Simone Simonini: UMBERTO ECO’NUN PARİS’İ: BİR OBURUN MACERALARI
-
Simone Simonini: UMBERTO ECO’NUN PARİS’İ: BİR OBURUN MACERALARI
UMBERTO ECO’NUN PARİS’İ:
BİR OBURUN MACERALARI*Makale Yazarı: Bülent Ayyıldız
*Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI Ekim/ Aralık 2016, 28. sayıda yayımlanmıştır.
#UmbertoEco’nun 2010 yılında ilk olarak İtalya’da Il cimitero di praga adıyla yayımlanan romanı, dilimize #ErenYücesanCendey tarafından bir yıl sonra #PragMezarlığı adıyla çevrilmiştir. Bir #postmodern roman örneği olarak hibrit yapısıyla karşımıza çıkar, diğer bir deyişle türler türlere karışır: polisiye, tarihi roman, gizem romanı, bir günce gibi pek çok farklı yazın türü bir aradadır. Romanın temelinde Simone Simonini isimli karakterin 19. yüzyılın sonlarında yaşadığı maceralar anlatılır. #Başkahraman Simonini üzerinden Umberto Eco, #Torino, #Palermo ve #Paris üçgeninde, tüm bir yüzyıl sonunun sosyal ve politik gelişmelerini, sanatsal ilerlemelerini, bilimsel atılımlarını, dedikodularını ve komplo teorilerini yansıtır. Kitabın ismi her ne kadar “Prag Mezarlığı” olsa da, Eco’nun düşüncesine aşina olan okurlar için bu başlık, aslında, başka şeylerin, daha derin anlamların anlatısıdır. Öyle ki, Eco’ya göre bir roman adı aslında yorumsal bir anahtar olmakla birlikte, romanın kendisi de her bir sözcüğüyle farklı anlamlar ve yorumlar üreten bir makinedir adeta.
Eco’nun başkahramanı Simonini için macera öncelikle #İtalya’nın kuzey şehirlerinden biri olan Torino’da başlar ve ardından Palermo’da devam eder, ancak en önemli durak en son sıradadır: Paris. Torino çocukluğun ve ilk gençliğin, Palermo 20’li yaşların ve körpe bir zihnin şehriyken, Paris nihai varış noktası, diğer bir deyişle, bir olgunluk dönemini ifade eder. Simonini için Paris bir #sürgünyeridir. Ülkesi İtalya’da bir #ajan olarak kendisine verilen görevleri, kaderin de cilvesiyle, hatalı bir şekilde yerine getiren Simonini sürgüne mahkûm edilir ve Paris’e gönderilir. Simonini Paris’e ilişkin ilk izlenimlerini şöyle anlatır: “Tek bildiğim Paris’e geldiğimde endişeli olduğum (ne olsa sürgüne yollanmıştım) ama şehir benim kalbimi fethetti ve hayatımın geri kalanını burada yaşamaya karar verdim.” (1)
Ama Simonini için Paris, o bilindik dünya başkenti değildir; ne şehrin müzeleri, ne geniş caddeleri, ne sanatı, ne de mimarisi ilgisini çeker. Şehrin tüm bu sanatsal dış güzellikleri, göz okşayıcı mimarisi ve benzersiz süslemeleri başkahramanımızın dikkatini çekmez. Simonini’yi asıl etkileyen Paris’in yemek kültürüdür. Bu ilgisini de oldukça sade bir dille, şu sözlerle aktarır: “Tiyatroya, aleksandrin vezniyle yazılan o feci trajedilere hiç ilgi duymamışımdır, müze duvarları beni hüzne boğar. Ama Paris’in bana sunduğu daha güzel bir şey vardı: #restoranlar.” (2)
Lakin Simonini’nin yemek aşkı sadece Paris’e özgü veya Paris’te birdenbire başlayan bir tutku değildir. Tam anlamıyla bir #obur olan Simonini’nin yemek düşkünlüğü daha İtalya’da çocuk denecek yaşlarda başlar: iyi yemek onun için her şeydir. Simonini çocukluğundan gelen bu zevki ve yaşamına etkisini şu sözlerle anlatır: “Öğretmenlerim iyi yemekten hoşlanırdı, bu keyif benim yetişkin yaşamımı da etkiledi. Şen değilse bile en azından pişmanlık yüklü #sofralar hatırlıyorum: pederler dedemin pişirttiği haşlamanın olağanüstülüğü konusunda tartışılırdı. […] çocukluğumun ve ergenliğimin en büyük hazlarının bu olduğunu hatırlıyorum. Daha ne isterdim ki?” (3)
