Taras Bulba ve Zaporoj Kazakları

  • Taras Bulba ve Zaporoj Kazakları

    Posted by romankahramanlari on 11 Temmuz 2024 at 15:33

    Taras Bulba ve Zaporoj Kazakları*

    Makale Yazarı: Ayla Kaşoğlu

    *Bu Makale Roman Kahramanları (Temmuz / Eylül 2018) 35. sayıda yayımlanmıştır.

    Kazak sözcüğü XVI. yüzyıldan önce #Volga ve #Don nehirleri arasında yaşayan eski Türk kabilelerinin dilinde nöbetçi, koruyucu, refakatçi anlamında kullanılmaktaydı. Türk-Tatar kökenli Kazak sözcüğü gözüpek, cüretkâr, bağımsız, cesur, yiğit aynı zamanda eşkıya ve soyguncu anlamına da gelmektedir. Dnyeper çağlayanlarının öte tarafı anlamındaki Zaporoj’da yaşayan ve adını bu bölgeden alan Zaporojlular XVI. yüzyıldan itibaren tarih sahnesinde yer almışlardır. Nitekim 1835 yılında Gogol’ün “Mirgorod Öyküleri” içinde yer alan Taras Bulba eserindeki Zaporoj Kazakları (Kozakları) da Dnyeper çağlayanlarının güneyindeki düzlük bölgeyi yurt edinmişlerdi. Zaporoj, yiğitlerin, yılmaz savaşçıların yuvası, Ukrayna’nın övünç kaynağıydı. İşte bu noktadan hareketle başkarakter Taras Bulba’nın düşüncesine göre Zaporoj ordugâhında öğrenilecek bilgiden daha iyisi bulunamaz, okulun da bilginin de en iyisi orada bulunurdu. Bundan dolayı oğullarını Zaporoj’e, Kazak ordusunun bulunduğu Dnyeper bölgesine göndermeye karar verir. Oğulları on ikisine girdiğinde ikisini de götürüp Kiev Papaz Okulu’na yazdırmış olmasına rağmen Baba Bulba için okuldaki bilgilerin pek de bir değeri yoktur; zira o çağın okullarında öğretilenler yaşamın gerekleriyle uyuşmaz; belagat bilimi ve dilbilgisi öğrenmek, mantık ve felsefeye kafa patlatmak kimin işine yarardı.

    Kiev Papaz Okulu’nda okuyan iki oğlunu -Ostap ve Andrey- eve gelişlerinde yumruklarla karşılar Taras Bulba. Babaya indirilen yumruklar çekinmeden başkalarına da atılmalıdır; zira yiğit bir Kazak iyi dövüşebilmeli, öz anaları kılıç olmalıdır. Bu esnada analarının oğullarını çok az görebilmiş olmasının pek de bir ehemmiyeti yoktur; zira Kazak dediğin kadının eteğinin dibinde oturup durmaz.

    Taras Bulba, askerliğe gönül vermiş, yaratılıştan dövüşçü, doğruluğu ve hoyratlığıyla nam salmış bir alay komutanıdır. O çağlarda Lehlilere bir özenme, bir öykünme söz konusudur ve Leh göreneklerini benimseyenler lüks içinde yaşayıp saraylarda gösterişten geçilmez iken Taras ise böyle şeylerden hoşlanmaz, Kazakların yalınlığını sever. Hatta bir defasında Varşova yaşam tarzına imrenen arkadaşlarıyla kavga etmiş, “Leh paşalarının uşakları” diyerek hepsiyle ilişkisini kesmiştir. Vergi memurlarının baskısından ya da Leh yönetiminin haksız vergi artırmasından yakınmalar başladığı anda çevresine gönüllü Kazaklarını topladığı gibi ezilen insanların yardımına koşar. Taras’a göre şu üç durumda kılıca sarılmak gerekir: 1. Askerler, atamanlarını saymaz, karşılarında kalpaklarını çıkarmazlarsa; 2. Ortodoksluğa dil uzatılıp, atalardan kalma töreler çiğnenirse; 3. Müslümanlar, Türkler yurda göz dikerlerse. Bu üçüncüsünde düşmana kılıç sallamak, Hristiyanlığın savunulması bakımından ayrı bir önem taşır. Bu noktada Ortodoksluğun kuvvetli bir savunucusu olan Taras, yola çıkılırken karısından oğulları için “Hristiyan dinini korumaları, kahramanca dövüşmeleri, yiğitlik yolundan ayrılmamaları” için dua etmesini ister. Bunları yapmazlarsa ölmeleri yeğdir. İri yarı, şişman bir adam olan Taras Bulba, “Müslümanlar, Türkler ve Tatarları döveceğiz, dinimizi karıştırmaya kalkışırlarsa Lehlileri de döveceğiz” der durur.

