Selanikli: İYİ Kİ ERKEN ÖLDÜN
-
Selanikli: İYİ Kİ ERKEN ÖLDÜN
İYİ Kİ ERKEN ÖLDÜN
HRONIS MISSIOS*Makale Yazarı: Ari Çokona
*Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI (Ocak/Mart 2013) 13. sayıda yayımlanmıştır.
20. yüzyıl; Balkan Savaşları, Zorunlu Nüfus Mübadelesi, Metaksas Diktatörlüğü, Alman İşgali ve onu izleyen İç Savaş’la, Yunanistan için acı ve gözyaşıyla geçti. Özellikle insanlık dışı yöntemlerle sürdürülen İç Savaş, ülkeyi iki düşman kampa bölerek toplumu derinden yaraladı. 1967’deki Albaylar Darbesi’yle sürdürülen iç savaş ortamı; ancak yetmişlerin sonlarına doğru bitirilebildi. Çağdaş Yunan Edebiyatı bu acılı süreci konu alan kitaplarla doludur. Ağırlıklı olarak, yenilen ve bu yenilginin bedelini ağır bir şekilde ödeyen sol harekete mensup yazarlar, özeleştiri dozu yüksek yapıtlarla yaşadıkları hezimeti ve onu izleyen baskılı dönemi ayrıntılarıyla anlatırlar. Ancak, Yunanistan’ın yakın tarihine, farklı, özgün ve son derece samimi bir bakış açısıyla yaklaşan bir tanıklık, estetik yetkinliği ve yazarının tarafsız yaklaşımıyla diğerlerinden farklılaşır. Hronis Missios’un, “İyi ki erken öldün…” ve onun devamı olan “Gülümse işte, o kadar zor mu?” romanları, yayımlandıkları tarihten bu güne, çok satanlar listelerinin üst sıralarında yer alarak, taraflı tarafsız herkesin ilgi ve beğenisini kazandı.
Hronis Missios, 1930’da, #Kavala’nın #Anadolugöçmeni yoksul tütün işçilerinin yaşadığı #Potamudya Mahallesi’nde doğdu. Çocukluğu Metaksas diktatörlüğünün baskıları altında geçti. #Sendikacı babasının hapse girmesiyle aile #Selanik’e taşındı. Yazar, ilkokul ikiden okulu terk ederek işportacılık ve ayakkabı boyacılığı yaptı. II. #DünyaSavaşı ve #Almanİşgali esnasında büyük şehirlerde binlerce insanın açlıktan ölmesi üzerine, uluslararası kuruluşların yardımıyla taşraya gönderilen çocuklarla birlikte #Yaniça’da çobanlık yapmaya gitti. Çocuk yaşta, Alman işgalcilere karşı savaşan #DemokratikOrdu’nun saflarında silahlı direniş hareketine katıldı. Alman İşgali’ni izleyen İç Savaş’ta Demokratik Kent Milisleri’nde örgütlendi, uzun ve zorlu bir ilegalite döneminin ardından 1947’de tutuklanıp çok ağır işkenceler gördü.
İdama mahkûm edilerek dokuz ay boyunca her gün infazını bekledi; ancak cezası #müebbethapis cezasına dönüştürüldü. Özgür kaldığı çok kısa süreler dışında çeşitli #ıslahevleri, #cezaevleri ve #toplamakamplarında kaldı. Toplama kamplarından sonraki kısa süreli özgürlüğü de #1967’de #AlbaylarCuntası tarafından trajik biçimde sonlandırılarak yeniden mahkûm edildi. Son olarak 1973 affıyla özgürlüğüne kavuştu. “İyi ki erken öldün…”, işte bu zor yaşamı anlatan #otobiyografik bir romandır. Kitabın kahramanı “Selanikli”, birebir yazara karşılık gelir.
#Siyasiroman zor bir türdür. Solun yaşadığı travmatik deneyimleri bir edebiyatçı yazdığında, onları yumuşattığı, gerçekçilikten uzaklaştığı varsayılır. Öte yandan, bu deneyimleri bizzat yaşamış bir kurban anlattığında ise yazdığı eser edebi açıdan yetersiz kalmakla suçlanır. #Hapishaneedebiyatı terimiyle niteleyebileceğimiz bu edebiyat, çoğu zaman çekilen acıları, işkenceleri ve insanlık dışı uygulamaları öne çıkararak estetiği pek önemsemez. #Mağduryazar, böylesi eserlerde, bağlı olduğu siyasi hareketin propagandasını yapma dürtüsüne de karşı koyamaz. Eserini şiddet dolu “sevimsiz” detaylarla doldurarak, onu “biz neler çektik” gibi, aslında hiç de hak etmediği basit bir yakınma seviyesine indirebilir.