Sürgün, her insan için zorlayıcı ve yıpratıcı bir süreçtir. Sürgün edilen kişi için bir şekilde yaşama tutunma ve hayatta kalma içgüdüsü en temel unsurlardır. Herkes gibi Simonini de sürgünde zorluk ve acı çeker. Ancak başkahramanımızın durumu diğer insanlardan biraz farklılık gösterir. Sürgündeki Simonini için iki önemli husus vardır: ilk olarak hayatını devam ettirecek parayı kazanmak, ikinci olarak ise kazandığı para ile yegâne keyfi olan kaliteli ve iyi yemeğe ulaşmak. Paris’te gizli bir ajan, bir #komplouzmanı olarak zenginlere (ve kendisine yeterli parayı ödeyebilecek tüm insanlara) hizmet veren Simonini, ekonomik durumunu düzeltince, ilk işi kendisini tutkularına bırakmak, diğer bir deyişle, kendisini biraz şımartmak olur. Bu şımartmanın asıl unsuru tahmin edilebileceği üzere, asli tutkusu olan yemektir. Ancak bu şımartmada söz konusu olan sıradan yemekler ve sıradan yerler değildir, son derece özel, bir başka kültürü, bir başka zevki, bir başka düşünceyi anlatan hibrit bir yemektir. Nihayetinde, Eco için bir kitap diğer tüm kitapların bir parçasıdır ve her öğe bir diğeriyle bağlantılıdır. Bu nedenle başkahraman Simonini için restoranlar ve yemekler aslında bir kültürler buluşmasıdır. Eco’nun anlatımıyla: “Kendime -son derece pahalı olsa da- izin verdiğim ilk restoranın adını daha Torino’dayken duymuştum. Bu, Kraliyet Sarayı’nın karşısında yer alan #GrandVéfour idi: sanırım #VictorHugo da kuru fasulyeli koyun göğsü yemek için gelirmiş buraya.”(4)
İlk şımartmanın ardından diğerleri de ardı sıra gelir. Simonini bir önemli restorandan diğerine hızlı bir geçiş yaparken, bir yandan da Eco bizlere farklı kültürler ve kitaplar arası yıldırım hızında bir geçiş yaptırır. Okur farklı kültürler ve kitaplar arasında bir baş dönmesi yaşarken, obur Simonini’nin durumu da farklı değildir: kendisi için iyi bir #yemek adeta baştan çıkaran #fettan bir kadın gibidir. Bu nedenle iyi restoranların kendisini baştan çıkardığı düşünür: “Beni baştan çıkaran bir başka lokanta da Gramont Sokağı ile Boulevard des Italiens’in köşesinde yer alan #CaféAnglais oldu. Bir zamanlar arabacıların ve uşakların karın doyurduğu bu lokanta şimdi sofralarında tout Paris’yi ağırlıyordu.” (5)
Simonini’nin iştahla sözünü ettiği Café Anglais, aslında bir alt anlam ve bir #metinlerarasılık niteliği de barındırır içerisinde. Eco’nun deyişiyle […] çünkü insan isterse, her zaman, her yerde, her şeyle her şey arasında bağıntılar bulur. (6)
İşte bu Café Anglais, Honoré de Balzac’ın #GoriotBaba romanında, Gustave Flaubert’in #DuygusalEğitim romanında, Guy de Maupassant’ın kısa öyküsü #LesBijoux’da, Marcel Proust’un #KayıpZamanınİzinde adlı eserinde, Emile Zola’nın #PotBouille ve #Nana romanlarında (7) bahsettiği yerin ta kendisidir. Bu lokantada yediği yemekleri şöyle sıralar: “Burada pommes anna, écrevisses bordelaises, mousses de volaille, mauviettes en cerises, petites timbales a’ la pompadour, cimier de chevreuil, fonds d’artichaunts a’ la jardiniere lezzetlerini ve Champagne şarabıyla yapılan sorbeleri keşfettim. Bu yemeklerin adlarını anarken bile hayatın yaşamaya değer olduğunu hissediyorum.” (8)
Sadece restoranın kendisi değil, Café Anglais’nin yemekleri de Eco için bir bağlantı noktasıdır: zira Simonini’nin keşfettiği yemeklerden petites timbales a’ la pompadour, cimier de chevreuil ve fonds d’artichaunts a’ la jardiniere aslında Emile Zola’nın Pot-Bouille (9) adlı romanında bir #akşamyemeğimenüsü olarak karşımıza çıkar.