    Büyük oğul Ostap Bulba, papaz okulunda dayak yiye yiye bir Kazak erkeğinin sağlamlığını, gücünü kazanmıştır. Küçük oğul Andrey ise daha canlı ve akıllıdır, her şeyi kolayca kavrar. Ağabeyinden daha işlek bir zekâsı olduğu için sık sık tehlikeli girişimlere elebaşılık eder, yakayı ele verince de cezadan sıyrılmanın bir yolunu bulur. Af dilemeye, kendini acındırmaya kalkmaz, cüppesini çıkardığı gibi kırbacın altına yatıverir. Daha ilk satırlarda savaşçı ruhunu ortaya koyar. Kazak kılıcının ne olduğunu öğrenmek isteyen Tatarlar ve tüm düşmanlar karşılarına çıkacak olurlarsa göreceklerdir neler olacağını.

    Andrey, on sekizine geldiğinde kadınlar için yanıp tutuşmaya başlar. Gözlerinin önünden kadın hayali hiç gitmez, derslerde güzel bir sevgiliyi düşler durur. Bu tutkusunu kimselere açamaz; zira o dönemde bir Kazak delikanlısının savaşa katılmadan kadınları düşünmesi büyük ayıp, onursuzluk sayılırdı. Kentin kibarlar mahallesine gittiği bir gün Kiev’e gelen Kovno Voyvodası’nın kızıyla karşılaşır. Bütün Lehli güzeller gibi hoppa bir yaratılışı olan genç kız o derin gözleriyle Andrey’e öyle bir bakış fırlatır ki; Andrey adeta can evinden vuruluverir.

    Ani bir kararla baba da oğullarıyla Zaporoj ordugâhına gitmeye karar verir. Eserde kafasını kessen bile dediğinden, ettiğinden geri dönmeyecek olan Taras Bulba’nın bu davranışı olağanlaştırılır; zira XVI. yüzyıl Avrupa’sının bu yarı göçebe bölgesinde yaşamak her babayiğidin harcı değildir. Moğol akınlarına karşı koyamayan Rus beyleri, halkı bırakıp kuzeye kaçmış, güneyin köyleri, kasabaları istilacılarca yakılıp yıkılmıştır. Evi barkı yakılan, yakınları kılıçtan geçirilen bir insan her an aynı tehlikelerle burun buruna yaşadığı için yüreğinin taşlaşması olağan gösterilir. Hatta Avrupa’yı bu Moğolların elinden diken üstünde yaşamaya alışmış Kazaklar’ın kurtardığı yazılıdır tarih sayfalarında. Kazakların kendi aralarından seçtikleri Atamanlar, köyleri, kasabaları yeniden düzene koyup savaş birliklerine, alaylara bağladılar. Savaş çıkıp seferberlik başladığında her Kazak, Leh kralından alacağı bir duka altın karşılığında silahlarını kuşanır, atına biner ve en kısa sürede hazır olurdu. Bu suretle iki hafta gibi bir zaman diliminde bir ordu çıkardı ortaya. Aslında her şeye rağmen düzenli bir ordudan söz etmek mümkün değildi. Bu bağlamda orduya katılmakla yükümlü kayda geçmiş Kazakların dışında, ne zaman olursa olsun gerektiğinde bir yığın gönüllü toplamak işten bile değildi.

    O çağın her türlü gereksinimini karşılayan bir gariplikler yeridir Zaporoj. Kimler yoktur ki orada? Leh kralının ordusunda ün yapmış, şan kazanmış olanlar, sopaya dayanamayıp okuldan kaçanlar, Horatius, Cicero, Roma Cumhuriyeti’ni bilenler, Yahudilerce soyulup soğana çevrildikleri için ceplerinde harcayacak tek kuruşu kalmayanlar. Savaşmak isteğiyle yananlar da, altın kupa, sırmalı kaftan, para gibi mal hırsıyla yanıp tutuşanlar da aradıklarını bulurlar orada. Ancak kadın düşkünlerine yer yoktur orada, çünkü kadınlar, otağlara sokulmak bir yana çevredeki köylere bile yaklaşamazlar.