Olayları “içeriden” anlatan Hronis Missios bu engelleri samimi anlatımıyla aşmayı başarıyor. Kitabın bütününe bakıldığında yazarın inanılmaz bir yaşama ve insan sevgisine sahip olduğu görülüyor. Hâl böyle olunca kitapta her zaman bir umut, yaşanan bütün facialara rağmen bir neşe kaynağı vardır. Asla ama asla hayata tek taraftan bakmayan; insanı ve insan olma vasfını her zaman önde tutan, yaşamayı seven bir kahraman var karşımızda. Yaşadığı bütün işkenceleri tek tek ayrıntılarıyla anlatmasına karşın, bunu kendisini acındırmayan bir üslupla yapıyor. İşte bu üslup, insanı “biz neler çektik” söyleminden çok daha fazla etkiliyor.
Kitap, yıllarca hapis yattıktan sonra özgür kalan bir siyasi mahkûmun, İç Savaş’ın ilk yıllarında ölen arkadaşına yazdığı hayali bir mektup şeklinde kurgulanmıştır. Hayat, ölümle konuşmaktadır. Ölüm soğuktur, tükenişi simgeler; oysa hayat sıcaktır, karşılaştığı şartlar ne kadar zor olursa olsun hâlâ hayaller kurabilmektedir. Anlatım, ölen arkadaşa ve yaşanan anılara göndermeler yaparak, katı bir kronolojik sıra izlemeden, anlatıcının özgürlüğüne kavuşmasına kadar geçen süreyi kapsar. Mektubun muhatabı hakkında başkaca bilgi verilmez. Anısı yaşatılmaya çalışılan, sevgiyle hatırlanan, genç yaşta yitirilmiş yoldaşlardan biridir. Selanikli, değerlerin çöktüğü ve kavramların içlerinin boşaldığı günümüzden geriye bakarak, daha güzel yarınlar için verilen mücadeleyi özlemle anar. Genç yaşta yitip giden arkadaşına: “Hayallerimizin ölümünden önce öldüğün için çok şanslıydın. İyi ki erken öldün…” der. Bu düşüncelerini de, gürül gürül akan pınar berraklığındaki canlı, içten ve on altı yaşlarında ıslahevine düşen çocuklara yakışır bir dille, cezaevi argosuyla ifade eder.
Selanikli; Korfu, Yedikule, Averof, Eğina, Yaros ve Alikarnassos gibi ıslahevleri ve cezaevlerinde yatar, Ay Strati ve #Makronisos adalarındaki toplama kamplarına sürgün edilir. Burada kitapta ayrıntılarıyla anlattığı her türlü işkenceden geçirilir. Missios, yerinde bir ifadeyle hapishaneleri “#kıymamakineleri” olarak tanımlar. Sol hareket İç Savaş’ta kesin bir yenilgiye uğradığı ve sisteme zarar veremeyecek durumda olduğu halde işkenceler devam eder. Hapishane görevlilerinin görünürdeki amacı tutuklulara bir “pişmanlık belgesi” imzalatmaktır; ancak asıl amaçları onurlarını zedeleyerek onları sindirmektir.
“Bütün bu insanlık özürlülerinin, belki de farkında olmadan, bizde bunu gerçekleştirmek istediklerini sanıyorum. İmzalamamızı istedikleri pişmanlık belgesinin tek başına hiçbir değeri yoktu, onların amacı insanca özümüzde bir gedik açmaktı. Bizi işgal etmek üzere içimize girmelerine, bizi insandan eşyaya dönüştürmelerine yarayacak bir gedik! Bizi, her tarafı iyice kapanmış, kendi içinde bile yalnız kalmış küçük bir istiridyeye dönüştürmeye çalışıyorlardı.”
Selanikli, aklını yitirmenin sınırına gelip tımarhanelerde yatmak pahasına bile olsa direnir, gediğin açılmasına izin vermez. Baskı ve #işkenceler katlanılamaz boyutlara vardığında ise onurunu yitirmektense hayatından vazgeçmeyi, ölüm orucuna yatmayı göze alır. Cellâtlarının elinde ölmektense kendi ölümüne kendisi karar verir. En büyük nimet olan yaşama hakkından feragat etmek bütün baskı mekanizmalarını işlevsiz kılar.
“Gerçekten de yat borusundan hemen sonra, “#ElvedaGüzelDünya” türküsüyle milli marşı okuduk, hapishane temellerinden sarsıldı. Mutluluk ve özgürlük duygularıyla doluydum. Ölüme yürümeye karar vermiştim. Böyle bir karar verince bütün baskı mekanizmalarını durdurursun. Bundan sonra kendin hakkında sadece sen karar verirsin artık, onlar sana hiçbir şey yapamazlar.”
