilginç kılma çabasıyla güç kalibresi, volüm düğmesi patlayacak kadar açılmış ses sistemi gibi gitgide körüklenir de körüklenir. Bir noktada hikâyeler ve bu hikâyelerin tek cazibe noktası olan süper güçler o kadar absürt bir düzeye tırmandırılır ki, Süpermen iğne iplik misali çelik kablolar geçirilmiş elektrik direkleri ile, devasa fay hattı çatlaklarını dikerek kapatır; kostümünü “süper katlayarak” dişinin kovuğuna sıkıştırarak gizler; gezegenleri devasa zincirlerle birbirine bağlayıp yörüngelerini değiştirir; süper köpekler ve yumruk atabilen süper arabalarla uçar.

    Depremleri dikiş yolu ile tamir edebilen tek karakter olan Süpermen’e bugün bile devam eden belli antipatinin sebebinin de bu her şeye muktedirlik ve onunla okura gelen sıkılma olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim 2015’te yeni bir Süpermen filmi için ismi düşünülen #GeorgeMiller da karakteri sıkıcı bulduğunu itiraf ederek projeden çekilmiştir.

    Tüm bunlar daha önce de belirtilen Atom Çağı öncesi ve civarı okuyucu için bazen cazip olsa da, Süpermen, rakip şirket #Marvel’ın karakter bazlı, drama öncelikli, yarı trajik süper kahraman öyküleri karşısında çaresiz kalır. Yani bir bakıma Süpermen’i öldüren kriptonit değil, kendi sınırsız kudretidir. Bir tanrı seviyesine doğru tırmanırken insani boyutunu yitirmiş ve gözümüzde sıkıcılaşmıştır Süpermen.

    Tetikleyici faktör sihir de olsa, teknoloji de olsa, üstün insanlara düşkünlüğümüz hep oldu. Peki ama son yüz küsur yılda popüler kültür piyasası için bir mamul olarak paketlenmiş üstün insan formülünün izini kime kadar sürebiliriz? Bu yazıda, eldeki delillere göre bugünkü kurgu piyasasına ve diğer her tür medyaya, artık bıktırıcı bir seviyede örtülü ve açıktan sızmış üstün insan anlatısı enflasyonunun bir zamanlar anlamlı, tutarlı olan atalarını bulmaya çalışacağız.

    Peki ama yukarda bir darbe de biz vurmuş ve zavallı Süpermen’in öncülük önemini de elinden alarak, süper kahramanların atası falan da olmadığını öne sürdüysek… O halde kim her şeyi başlatan kahraman?

    Konunun meraklıları Batman diyebilir belki, ama bu yanlış olur zira bu karakter de Süpermen’den sonra yaratılmıştı. Bu ikisi dışında kaderin bir cilvesi ile Süpermen’den burun farkı ile daha erken yayımlanan Captain Marvel’dan da bahsedilebilir belki. Karakterin ismindeki Marvel’ın modern çağdaki dev şirket ile hiçbir alakası yoktur. Bu da tıpkı Yeşil Fener gibi yarı mitik, yarı sihirci bir figürdür sadece. Hatta yine kaderin bir cilvesi sonucu, DC, bu karakteri, ilk yayımcısı Fawcett Comics’den satın alır. Ama tabii, en büyük rakibinin adını taşıyan bir kahraman sunamayacağı için, bir dizi hukuki savaş sonrası karakterin adı “Shazam” olur.
    Peki, ilk süper varlık Captain Marvel / Shazam mıdır?

    Cevap yine hayır.

    Cevap, doğumunun üzerinden yüz yıl geçmiş, 1920’lerde best seller olmuş; 1930’larda yaratıcısını zengin etmiş; 1940’larda nice filme konu olmuş; 1950’ler ve Atom Çağı itibariyle yavaş yavaş hükmünü kaybetmiş; 1960’lar itibariyle önemsizleşmiş; 1970’lerde yavaş yavaş arka plana karışmış; 1980’lerde iyice parodi malzemesi haline gelmiş; 1990’larda Disney’leştirme sürecine tabii tutularak ehlileştirilmiş; 2000’lerde tümden unutulmuş ve 2016 yazında sinema salonlarına vasat bir temsilde konuk olmuş olan Tarzan’dan başkası değildir.