Yemek aşkına ek olarak, Simonini, kendisini çeken bir başka unsurdan daha bahseder: “#pasaj”lar. Tıpkı Charles Baudelaire’den yola çıkarak Walter Benjamin’in #flaneur kavramıyla #Pasajlar’da bir dönemi, bir hayranlığı anlatması gibi, Simonini de Paris’in pasajlarına hayranlık duyar ve bunu açıklıkla dile getirir. Bir oburun dikkatini çeken şey, tek başına pasajların mimarisi, kalabalığı ya da modern dünyadaki gelişimin ifadesi olması değil, doğal olarak pasajın içindeki restoranlardır. Konuyu Simonini’den dinleyelim: “Restoranların yanı sıra passage’lar da büyülüyordu beni. Örneğin #JouffroyPasajı’na bayılıyordum; belki bunun bir nedeni de #DinerdeParis, #DinerduRocher ve #DinerJouffroy gibi Paris’in en iyi üç restoranını barındırmasıydı.” (10)
Simonini sadece Jouffroy Pasajı’na değil, başka pasajlara da ilgi duyar, zira pasajlar Paris’in ruhu, tarihi, hikâyesi, dedikodusu ve aşk yuvasıdır. Bu sadece Eco’nun bir duygusu ve düşüncesi olmayıp, #EmileZola tarafından benzeri şekilde ifade edilmiştir. Bir anlamda, okur için Zola’nın Nana’sı ile Eco’nun Simonini’sinin bir karşılaşmasıdır:
“Belki de en çok ilgimi çekeni #PassageduPanaromas idi. Burada daha avam bir fauna görülebiliyordu; kent soylularla, asla satın alamayacakları antikaları gözleriyle yiyen taşralılar, fabrikadan henüz çıkmış genç işçi kızlar bir arada dolaşırdı. İnsan illa eteklik seyretmek istiyorsa Jouffroy Pasajı’na gidebilirdi ama işçi kızları takip eden yeşil füme camlı gözlükler takan orta yaşlı beyler yani suiveurs, bu galeride bir aşağı bir yukarı turlarlardı.” (11)
Passage du Panaromas’yı, Paris’in karmaşık ve girift yapısını çok iyi bir şekilde yansıtan cam ve metalin buluştuğu bu pasajı bir de Emile Zola’dan, Nana’nın gözleriyle görelim:
“Nana Panaroma Pasajı’na bayılıyordu. Paris’in debdebeli eşyasına taklit mücevherlerine, altın kaplanmış çinkosuna, deri taklidi mukavvasına olan düşkünlüğü ona çocukluğundan miras kalmıştı. […] özellikle ucuz biblolara, ceviz kabuğundan yapılmış kılıflara, kürdan koymaya özgü eskicilerin yaptıkları mini mini küfelere, üzerinde derece bulunan Vandom sütunlarına ve obelisklere bayılırdı.” (12)
Emile Zola ile birlikte pasajlar hususunda dikkat çeken bir diğer düşünür-yazar da #WalterBenjamin’dir. Eco gizemli bir simgecilik yoluyla aslında pek sıradışı bir anlamı olmayan #suiveurs (izleyici veya takipçi) sözcüğünü kullanarak, Benjamin’in flaneur (#aylakdolaşan) sözcüğünü anıştırır. Böylelikle bir kez daha kitaplar kitaplara karışır: her şey her şeyle bağlantılanır.