Delirmemek için de kendine özgü bir yöntem bulmuştur. Fırsatını buldukça, hayalinde, mutlu çocukluk yıllarına “firar” eder. Potamudya Mahallesi’ndeki yoksul gecekondularda, insanlar arasındaki ilişkiler sevgiye dayanıyordu. Bu sevgiyi anımsamak, Selanikliye dayanma gücü aşılar ve kendisine kötülük edenleri bağışlayabilme gücünü verir. Artık hayal kurmak onun en güçlü silahı olmuştur. Descartes’in meşhur özdeyişini, “#Hayalkuruyorum, demek ki varım!” şeklinde değiştirerek yaşam felsefesini onun üzerinde şekillendirir.
Hronis Missios’un bir diğer başarısı da, tüyler ürpertici yaşam tecrübelerini son derece sıradan olaylarmış gibi anlatabilmesidir. Maruz kaldığı işkenceleri yalın bir dille sıralaması, bu işkencelerin anlamsızlığını vurgular, onları gözümüzde daha da ağır mahkûm eder. Kitaptaki yalın anlatım, idam mahkûmlarının son günlerini nasıl yaşadıkları gibi duygusal konulara değindiğinde ise daha da etkili oluyor. İnfazını bekleyen Selaniklinin, annesine: “Nasılsa bugün yarın beni kurşuna dizecekler, evden eski elbiselerimi getir de şu giydiklerimi kardeşime ver, boşuna ziyan olmasınlar!” demesi, sayfalar dolusu işkence betimlemesinin içerebileceği dehşetten fazlasını içeriyor.
Hronis Missios, maruz kaldığı #insanlıkdışı davranışları anlatırken mensup olduğu siyasi hareketi de eleştirmekten geri kalmaz. Çağdaş Yunan Edebiyatında sol hareketin samimi ve objektif özeleştirisini başka yazarlar da yapmıştır. Türkçeye de çevrilmiş olan #StratisTsirkas’ın #BaşıboşKentlerüçlemesi (Kudüs, Kahire ve İskenderiye) ile şair #ArisAleksandrou’nun #Sandık romanı bu türün diğer başarılı örnekleridir. Yazar, #Leninist devrimci hareketin “parti”sinin hatalı kararlarını, militanlardan beklediği sorgusuz sualsiz mutlak itaati acımasızca eleştirir. İnsanlara bir yığın olarak yaklaşan, onlara birey olma hakkını tanımayan parti yönetiminin başarıya ulaşmasının, hatta bunu başarabilse bile yararlı olabilmesinin olanaksız olduğunu söyler.
“Bir yerde, bütün dünyada, bunca milyon insan arasında, birbirlerine tıpatıp benzeyen iki erkek ya da iki kadın bulmanın olanaksız olduğunu okumuştum. Herkes, içinde kendi düşlerini, kendi aşklarını ve kendi ‘sınırlarını’ taşır. İyi ki de öyle oluyor, yoksa hepimiz amiplere dönerdik. Ama tarihi hep dümdüz, hep yatay yazıyorlar. Halklardan, insan yığınlarından bahsediyorlar, ama kimse tek bir insan yaşamının yirmi dört saati içinde kurulup yıkılan koca dünyaları anlamaya kafa yormuyor. Bilgili olabilirler, okuyup yazabilirler ama her insanın tek başına bir dünya, tek başına bir hikâye olduğunu hiç anlayamadılar. İnsanlar yeni baştan insanlıklarını inşa etmeye, yeniden insanca bir uygarlık yaratmaya başladıklarında, tarihi dikey yazmaları gerekir diye düşünüyorum.”
Parti yönetiminin devrimci/ sosyalist ahlak olarak geçmişin kültürel değerlerini dayatmasını da eleştirir. “Burjuva sisteminin sadece hiyerarşisi ile baskısını değil, Vatan, Din ve Aile’ye ilişkin bütün ideolojisiyle ahlakını ve aynı zamanda riyakârlığını da sırtımızda taşıyorduk.” Sol hareketin ileri gelenlerinin bu yaklaşımının nedenlerini de şöyle açıklar:
“Diğerlerinden çektiklerimiz yetmezmiş gibi, bir de parti yönetimindeki onursuzlarla da uğraşmak zorundaydık. Sövmeyin, bağırmayın, itiraz etmeyin, devrimci ahlakına uygun davranın gibi boş laflarla kafamızı ütülüyorlardı. Yatılı kız lisesiydik sanki! Bunlara kendileri de inanmıyordu ya, onların hesabı başkaydı. Sadece kişiliğimizi ezmek, özsaygımızı yok etmek istiyorlardı ve bunda başarılı oldular. Çoğumuz, içimizden gelen baskılar yüzünden pes etti. Bizi ömür boyu kümeste yaşatarak tavuğa çevirdiler. Sergiledikleri bunca aptallıktan sonra bizi başka şekilde nasıl denetleyebilir, onları sille tokat kovmamıza nasıl engel olabilirlerdi?”