    Sefer bitince savaşçılar Dnyeper ovasına geri döner, yine eskisi gibi birasını kaynatır, balığını avlar, alışverişini yapar, kısacası özgür birer Kazak olurlardı. Bir Kazak’ın on parmağında on marifet bulunurdu: Güherçileden barut elde eder, at arabası ustalığı, demircilik, çilingirlik yapardı, bunun yanı sıra yiyip içip eğlenmekten, hovardalıktan da geri kalmazdı. Aslında ordu otağlarında askeri eğitime fazla önem verilmez, gençlerin savaş alanlarında dövüşe dövüşe yetişmeleri istenir. Nitekim ne Ostap’ın ne de Andrey’in pek askeri eğitimle uğraştıkları yoktur. İki savaş arasında askerlik hünerlerini ilerletmeyi, zaman kaybı sayan Kazaklar, ok atmakla at koşturmakla ve dere tepe av kovalamakla uğraşırlar.

    Taras Bulba, gençlerin savaş nedir bilmemelerinden ve bu durumdan sızlanıp durmalarından dolayı yakın bir arkadaşını ataman seçtirerek Zaporojluları eyleme sürüklemenin yollarını arar. Alınan kararla Lehistan üzerine yürünüp köyler, kentler yağmalanacak, Kazaklara sürülen kötü nam temizlenip bozkırlara ün salınacak, tarlalar yakılarak öç alınacaktır.

    Hristiyan kiliselerini kiralayan Yahudiler, korkularından bacalara, boş içki fıçılarına, hatta kadınlarının eteklerinin altına gizlenseler bile Kazaklar onları bulup çıkartacaktır. Bunun için her Kazak’ın bir çift atının bulunması, ellerine iyi silah geçtiğinde kaçırmamaları, yükte hafif pahada ağır oldukları için altın, gümüş toplamaları öğütlenir. Savaşta sarhoşluk edenin ise yeri yoktur aralarında.

    Kazaklar dıştan dağınık, başıbozuk görünürlerse de sıra savaşmaya gelince düzenden hiç ayrılmazlar. Savunmasız bir düşmanla çarpışmak, çoluk çocuğu kılıçtan geçirmek ve evleri yağmalamak için katılmazlar aslında sefere. Asıl amaçları güzel bir ata kurulmuş, cepkenini savura savura caka satan, burnu havada bir Leh cenkçisi bulmak, onunla kozunu paylaştıktan sonra büyüklerinin gözüne girmektir. Öte yandan bu işin zevkini tadıp koşumlar, değerli kılıçlar ve tüfekler ele geçirmek de hoştur bir taraftan.

    Taras’ın düşüncesi iyi bir Kazak’ın her türlü sıkıntıya katlanmayı bilmesinin yanı sıra marifet yalnız kanlı çarpışmalarda gözünü budaktan sakınmamakta değil, işsiz kalındığında da gevşemeyip her güçlüğe göğüs gerebilmektir.

    Her güçlüğün altından büyük bir soğukkanlılıkla kalkmayı başaran Ostap’ın davranışlarında kendine güvenen, ne yaptığını bilen birinin kararlılığı vardır. Yiğitliği, gözüpekliği yanında aslan gibi güçlü kuvvetli oluşuyla da babasını kendine hayran bırakır. Andrey ise adeta savaşın müziğiyle büyülenmiş gibidir, kurşun vızıltılarına, kılıç şakırtılarına kaptırır kendini. Savaş onun için bir haz kaynağı, çılgınca bir eğlencedir. Düşmanla karşılaşınca tehlikeyi tartmayı, kendi gücünü ölçüp biçmeyi bilmez.

    Andrey’in tekrar karşılaştığı Lehli güzel iki yıl önce tanıdığı dilberden tümüyle farklı, ondan kat kat daha güzeldir. Önceki güzelliği ressamın hoş bir taslağı sayılırsa, şimdikine son fırçayı vurup bitirdiği olgun, eksiksiz bir tablo denilebilir. Eski hoppamsı şirin kız gidip yerine gözleri kamaştıran genç bir kadın gelmiştir. Andrey’e çevirdiği bakışlarında içindeki duyguların izleri görülür. Daha kurumaya vakit bulamamış gözyaşları gözlerine ayrı bir çekicilik ve parlaklık verir. Benzinin uçukluğu güzelliğini soldurmak yerine yüzüne başka bir alımlılık, karşı konulmaz bir çekicilik verir. Aynı şekilde Kazak delikanlısı Andrey de değişmiştir; yüzünden, gövdesinden, bacaklarından çevikliği, erkek gücü hissedilmektedir. Parlayan gözlerinin sert bakışları, kadife kaşlarının yay gibi bükülüşü, gençlik ateşiyle tutuşan yüzünün tunçlaşmış esmerliği genç kızı yüreğinden vurur.