    Bu bize şaşırtıcı gelebilir. Ne de olsa, Süpermen’den bile yüz ekşiten, sıkıcılık çağrıştıran bir edebiyat kahramanı varsa bu Tarzan’dır. Ve düşününce belki de bu ilk refleksimiz makuldür. Tarzan bu çağda, 21. Yüzyılda, nice bakımlardan bize yanlış gelir:

    Öncelikle zaman faktörü burada başroldedir. Çok uzun zaman önce büyükbabalarımızı eğlendirmiş bir kahramandır çünkü Tarzan. 1930’larda, 1940’larda çocuk olanların hayallerini süslemiştir ancak. Ellilerin çocukları ise bilim kurgu anlatılarının gümüş kromajlı roketlerinin gölgesinde serpilen hayal dünyalarında, yeterince egzotik bulmadıkları Tarzan’a yer açmamışlardır. Başka bir çağın hayal kahramanıdır Tarzan.

    Egzotiklik konusu #Tarzan’ın küflü mezarını örten bir diğer tabakadır. Bu kahraman ilk ortaya çıktığında Afrika gerçekten Karanlık Kıta idi. Doktor Livingstone’un Afrika keşiflerinin üzerinden daha o kadar uzun süre geçmemişti. Bugün düzinelerce belgesel sonucu alıştığımız, kanıksadığımız, aşina olduğumuz, arka bahçemiz kadar tanıdık gördüğümüz ehil, zararsız, miskin, sıkıcı Afrika, Tarzan’ın ilk yayımlandığı 1912 yılının okuyucusu için karanlık ormanlar, karanlık efsunlar, karanlık kalpli avcılar, gizli kentler, kayıp Roma lejyonları, fildişi avcıları, hazineler, dinozorlar, kayıp dünyalar, hastalıklar, volkanlar, yabaniler, dev yılanlar, iri aslanlar, zeki, kendi dillerinde konuşan, insan etine düşkün tehditkar ve kötücül goriller, silahlı fildişi avcıları, diktatörler, ordular, çağlayanlar, mağaralar ile dolu vahşi, bilinmez, tehlikeli bir serüven idi başlı başına.

    Tüm bunlar biz yirmi birinci yüzyıl çocukları (ve çocuk ruhluları) için oldukça yavan, naftalinli konseptlerdir. Bizler dev ekranlarda Yıldız Savaşları’nı, Yüzüklerin Efendisi’ni görmüş, ninjalarla, Wolverine ve Rambo ile yetişmiş nesilleriz zira. Orman serüvenleri bizler için miadını doldurmuş küflü anlatılardır. Onlarla yeniden bağlantı kurmak ve sahip oldukları sihri anlamak bizler için zordur.

    Ama eğer yüz yıl içinde sayısız temsil ve yorumla bulanmış, nasırlaşmış, budalalaşmış, absürtleşmiş, orijinal sihri matlaştırılmış, yıpratılmış, parodileştirilmiş sözde Tarzan’ı bırakıp, kafamızı ve hayal gücümüzü #EdgarRiceBurroughs’un ilk üç romanını yazdığı iklime göre yeniden kalibre edersek, Tarzan’ın orijinal sihrinin aynen yerinde durduğunu görebiliriz. Ama bunu yaparken bazı noktaları gözardı etmek gerekecek. Mesela Burroughs’un tahayyülündeki Afrika bugün elbette siyaseten yanlış. Onlarca Discovery Channel veya TRT belgeseli ile büyüsünü yitirmiş #Afrika’nın bize artık heyecanlı ve egzotik gelmemesi bir yana, koskoca bir kıtanın ülkelerini, halklarını yabani yamyamlara indirgemek hem siyaseten hem de etik olarak yanlış ve kusurlu. Bu noktada Tarzan’ın serüvenlerinde gömülü “beyaz kurtarıcı” mesajlı emperyalist anlatıyı görmezden gelmek güç. Tarzan’ın serüven edebiyatında değeri var ama elbette ki yüksek edebiyatta tarihsel bir merak nesnesi olmanın dışında bir kıymeti yok. Çünkü bu metin, çağının bir örneği ve o çağda genel kanı, gorillerin bugün bildiğimiz göbekli, tonton, munis varlıklar değil, kaslı karanlık etobur devler olduğu; Afrika’nın ise kendi içsel gerilimleri ve asırlarca Batı’nın sömürüsü ile bitap düşmüş yoksul insanların ülkesi değil, tehlikeli yamyamların, kara büyücülerin diyarı olduğu yönündeki oryantalist yanılsamalardır. Tekrar vurgulamakta fayda var, esasen Tarzan’ın sadece bu bakımlardan, yani egzotik bir serüven olarak bir kıymeti var ve ona ulaşmaya çalışıyoruz.

