Sema: Hoş Geldin Ölüm, Yorgunluk
-
Sema: Hoş Geldin Ölüm, Yorgunluk
Hoş Geldin Ölüm
Yorgunluk*Makale Yazarı: Tekgül Arı
*Bu makale, ROMAN KAHRAMANLARI Ekim/Aralık 2013 16. sayıda yayımlanmıştır.
Sözcükler artık anlamlı değildir.
Şu an da anlamını yitirdi.
Gelecek!
Susarsınız!Sema’nın bedenini yavaş yavaş ele geçiren yorgunluk, ruhunu da boşluğun içine çekiyor. Silkinmek, düşüncelerini toparlayarak karşısına dikelmek istiyor. Oysa izin vermiyor, üzerine sinsice çöken ağırlık. Şimdi değil, on-on beş yıl sonra gelse belki de hemen “Hoş Geldin…” diyecek. Zamansız düşler gibi zamansızca gelip sol yanından vuran yorgunlukla şimdi yüzleşmek, kabullenmek…
Uzunca bir süreden sonra “sıkılmak”, “bunalmak” sözcükleri yine kuşatmaya başladı ruhunu. Her şey cılızlaşıyor, düşünülmesi, anlatılması gereken gerçek karşısında.
“Ömer’e anlatılmasından çok, çok daha çok, kendisi için yeni olan gerçeği düşünmek.”
Düşünmek! İki heceden oluşan karanlığı çeken gerçeği düşünmek, çok da anlamlı değildir Sema için. Sadece gerçeğe alışmak, onu kabullenmek önemlidir artık. Yalnız ve savunmasız kaldığı bu yorgunluk karşısında, en çok da yalnızlık duygusu dalga dalga çarpar yüreğine. İhtiyacı olan şey, her durumda sıcak yüreğini esirgemeyecek bir kolun altına sığınarak yaşama tutunma arzusudur. Bu yüzden Ömer’den, arkadaşlarından, iki süper güce karşı verilen savaştan kaçar Sema. Eski kaynanasına gider.
#Sema, yorgunluğunun arasına sızmış, içini kanırtan, kekremsi bir geçmişin peşinde anlara doğru savrulur. Şimdiki zamandan gelecek zamana geçiş yolları şimdilik kapanmış olsa da yolları açabilmenin anahtarıdır geçmiş. Öyle çok da uzağa gitmez. Eski evine daha doğrusu kaynanası, gündelikçi Hayriye’nin evine sığınır. ”Çocuğunu bırakmanın en açıklanır nedeni bulduğu gün”e.
“Sema oraya niçin gittiğini düşünmeyecek kadar yorgun. Belki sadece, Hayriye’nin o hiç tükenmeyen anaçlığına sığınacak. Sema yine de Hasan’ın eski karısı değil mi? Yine de, Hayriye’nin torunu Ali’nin anası değil mi?… Bakar, şimdi mutlaka bakar bana, çay yapar, çayı kimseler Hayriye gibi yapamaz.”
Kimse olmasa da kapısına kilit vurulmayan evde, uzandığı kerevette gözünün önünde hareli ışıklar yanar söner. Aldatıcı, sayrılı rengârenk ışıkların arasında “Hiçbir biçimde tatlı diye nitelendirilmeyecek bir yorgunluk, sanki kendi dışında, kendisine yabancı, ama tam göğsünün ortasına oturan, soluk almasını engelleyen bir yorgunlukla unuttu bulunduğu yeri”. Sızmıştır Sema; zaman-mekân, yüzler hatta rüyalar da yoktur. En çok istediği, yorgunluğuna rağmen umutla gittiği, Hayriye’nin anaçlığı ve sıcak bir bardak çay isteği bile silinir usundan. Yorgunluk dalga geçer Sema’yla. Derin uykusundan ansızın uyandırır. Sonra abanır tüm gücüyle üzerine.
Sema, hiç beklemediği bu yeni durumla tek başına mücadele etmenin sıkıntısını çevresine hissettirmez. Uğruna her şeyi bırakıp gittiği Ömer’in çok işi vardır. Seçimler yaklaşmakta, gecekonduları örgütleme çalışmaları yürütülmekte ve daha bir sürü memleket işleri… Sema, bu çalışmalar içinde olsa da yalnızdır. Öyle bir yalnızlıktır ki Hasan’ın dolduramadığı, Ömer’in de işleri yüzünden dolduramayacağı bir yalnızlık, şefkatten yoksunluk. Bu nedenle itiraz etmemiştir Hasan’la evlenmeye, sonrasında hep içinde saklı aşkına, Ömer’e koşmuştur. Oğlunu da duygusuz ve bencil olduğundan değil, değiştireceğine inandığı şeyler adına, geçici olarak Hayriye’nin şefkatli, anaç kollarına bırakmıştır.