    Andrey, dilbere onun için yapamayacağı, başaramayacağı hiçbir şey olmadığını ve her buyruğunu yerine getireceğini söyler. Tanrıya yakarmakla talihi yenemezse birlikte ölmekten yanadır. Yaşadıkları sürece kimse onları birbirinden ayıramayacaktır. Kız ise bir düşmana, bir yabancıya gönül vermenin üzüntüsünü taşıyarak kör yazgısına, kara talihine hayıflanır durur.

    Andrey’i ise bekleyen bir görevi, çağıran bir babası, arkadaşları, doğup büyüdüğü bir anayurdu vardır. Ancak tüm bunlara rağmen Andrey’in gözünde dilberden başka kimse yoktur. Dikbaşlı bir Kazak’ın önemli, zor ve herkesin kolay kolay göze alamayacağı bir işe karar verdiği vakit yaptığı gibi yumruğunu sıkıp havada tutarak şöyle der:

    “Kim demiş, Ukrayna benim yurdum diye? Bana orayı yurt olarak kim vermiş? Ruhumuzu saran, bizi okşayan neyse odur yurdumuz. Benim yurdum, bütün varlığım sensin. Yaşadıkça buyurdu gönlümde taşıyacağım, onu kendimden ayırmayacağım. Görelim bakalım, hangi Kazak gelip beni ondan koparabilirmiş. Bu yurt için her şeyimi vermeye, kırıp dökmeye, yok etmeye hazırım!”.

    Yahudi bezirgân Yankel’e de “Söyle babama, söyle ağabeyime, söyle tüm Zaporojlulara, tüm Kazaklara, herkese söyle! Artık benim babam yok, ağabeyim yok, arkadaşlarım yok. Hepsi benim can düşmanım. Onlarla dişe diş çarpışacağım” der.

    İyi ile kötü arasındaki zıtlık, tarihin değişmez bir öğesidir. İşte düşman kardeşler kalıbı Taras Bulba’da da karşı tezi dünyaya getirme kalıbıyla birleşmiştir: Kötü baba, adaleti yeniden tesis edecek olan iyi oğulun dünyaya gelmesine vesile olur, oysa kendisi birçok adaletsizlik yapmıştır (ya da tersi, yani iyi babaya karşı kötü oğul). Karşılıklı zıtlıkta iki çocuktan biri kötü, diğeri iyidir. Kimse mutlak iyi ya da kötü değildir, zira herkes bir başkasına göre bir nitelik kazanır.

    Taras Bulba, oğlunun böylesine aşağılık bir iş yapabileceğine, ruhunu, dinini bir yabancı uğruna satabileceğine inanmak istemez. Nitekim hassa alayının başına geçen kişinin oğlu Andrey olduğunu anlayınca adeta beyninden vurulmuşa döner. Oğlunun sağına, soluna, önüne kim çıkarsa biçtiğini, kılıç savurduğunu, kendine yol açtığını gördükçe deliye döner, ne diyeceğini bilemez. Taras en sonunda vurduklarının kendi kardeşleri olduğunu, kardeşlerine kıydığını bağırır, ancak Andrey’in gözü kimseyi görmez. Onun gözünün önünde yalnız bir şey vardır: Sevgilisinin ipek saçları, ay yüzü, ak göğüsleri ve boynuna dolanan kolları.

    Babanın gözünde #Andrey, arkadaşlarına, yurduna hainlik etmiş, dinini satmıştır. Bu noktada dünyaya getirttiği Andrey’i öldüren yine baba Bulba olacaktır. Andrey’in ölüm anında bile dudaklarında yalnızca sevgilisinin adı vardır, son nefesinde bile Lehli güzelin adını fısıldar.