    1912 ilginç bir yıldı. Yukarda da bahsedildiği üzere, Afrika görece yeni bir dünya idi. Ve daha da önemlisi Darwin’in dinamitlediği ideolojiler ve teolojilerin yankısı hala dinmemişti. Afrika denen bu dünyada, Darwin’in atalarımız olduğunu iddia ettiği maymun-adamlara rastlanmıştı. Bunlar uzak siluetlerdi, ağaçların arasından bir görünüp bir kaybolan. Her tür bilgiye anında ulaştığımız bu çağda, gorillere ve orangutanlara dair bildiğimiz, hatta bizi sıkıntıdan esnetecek aşinalıkta tanıdık tüm o eski bilgileri bir an için unutacak olursak, gorillerin popüler hayal gücünde yarattığı etkiyi belki yeniden gözümüzde canlandırabiliriz. Burroughs’un gorilleri de böyledir. Kendi aralarında konuştukları bir dil vardır. Dolunayda, ormanın derinliklerinde tuhaf ayinler yapar hatta tamtamlar çalarlar. Gerektiğinde insan eti yerler. Vahşi, kindar ve kurnazdırlar. Hikâyede bilindiği üzere, Lord Greystoke’un zavallı yetim bebeğini onlar yetiştirir.

    Menşeinin tutarlılığını düşününce, uzaydan gelen süper yetimler veya radyoaktif örümcekler tarafından ısırılan inek öğrencilere kıyasla Tarzan’ın orijini, çok değilse de belki bir miktar daha makul gelebilir okuyucuya. Bebeklikten itibaren bir maymun gibi yetiştirilmiş, beslenmiş, büyütülmüş bir insan… Bu anlatıda son derece Darwinci tonlar var diyebiliriz. Sanki Tarzan, “insan maymundan gelir” hipotezinin deney laboratuarında tersyüz edilerek tatbik edilen bir numunesi gibi. Ama bu kez bir zaman kısaltması ile. Edgar Rice Burroughs sanki şu soruları soruyor gibi hatta: “İnsan maymundan nesiller boyunca değil de, hemen şimdi, hemen bu yirmi yıl içinde, doğrudan kendi yaşam mühleti dahilinde gelirse ne olur?” “Atalarımız maymun ise, ya birinci derecede atamız (babamız) maymun olduğunda ne olur?” “Maymundan geliyor olabiliriz, ama ya maymuna gittiğimizde ne olur?” Tarzan gerçekten de bu üç sorunun edebi bir laboratuarda yetiştirilmiş spesimeni gibidir. Hızlandırılmış (ve belki de geriletilmiş) bir evrim deney tahtasıdır Tarzan. Milyonlarca yıllık maymun insan evrimini kendi üzerine katlayıp uzak uçlarını birleştirerek geçmiş ve bugünkü kutuplarını buluşturmak suretiyle yaratılmıştır Maymun Adam. Zaten bu yüzden ilk kitabın adı “Tarzan of the Apes”dir. Karakterinin alışılmadık, Darwinist soy kütüğünü bize daha baştan ifşa ederek başlar Edgar Rice Burroughs.

    Maymunlar tarafından yetiştirilen Tarzan, doğası gereği olağanüstü derecede çeviktir, bir goril kadar güçlüdür, duyuları aşırı derecede keskindir. Bir orman yırtıcısı kadar vahşi, sinsi avcılar kadar hızlıdır. Tarzan nara attığında o parodileşmiş haliyle bildiğimizi sandığımız biçimde bağırmaz aslında. Burroughs’un romanlarında Tarzan sadece avını (belki bir dev aslan belki bir goril) bıçağıyla kalbinden deştikten sonra, ayağını yerdeki düşman leşinin üzerine koyar ve tüm ormanı titretecek biçimde, bir alfa goril zafer çığlığı ile haykırarak kükrer. Bu ilkel bir meydan okumadır. Zira Tarzan halen vahşi bir hayvandır. Böceklerle beslenir. Bir macerasında az daha düşmanının kalbini yiyecekken kendini durdurur. İnsan olmakla hayvan olmak arasındaki ince çizgide, hep mücadele halindedir ruhu. Beline sardığı leopar postu da bunu temsil eder. İlk romanın ortalarında Tarzan, insan olduğunu keşfettikten sonra, insanlık onurunu temsilen çıplaklığını kısmen örtme ihtiyacı hisseder. Bu yüzden kendi avladığı, fethettiği bir leoparın postunu beline sarar. Bu deri parçası onun zaman zaman hatırlamayı unuttuğu insan yönünün simgesidir.