Simonini’nin Paris’i yalnızca pasajlardan ve restoranlardan oluşmaz: onun dikkatini çeken bir diğer önemli unsur da Paris’in kadınlarıdır. Ancak Simonini, onlara karşı yemeğe olan tutkusuna benzeyen, özel bir ilgi duymaz. O, bu kadınların çeşitliliği üzerinden aslında bir çağın zamanla nasıl değiştiğini, Paris sokaklarındaki modayı sokaklarda göze çarpan renk ve zevk cümbüşünü ve insanların çeşitliliğinin anlatır.
“Yanımdan geçen her tabakadan bin bir türlü insanın yarattığı gösteriye bayılıyordum; pek azı alışveriş peşindeydi, çoğunluk birbirini seyrediyordu. (…) Parisli kadınların varlıklı olanları son derece zevkli giyiniyorlardı; giyimleri değilse bile saç şekilleri dikkatimi çekiyordu. Ne yazık ki bu kaldırımlarda bizim cinsimizin dikkatini çekmek için giyim tarzları yaratmakta fesat olan #Parislikadınlar da geziyordu.” (13)
Umberto Eco bu kitabında, bir yandan da aslında toplumun ekonomik durumunu gözler önüne serer. Zira aslında anlatılan her bir kadın farklı bir sosyal sınıfın temsilcisi olmakla birlikte, farklı bir sosyal sınıfın da beğenisinin hedefidir. Simonini, Paris sokaklarında rastladığı karşı cinsi bir bir sıralar: brasseries a’ femmes kadınları; grisette kızları; #lorette veya #biche veya #cocotte diye bilinen ve grisette’lerden daha neşeli ve bilgili olan kızlar ile lorette’lerin yerini alan #courtisane kızlar. Aslında, bir toplumun tüm değişim tabakalarını karşı cins üzerinden anlatırken, onların hayata tutunmalarını ve nihai emellerini de aktarır Eco. Simonini’nin gözünden öncelikle brasseries a’ femmes’leri kadınlarını es geçerek, başka kadınlarını anlatır; ancak aralarında bir karşılaştırma yapmayı da ihmal etmez. Simonini’den bir dinleyelim:“Bunlar benim brasseries a’ femmes çatısı altında tanıyabileceklerim kadar bayağı olmasalar da, ekonomik koşulları iyi olan beylere hizmet veren fahişelerdi ve kurbanlarını baştan çıkartmak için uyguladıkları şeytani yöntemlerden anlaşılıyordu bu.” (14)
Ardından toplumsal katmanların en altından başlayarak diğer sınıfları anlatır Simonini. Bir gizli ajan ve komplo hazırlayıcısı olarak her şeyi en ince ayrıntısına kadar gözlemler: “Daha sonraları beni bilgilendiren bir dostum bir zamanlar bulvarlarda sadece #grisette kızların görüldüğünü anlattı; bunlar para peşinde olmayan, düşük sınıflara ait kızlardı; sevgililerinden giysi ya da mücevher istemezlerdi; çünkü sevgilileri kendilerinden daha yoksuldu.” (15)
Bir sonraki gözleminin konusu Simonini’nin konuya hâkimiyetini sergilemesi açısından önemlidir, bir yandan da Fransız dilinin kadınları tanımlama hususunda zenginliğini gösterir. Zira Simonini tek bir olguyu anlatmak için farklı sözcüklerle toplumun değişken tercihlerini anlatır: “Sonra lorette veya biche veya cocotte diye bilinen ve grisette’ten daha neşeli ve bilgili kızlar türedi ama bunlar kaşmir ve fır fır peşindeydiler.” (16)