    Taras Bulba’da açlık, korkunç görüntüsüyle sahnededir. Nitekim Lehli güzel de kimsede bir dilim ekmeğin bile kalmadığı bir sırada halayığı aracılığıyla annesi için bir dilim ekmek istemişti Andrey’den. Evlerinde oturmaya dayanamayan insanlar gökten yiyecek bir şey düşer umuduyla sokaklara dökülmüşlerdi sanki. Koca kentte bir at, bir sıçan, bir köpek bile kalmamış, ne varsa hepsi yenilmiştir. Yiyecekler hep dışarıdan, köylerden günü birliğine geldiği için evlerde bir şey saklayamazlar. Voyvoda, teslim olmayı ister, ancak yakındaki bir alay komutanından gelen bir haberle bir süre daha dayanmaları, kenti teslim etmemeleri istenir; zira yola çıkan başka bir alayla birleşir birleşmez kurtarmaya gelinecektir.

    Taras Bulba’ya göre Lehlilerin tutsak aldığı arkadaşlarını unutan, arkadaşını düşmana bırakan ve onun yaban ellerde gebermesine göz yuman Kazak değildir. Yalnızca Lehlilerin değil, Tatarların da eline düşen arkadaşları vardır. Onlar kurtarılmazsa hepsi köle olup satılırken birçok Hristiyan’ın kanı pahasına kazanılan hazine de gidecektir ellerinden. Tatarların eline düşen Kazakları sevenler onlara yardım etmeli, Lehlilere tutsak düşenler için ise orada kalıp savaşılmalıdır. Ordunun yarısını alıp Tatarları kovalamak Atamanın görevidir, ordunun diğer yarısı ise kendine bir baş seçer. Bu noktada en uygun adam Taras gösterilir; zira yiğitlikte, gözü peklikte onun üstüne yoktur.

    Seferde olmalarından yararlanan Tatarların Zaporoj’e baskın yaptıkları öğrenilir. Yurtları talan edilir, yeraltında gizledikleri hâzineleri çalınır, geride kalan insanlar kılıçtan geçirilip bir kısmı tutsak edilir. İki dümenli kayıklarıyla Karadeniz’i bir baştan bir başa dolaşırlar, o kayıkları bir araya getirip büyük gemilere saldırır, bitmek tükenmek bilmez savaşlarda fıçı fıçı barut yakarlar. Sıra hovardalığa gelince bir insana ömür boyu yetecek parayı avuç avuç saçar, vur patlasın çal oynasın eğlenirlerken sofralarına kim gelirse doyururlar, kısacası, har vurup harman savururlar. Gerçi Tatarların, Zaporoj’e ansızın basabileceğini düşünerek Dnyeper’in kamışlık, ıssız adalarına gümüş kupalar, altın bilezikler gömenler olur, ancak zamanla gömü yerlerini kendileri bile unuturlar.

    Zaporoj göçerlerinin önündeki temel sorun Tatarlardan nasıl korunabilecekleriydi. Saldırganlara karşı birleşerek gruplar oluşturmak gerekiyordu. Böylelikle göçerler birleşmeye başladı. Kamplar çok fazlaydı, fakat sürekli kullanılmıyordu. Bir yıl bir adada kalındıktan sonra başka bir adaya geçiliyordu. Bu, Zaporoj’un düşmanlarını, özellikle de Tatarları şaşırtmak içindi. Kazaklar, kalıcı kamplarını ancak XVII. yüzyıla doğru oluşturdular. Ancak o da 1708’de Çar I. #Petro‘nun emriyle kanlı bir baskında yıkıldı. Tatarlar ve Türklerle savaşan Zaporojlular her şeyden önce kendi güçlerine, yeteneklerine ve cesaretlerine güveniyorlardı. İki dümenli eski Kazak kayığı #Çayka/#Şayka özellikle savaşlarda kullanılırdı.

    Öyle bir zaman gelir ki, ülkede soysuzluktan geçilmez. Herkes ambarının tahılla, ahırının sığırla, kilerinin yıllanmış şarapla dolmasına bakar olmuştur. Yabancı görenekler almış yürümüş, ana dillerini konuşmaktan utanır, kardeş kardeşi saymaz olmuştur. Biri çıkar, din kardeşine hainlik edip onları pazarda hayvan gibi satar. Baştakiler Leh kralının gözüne girmekte birbideriyle yarışırlar. Hatta sarı çizmeleriyle suratlarını tekmeleyen Leh beyleri bile onlar için öz kardeşlerinden daha üstün tutulur.

    Taras, tüm yakın arkadaşlarını savaş alanında yitirmiş, kendisiyle birlikte din uğruna, kardeşlik uğruna çarpışanlardan biri bile kalmamıştır. Kimisi savaş alanında can vermiş, Atamanla birlikte Tatarların ardına düşüp yok olmuş, ya da Kırım’ın çorak topraklarında açlıktan, susuzluktan kırılmış, Tatarlara tutsak düşmeyi kendilerine yediremedikleri için kahırlarından ölmüştür. Neticede ne Ataman ne de diğer yaşlı arkadaşları geri dönebilmiştir.