    Sonuç olarak bu noktada iddiamız yanlış olmaz: Tarzan gerçekten de edebiyatta sosyolojik, antropolojik, biyolojik anlamda ilk bilim kurgu kahramanı üstün insandır. Görüldüğü üzere, Edgar Rice Burroughs’un üstün insan karakterine sağlam ve yarı bilimsel bir dayanak vermek üzere tasarladığı Darwinist bağlantı—yani Tarzan’ın hayvan krallığı ile doğrudan bir biyo-etkileşim içinde olması— sonraki yıllarda nice yazar tarafından taklit edilmiştir. Bugün belki ondan daha çok hatırlanan Fantom, Zembla, Zagor ve Anglofon ile Frankofon ülkelerinde 1950’lerden itibaren üretilen düzinelerce taklidi hep birer Tarzan klonudur. Yarattığı Orman Macerası türü ile Jungle Tales denen bir janr’a tek başına sebep olmuştur. King Kong bile bir Tarzan uyarlamasıdır bir bakıma. Tarzan öyküleri ile büyüyen çizgi romancılar, Tarzan’ın hayvanlar krallığı soy ağacı ile olan hısımlığını bir çeşit formül olarak ezber etmiş ve zaman içinde kendi “hayvan totemi ile psikolojik veya fizyolojik yakınlık içinde olan ve bunu üstün insan olma avantajı olarak kullanan adam” figürlerini yaratmışlardır. Maymun Adam, bir furyaya dönüşmüş ve peşinden Yarasa Adam, Örümcek Adam gibi taklitlerini sürüklemiştir. Gölgeli yükseklerde gizlenip, yerde korkuyla onu arayan düşmanına kement atıp onu yukarı çekerek etkisiz hale getirmesiyle Batman’e ilham vermiş; yükseklerde sıçrayarak, maymunumsu bir ulaşım biçimi kullanması ile (sarmaşık yerine ağ kullanan) Örümcek Adam’a fikir vermiş; Tropik cehennemde bronzlaşmış gövdesi, avladığı bir yırtıcının kürkünü sardığı beli; canavar etobur düşmanlarının kalbine sapladığı iri bıçağı ve medeniyetten uzak yabani tavırları ile #Conan’ın bile doğrudan edebi babası olmuştur Tarzan. Bu son nokta serbest bir hipotez değil, iyi bilinen bir gerçektir. Conan’ın yaratıcısı #RobertErvinHoward’ın kütüphanesinde, Edgar Rice Burroughs’un Tarzan romanlarından bir düzinesi fotoğraflanmıştır. Bu önemli bir noktadır, Howard’ın katkıları olmuş da olsa bugünkü Kılıç ve Büyü türünün doğrudan tetikleyicisi olarak Tarzan hikayelerini kanona kabul etmemiz gerektiğini gösterir.

    Ama tüm bu “Fauna Adam”lar ve onların hikayeleri, hikaye endüstrileşmesinin de etkisiyle yavanlaşmış ve bir zamanlar anlamlı ve tutarlı olan Üstün Varlık mitosları, günümüzde, zihinsel anlamda eğlencelik boş kaloriden ibaret jenerik, mat, ruhsuz klişelere indirgenmiştir. Ve bu noktada artık ihtiyacımız olan tek şey yeni bir Memeli Adam, Böcek Adam veya Kemirgen Adam değil, bu hikâyelerin orijinal sihrini yaratmaya en azından teşebbüs edecek bir Yaratıcı Adam’dır.

    romankahramanlari replied 1 year, 6 months ago 1 Member · 0 Replies
  • 0 Replies

Sorry, there were no replies found.

Reply to: romankahramanlari
İnsan ve Süper İnsan: Türlerin Kökeni* Makale Yaz…
Cancel
Your information:

Start of Discussion
0 of 0 replies June 2018
Now