“#Yukarıdakiler” hapishanelerde çile çeken militanları daha kolay kontrol edebilmek için onların sürekli mutsuz olmalarını, hayattan zevk almamalarını isterler. Bu yüzden kadınları düşünmeyi, rebetiko müziğini dinlemeyi ve parti içindeki bölünmelerden sonra başka fraksiyonlara geçen solcu mahkûmlarla görüşmelerini yasaklarlar.
“Hayâsızlar, yıllar yılı #buzuki, özellikle de #rebetiko müziği dinlemenin, hele bu şarkıları söylemenin ahlaksızlık olduğunu söyleyip durdular, kafamızı ütülediler. Rebetiko, güya ahlak çöküntüsünün, kötümserliğin müziğiymiş. Bütün yaşamımız iyimserlik doluydu ya, devrimi doğru yolundan saptıran müzikmiş! Bizi halk oyunları, Arjantin tangoları ve suya sabuna dokunmayan aşk şarkılarıyla baydılar… Yaşamından keyif almayan, tutkuları olmayan biri ölüme nasıl koşar?”
Ancak Selanikli, bütün bu olumsuzluklara karşın hayata sımsıkı sarılmaktan vazgeçmez.
“En yalın doğasının bile, mutlak bir iyimserlik ve insancıl duygular uyandırması, bu toprakların ayrıcalığı. Bu yoksul toprak, bu kaya, rüzgâr, deniz, güneş ve aydınlık ufuk; bunca yılımı ışık ve havaya hasret, ufku kapalı zindanlarda geçiren beni esir alıyor, ruhuma işliyordu. Bedenimin her hücresine, ne olursa olsun, bu toprakların ve bu toprakların tarihinin çocuğu olmaktan vazgeçmememi, iyimserliğimi sürdürmemi ve insanlığımı yitirmememi telkin ediyordu.”
Hronis Missios, partinin yönetim kademelerinde hızla yükseldikten ve sorumlu mevkilerden siyaset yapabilecek bir konuma geldikten sonra aktif siyasete sırt çevirerek Kapandriti Köyü’nde bir münzevi hayatı yaşamaya başladı. Günlerini kitapları, köpekleri ve bahçesiyle uğraşarak, köy kahvesinde çiftçi arkadaşları ile kahvesini yudumlayarak geçiriyor. Ama hayata ve insanlara tutkuyla âşık olmayı sürdürüyor. Kirletilmemişliğin sembolü çocuklarla bir arada olmaktan, gezegenimizin geleceği için kaygılanan ekolojik hareketi desteklemekten hâlâ vazgeçmiş değil.
Kitabını bir solukta bitiren okurlar da, okudukları bunca iç karartıcı olaya rağmen, içlerinde bir iyimserlik dalgası kabardığını hissediyor, bundan böyle insanları daha çok seveceklerini fark ediyorlar. Özsaygısını yitirmiş, bir sigara için en büyük onursuzluğu yapmaya hazır Adembaba koğuşu müdavimi esrarkeş Anesto’nun, yalnız kaldığında mehtaba karşı Lorca’nın dizelerini okuması, Albaylar Cuntası’nı devirmek için direniş hareketine katılan gardiyanın kızı, vurmak için abanan, ama eli mahkûmun yüzüne dokunduğunda kelebek kanadıyla okşanmış hissini veren “vicdanlı” işkenceci, yarınlara umutla bakmamıza olanak tanıyor.
* Hronis Missios, İyi ki Erken Öldün, (Καλά εσύ σκοτώθηκες νωρίς), Grammata Yayınları, 1985, Atina. Çeviren: Ari Çokona, Helikopter yayınları, İstanbul 2009.
** #AriÇokona 1957’de İstanbul’un Fener semtinde doğdu. İTÜ’den Kimya Yüksek Mühendisi olarak mezun olduktan sonra bir süre boya sanayinde çalıştı. Halen özel bir lisede kimya öğretmenidir. Antik ve çağdaş Yunancadan Türkçeye edebiyat, tarih ve felsefe çevirileri yapmaktadır, Ayrıca İstanbul ve Anadolu Rumlarının tarih ve edebiyatına ilişkin çalışmalar yürütmekte, kitaplar yazmaktadır. Türkiye ve Yunanistan’ın çeşitli edebiyat dergilerinde makale, şiir ve öyküleri yayımlanmıştır.
#ÇağdaşYunanEdebiyatı #AlbaylarDarbesi #ZorunluNüfusMübadelesi #MetaksasDiktatörlüğü

Sorry, there were no replies found.