    Oğul Ostap’ın Lehliler tarafından gözleri önünde bağlanıp götürüldüğüne şahit olan Taraş, Yahudi bezirgân Yankel aracılığıyla Varşova Hapishanesi’nde yatan Ostap’ı bir yolunu bulup hapishaneden kaçırmaya çalışır. Yahudiler başaramayınca bu sefer Taras, oğlunu kurtarabilmek için o sıralar şehri yeniden inşa etmeye gelen soylu bir Alman kılığına girer, ancak bir kez daha başarılı olamayacaktır. Bunun üzerine alayıyla birlikte saldırıya geçer ve en zengin konaklar talan edilip soylular kılıçtan geçirilir, Leh beylerinin kilerinde sakladıkları yüzyıllık şaraplar, en lezzetli ballar yerlere dökülür, sandıklardan çıkarılan değerli giysiler, en ağır kumaşlar, evlerdeki en gözde eşyalar kesilir, kırılır ve yakılır. Taras Bulba, savaş sırasında tütün kesesini düşürür ve tüm seferlerde yanından ayırmadığı, tiryaki avadanlığını aramaya koyulduğu vakit Lehliler tarafından yakalanır ve ateşte yakılmasına karar verilir. Taras son nefesini verirken bile dik duruşuyla:

    “… Kazakları yıldıracağınızı mı sandınız?… gün gelecek Ortodoks inancının ne olduğunu anlayacaksınız! Uzak yakın tüm uluslar Rus halkının toparlanacağını, hiçbir kuvvetin onlara karşı duramayacağını görecekler” sözlerini sarf eder.

    Lehliler, Kazakları Katolikleştirmeye, topraklarını Leh zadegânına mal etmeye ve köylüyü serf haline getirmeye kalkışmışlardı. Bu doğrultuda Zaporojlular, hakları yendiği, gelenekleri çiğnendiği, atalarının dini, kutsal inançları ayaklar altına alındığı, kiliseleri aşağılanıp birleştirildiği, Lehli buyurganların halkı ezdiği, Yahudi bezirgânların ise ülkelerinde Hristiyanları zulümleri altında inlettiği yönündeki gerekçelerden dolayı ayaklanmışlardı.

    Zaporoj Kazakları zaman zaman karadan Moldavya yani Boğdan topraklarına saldırırlar, bazen Kırım Tatarlarıyla müşterek olarak Lehliler aleyhine, bazen Lehlilerle beraber OsmanlIlara ve Kırım Hanlarına musallat olurlardı; geçinmeleri yağma ve çapulculuk olduğundan menfaatlerine hangi taraf uygun düşerse o tarafa meyledip hizmet ederlerdi. Hatta Kazakların cüretkârlığının bir göstergesi olarak -gerçekte var olup olmadığı net olarak bilinmemekle birlikte- Osmanlı sultanına mektup yazmaları Rus ressam İlya Repin’in Türk Sultanına Mektup Yazan Zaporojlular (Запорожцы пишут письмо турецкому султану) isimli tablosuna konu olmuşlardır. Sonuç olarak Zaporoj Kazakları, 1699’da Polonya meclisinin ortadan kaldırılmalarına yönelik onayının ardından toplumsal farklılaşmaya doğru sürüklenirler ve gittikçe daha büyük bozulmalara uğrayarak 1775’te Çariçe II. #Katerina tarafından tarih sahnesinden silinirler. ■

    ———
    * Bahsedilen Kazakların, günümüzde Kazakistan’da yaşayan Kazaklarla bir ilgisi yoktur. Zaporoj Kazakları, Slav-Hristiyan etnik bir grup olup Rusların güney sınırını koruyan savaşçı bir topluluğun adı idi.

     

    #Sayı35 #lehler #tatar #rusedebiyatı #tarasBulba #Zaporoj #Kazaklar #ostap #aylaKaşoğlu #gogol

    romankahramanlari replied 1 year, 7 months ago 1 Member · 0 Replies
  • 0 Replies

Sorry, there were no replies found.

Reply to: romankahramanlari
Taras Bulba ve Zaporoj Kazakları* Makale Yazarı: …
Cancel
Your information:

Start of Discussion
0 of 0 replies June 2018
Now