Karşı cinse yönelik anlatımlarının en sonunda ise maddi hayatın içinde insan ilişkilerinin ve kadın-erkek birlikteliğinin yozlaşmasını dile getirir bir edayla düşüncelerini ve gözlemlerini açıklar:
Benim Paris’e geldiğim dönemde lorette’lerin yerini courtisane kızlar almıştı: Bunlar son derece varlıklı sevgililer, elmaslar, arabalar severlerdi. Bu kızların bulvarda gezin diği görülmezdi. Bu kamelyalı kadınlar yürek, duyarlılık ve minnet gibi duygulara yüz vermemeyi ve onlara Opera’da bir loca tutabilen zavallıları mümkün olduğunca sömürmeyi ahlaki ilke edinmişlerdi. Ne iğrenç bir cinsiyet. (17)
Eco’nun deyişiyle gerçek olaylar ve gerçek yerler arasında tek “kurgulanmış” kahraman olan Simone Simonini’nin Paris’i işte böyle bir maceradır. Paris’in çok bilinen yönlerinden ziyade, başkahramanın asıl ruhuna dokunan, Paris’i tüm farklılıklarını göz önünde tutarak anlatan bir romandır. Restoranlar, pasajlar ve kadınlar arasında dolaşan bir hayaletin, bir gizli ajanın güncesi, belki de kitapları kitaplara, öyküleri öykülere, kültürleri kültürlere, yazarları yazarlara bağlayan bir yazarın hikâyesini anlatan bir yazarın sıra dışı bir o kadar da sürükleyici öyküsü.
NOTLAR:
* Arş. Gör. Bülent Ayyıldız, Ankara Üniversitesi, Batı Dilleri ve Edebiyatları, İtalyan Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı.
(1) Eco, Umberto, Prag Mezarlığı, çeviren Eren Yücesan Cendey, Doğan Kitap, İstanbul, 2011, s. 190.
(2) a.g.e., s. 195.
(3) a.g.e., s. 84, 85.
(4) a.g.e., s. 195.
(5) a.g.e., s. 195.
(6) Eco, Umberto, Foucault Sarkacı, çev. Şadan Karadeniz, Can Yayınları, İstanbul, s. 434.
(7) https://fr.wikipedia.org/wiki/Caf%C3%A9_Anglais (erişim 27.07.2016)
(8) Eco, Umberto, Prag Mezarlığı, çeviren Eren Yücesan Cendey, Doğan Kitap, İstanbul, 2011, s. 195,196.
(9) Zola, Emile, Pot-Bouille, BeQ, La Bibliothèque électronique du Québec Collection À tous les vents Volume 32: version 2.01 s. 407, 408.
(10) Eco, Umberto, Prag Mezarlığı, çeviren Eren Yücesan Cendey, Doğan Kitap, İstanbul, 2011, s. 196.
(11) A.g.e., s. 196.
(12) Zola, Emile, Nana, çev. Mustafa Bahar, Kum Saati Yayınları, İstanbul, 2009, s. 211, 212.
(13) a.g.e., s. 193.
(14) a.g.e., s. 193.
(15) a.g.e., s. 193.
(16) a.g.e., s. 193.KAYNAKÇA
-Eco, Umberto, Prag Mezarlığı, çeviren Eren Yücesan Cendey, Doğan Kitap, İstanbul, 2011.
-Eco, Umberto, Foucault Sarkacı, çev. Şadan Karadeniz, Can Yayınları, İstanbul.
-Zola, Emile, Nana, çev. Mustafa Bahar, Kum Saati Yayınları, İstanbul, 2009.
-Zola, Emile, Pot-Bouille, BeQ, La Bibliothèque Electronique du Québec Collection À tous les vents, Volume 32: version 2.01.
Sorry, there were no replies found.