“O sıralar değil bir çocuğu, daha nice şeyi onaracak güçte olduğuna, onarmak değil, yakıp yıkacak, yeniden yaratacak güçte olduğuna inandığını şimdi düşünmek istemiyor.”
Bedenini ve ruhunu ele geçiren yorgunluğun arasında en çok içini acıtan görüntülerle hesaplaşır Sema. Değiştirme gücü olan gençliğinin yanılgılarını görür. Pişman olmak, yalana sığınmak kabul edebileceği bir şey değildir. Şimdiyse bir şeyleri değiştirecek ne gücü ne de zamanı vardır. Etrafında dolanan yorgunluk rahat bırakmaz onu. Yine de savmak için çabalar, neden arayışına girmeden, yaşama tutunma umudunu bırakmadan.
“Hayriye kızıyordur, mutlak kızıyordur artık bana. Birileri, Hasan da Ali de, hepsi kızıyorlardır; gelip kızgınlıklarını kussalar, belki yorgunluğum azalacak, belki kendi kuyumdan, kızgın çengellerle de olsa, kurtarılıp açık havaya kavuşacağım.”
Arkadan vurdukça yorgunluk, silikleşir umut. Varlığınız ancak şimdiki zamana denk gelir. Yarınsa soru işaretleriyle doludur. Yeni bir şey düşüncesini hemen siler zihniniz. Yaşadığınız şu an da yorgunluğun esaretinde zaten kayıptır. Tutunduğunuz geçmiş, acıların tekrarıdır. Korkunç olansa artık elinizden bir şey gelmemesidir. Sema bunların farkında olmakla birlikte direnmektedir.
“Sema, yorgunluğunu atmaya, hiç olmasa Ali’ye fark ettirmemeye çalışarak toparlandı kerevette.”
Anneliğiyle ilgili ruhunu inciten yaşanmamışlıkları biliyor Sema. Aralarında ayrı kalmışlığın soğukluğunu… Çok seviyor yavrusunu. Gözünün önünde dolanan rahatsız edici, yıkıcı ışıklara rağmen her anne gibi sevginin gücüyle çocuğuna zayıflığını hissettirmemeye çalışıyor. Çocuğuyla geçiremediği günlerin özlemini gidermek için eski evine Ali’sine gidiyor. Hayriye’ye artan bağlılığı da bundan. Hayriye’nin bitmez anaçlığı ikisini de sarmalar, biliyor Sema. O, bırakmaz anasıbabası gibi, kendisi gibi. Hasan eve getirdiğinde “senin kızın artık!” dediğinde bile yüreğini açmamış mıydı Sema’ya. Gidecek yeri olmayan üniversiteli kızı sorgulamadan ama bir gün gideceğini bile bile sevgisini vermemiş miydi Hayriye? Ömer’i çok severken, Hasan’la evlenmemiş miydi Sema? “Hiçbir sevgiyi kendi sevme gücü oranında olmasa bile karşılıksız bırakma”mak için…
Sema, üzerinde şiddetini artıran yorgunluğun onu alıp götüreceğini, bir daha gözlerini hiç açamayacağını, bu durumun yakın olduğunu hissediyor. Sanrılar içinde, korkuyor. Yorgunluk hep geçmişten vuruyor. Tanıdık yüzler, gölgeler çıkıyor karşısına. Kesik kesik. Bazen birbirine geçmiş görüntüler üzerine üzerine geliyor. Acımasızca saldırıyor, duygularının en kırılgan anlarına. Karanlığın dibinde; önce sarmalıyor yorgunluk, sonra esiyor gürlüyor, hıçkırıksız süzülen yaşlara inat bırakmıyor, hep sol yanından vuruyor. Biriktirdiği tüm acılar büyüyor, büyüyor, artık taşıyamıyor Sema, patladı patlayacak sol yanı. Bir neşter vuruyor yorgunluk alıyor sol yanını.
