Süleyman Efendi: Orhan Veli Kanık Kitabe-i Seng-i Mezar
-
Süleyman Efendi: Orhan Veli Kanık Kitabe-i Seng-i Mezar
Orhan Veli Kanık’ın, “Kitabe-i Seng-i Mezar” isimli, üç bentten oluşan şiirinin kahramanıdır.
Şiirin ilk bendi şöyledir:
Kitabe-i Seng-i Mezar
Hiç bir şeyden çekmedi dünyada
Nasırdan çektiği kadar.
Hatta çirkin yaratıldığından bile
O kadar müteessir değildi.
Ayakkabısı vurmadığı zamanlarda
Anmazdı ama Allah’ın adını
Günahkar da sayılmazdı
Yazık oldu Süleyman Efendi’ye
***Süleyman Efendi, yoksul, gariban bir insan. Belki bir tüfeği, birkaç kat esvabı, matarası ve ayağını vuran ayakkabısı dışında mal varlığı bile yoktur. Mesleği, yaşı, nereli olduğu belli değil ama şiirde geçen “Yalnız şu beyit kaldı/Kahve ocağında, el yazısiyle” mısralarından, kahvehanede çalışmış olabileceği geliyor insanın aklına. Belki sürekli belki geçici bir işti, kim bilir?
En büyük derdi ayağındaki nasır olan bir insanmış gibi anlatmış onu şair. Fiziksel olarak çirkin olduğunu da anlıyoruz. Süleyman Efendi, ne bir hayat felsefesi peşinde ne onu farklı kılan bir özelliğe sahip. Dindar değil ama günahkâr da sayılmaz. Çoğumuz gibi…
Ölüyor Süleyman Efendi. Ölümü de hayatı gibi basit, tantanasız. Uyuyor ve uyanmayıveriyor sadece. Ne arkasından ağlayan var ne görkemli bir tören. Geride borçlarını bırakıp, hiçbir alacağı olmadan, sessizce ayrılıyor dünyadan. “Öyle bir rüzgâr ki kendi giden ve ismi bile kalmayan yadigâr.”
Şairin, eski şiir geleneğinden gelen, o zamana kadar şiirin olmazsa olmazı sayılan kafiye, vezin ve söz sanatlarına başvurmadan, günlük konuşma diliyle anlattığı Süleyman Efendi’nin hikâyesi, insanın içine dokunmayı başarıyor yine de. Manayı arıyor şair ve yapaylıktan uzak bir şekilde buluyor, hissettiriyor onu.
“Kitabe-i Seng-i Mezar”; mezar taşı yazıtı anlamına gelir. Eskiden sultanlar, büyük devlet adamları öldüğünde şairler onların arkasından, onları yücelten, âdeta insanüstü varlıklar olarak tasvir eden mersiyeler yazarlardı. İşte Orhan Veli şiirine verdiği bu başlığın altında, tam tersi bir şey yapıyor. Sıradan insanı, içimizden birini, bir garibanı; onun ayağındaki nasırı, sessizce ölüşünü anlatıyor. Türk şiirinde bir dönüm noktasıdır bu şiir. Yayımlandığında acımasızca eleştiriliyor. Nasıl olur da “nasır” gibi alelade hatta belki iğrenç bir kelime “şiir” gibi yüksek sanat zevkine hitap eden bir türe konu edilir diye. Ama işte Garip Akımı tam da bunu yapmak istemiyor mu? Şiiri yazmayı da okuyup anlamayı da şiirden zevk almayı da bir zümrenin mülkiyetinden çıkarmak değil mi amaç? Orhan Veli, Birinci Yeni ya da diğer adıyla Garip Akımı’nın manifestosu niteliğinde olan ünlü “Garip” Önsözü’nde şöyle diyor :
“…Bugünkü dünyayı dolduran insanlar yaşamak hakkını mütemadi bir didişmenin sonunda buluyorlar. Her şey gibi, şiir de onların hakkıdır, onların zevkine hitap edecektir… Mesele bir sınıfın ihtiyaçlarının müdafaasını yapmak olmayıp sadece zevkini aramak, bulmak, sanata onu hâkim kılmaktır. Yeni bir zevke ancak yeni yollarla, yeni vasıtalarla varılır… Yapıyı temelinden değiştirmelidir. Biz senelerden beri zevkimize, irademize hükmetmiş, onları tâyin etmiş, onlara şekil vermiş edebiyatların, o sıkıcı, o bunaltıcı tesirinden kurtarabilmek için, o edebiyatların bize öğretmiş olduğu her şeyi atmak mecburiyetindeyiz…”
Orhan Veli, dünyada milyarlarcası olan o insanı, yaşam mücadelesi içindeki seni, beni şiire taşıyarak hepimizi şiirin kahramanı hâline getiriyor. Süleyman Efendi’nin değil, Garip Önsözü’nde anlattığı eski edebiyatın o sıkıcı, o bunaltıcı tesirinin cenazesini kaldırıyor sanki.

Sorry, there were no replies found.