Hayriye eve geldiğinde Sema’nın kerevette soluk, küçülmüş bedeniyle kendinden geçmiş bir halde uyuduğunu görünce şaşırıyor. “Sefer’in öldüğünü mü duydu acep” diye iç geçirirken, Ali’nin kaygılı sesi içine dokunuyor: “Anam çok hasta, hep yatıyor.” İçi buruklaşan Hayriye torununa üzüldüğünü belli etmemeye çalışıyor:
“Üzülme kurban olduğum, yorulmuştur anan, ondan yatar.”
“Sema, Sema kalk kızım ne uykusu böyle.” Gözlerini açan Sema, gülümsüyor. Yorgunluğa inat toparlanıyor, küçülmüş gözlerini sevinçle dikiyor Hayriye’nin gözlerine. “Çay, ana senin güzel çayından…” Gelininin cılız sesi, donuk bakışları, zayıf, soluk yüzü, başındaki kırmızı bandanası hiç normal gelmiyor Hayriye’ye. “Du bakalım öyle çayla olmaz! Bir deri bir kemik kalmışsın. Yemek yemez misin kurban olduğum? Şimdi güzel yemekler yaparım, arkasından da çay içeriz” diyen eski kaynanası konuştukça canlanıyor Sema. Yorgunluğu kovuyor başından. Ali’nin köylü durgunluğu içine dokunuyor. Sema ayağa kalkıyor. Kendisini izleyen oğlu Ali’yi kerevete çekiyor. Sıkıca kucaklıyor, öpüyor, gıdıklıyor oğlunu. Kaynanasının mutfaktan yayılan türküsüne gülüyor. Gecekondu canlanıyor. “Ana bunu niye taktın ki başına” diye pat diye soruyor Ali. Bu anı bozmak istemiyor Sema. “Kırmızı başlıklı kız oldum ben.” Çocuk gülüyor. Hayriye kerevetin yanındaki masaya tepsiyle getirdiği yemekleri koyuyor.
Yorgunluğun gitmesini fırsat bilen küçük bir çocuk sevinciyle doluyor Sema’nın içi. Böylesine değerli anın tadını nasıl çıkaracağını biliyor. Gözleri ışıldıyor. Şımarmak, şarkılar söylemek, oynamak… Mutluluk değil, ama sözcüklerin anlamını veremeyeceği sevinme hali. Bu sevinçle geleceğe bir köprü kurar aslında. Yorgunluk yapılacak, yetiştirilecek işleri askıya almasına neden olmuştur. Küçücük bir kendine gelebilme anı da olsa oğluyla oynamayı ertelemiyor Sema. Hafifliyor. Unutuyor az sonra tüm bedenine inecek yorgunluğu.
Hayriye’nin güzel yemeklerini içi almıyor. Zorluyor kendini yemek için. Bütün gün çalışan gündelikçi Hayriye’nin emeğine saygısızlık etmek istemiyor. “Çay” diyor. “Çay içip kalkmalıyım.” Ali köylü bakışını yine yüzüne geçiriyor. Sema’nın yüreği sızlıyor. Mutfakta kaynanasına durumunu açıklıyor. Yavrusunu her zaman olduğu gibi geçici bir süreliğine Hayriye’nin anaç yüreğine emanet ediyor.
Akdere’den aşağı yola doğru yürüyor. Evlerin ışıkları yanıyor. Köpek havlamaları, çocuk sesleri bahçelerden yayılıyor. Duymuyor, görmüyor Sema. Kendi kendine tutunmuş öylece yürüyor. Gideceği hiçbir yer ona ait değilmiş duygusu ağır basıyor. Hesaplaştığı geçmişi de artık yok. Aslında bu dünyada hesabını kesmediği hiçbir şey yok ki Sema’nın. Sık sık esiyor yorgunluk üzerine. Duruyor Sema. Ayaklarına güç vermek için sıkıca basıyor toprağa. Yorgunluğa inat tekrar yürüyor. Sonra gelecekten bir ses, aşk çıkıyor “Pes etme devam et” diyor. İçi çağlıyor. Ömer gülümsüyor. Oğlu Ali, Ömer’in elinden tutmuş. Sema onlara yetişmek için adımlarını hızlandırıyor. Ayağına sık sık çelme takan yorgunluğa inat kalkıyor. Aşka yürüyor.
* Hoşgeldin Ölüm/ Sevgi Soysal/Roman/ İletişim Yayınları/2005.
#SevgiSoysal #HoşgeldinÖlüm #roman #TekgülArı #Sayı16 #Yorgunluk

Sorry, there were no replies found.