Sekiz: Çocuk Kitaplarında Olumlanan Şiddet
-
Sekiz: Çocuk Kitaplarında Olumlanan Şiddet
Çocuk Kitaplarında Olumlanan Şiddet*
Makale Yazarı: Nuran Özyer
*Bu makale, ROMAN KAHRAMANLARI Ocak/Mart 2013 13. sayıda yayımlanmıştır.
Yazıma öncelikle “şiddet nedir?” sorusu ile başlamak istiyorum. Başvurulan kaynaklarda değişik ve çeşitli biçimde şiddet tanımı ortaya çıkıyor: İşte sözlüklerdeki şiddet: 1) Bir devinimin, bir kuvvetin ya da gücün derecesi, yeinlik; 2) Bir olayın, bir şeyin yıkıcı gücü; 3) Bir duygunun aşırılığı ve de çeşitliliği. Bu, şiddetin tanımıdır. Bir de çeşitliliği var, örneğin: fiziksel – dolaylı şiddet; açık – örtülü şiddet; yasal – yasadışı şiddet; parçalanmış – çıplak şiddet vs. Üstelik bu konuyla ilgilenen disiplinler de oldukça farklı, örneğin; Siyaset Bilimi, Sosyoloji, Felsefe, Tıp, Hukuk, Psikoloji.
Bu alanda önemli çalışmaları olan Johan Galtung’un şiddet tanımlaması ise şöyle: Galtung şiddeti “Temel insani gereksinimleri ya da daha genel bir ifadeyle yaşamı, gereksinimlerin real olarak karşılanma derecesini gizil güç olarak var olan düzeyin altına düşürücü şekilde etkilemek” (1993:473) diye oldukça geniş bir kapsamda tanımlıyor. Şiddeti doğrudan ve yapısal şiddet diye ikiye ayıran Galtung’a göre bir de kültürel şiddet vardır. Birbirinin üzerinde yer alan üç katmanda bulunan bu üç şiddetten en altta kültürel şiddet daha sonra yapısal ve en üstte de doğrudan şiddet bulunur, kültürel şiddet diğer iki şiddet türünü besler. Galtung kültürel şiddet için de 5 ayrı alandan örnekler verir: Din, dil, ideoloji, sanat ve bilim.
Bu çerçevede bize kültürel #şiddet ile ilgilenmek düşmektedir. Doğanın ve toplumun bir gerçeği olan şiddet yaşamımız içinde böylesine yoğun oldukça yaşamın aynası işlevini gören edebiyat da işleyecektir şiddeti. Şiddet ile edebiyat arasındaki ilişki üzerinde tartışmalar hep oldu ve görüldüğü üzere konu hala irdeleniyor.
Bugün fiziksel ve duygusal anlamda şiddetin edebi eserlerde de kullanıldığı gerçeğini görmezlikten gelemeyiz. Ben yine de “Edebiyatta şiddet nedir? Nasıl oluşur?” ya da “Kullanılıyor ise ne gibi etkileri vardır?” gibi soruları Jakobson’un bir cümlesi ile cevaplamak istiyorum: “Edebiyat günlük dile uygulanan örgütlü şiddettir,” der, Roman Jakobson. Ve böyle derken de edebiyatta şiddetin kullanılışında dili ön plana çıkarır. Edebiyatta şiddetinin kullanılışını genel olarak iki ana düzlemde görüldüğünü söyleyebiliriz:
Yöntemsel düzlemde –özellikle dilin kullanımında– İçerik düzleminde
Şiddetin, edebiyat eserlerinde biçimsel olarak kullanıldığı görüldüğü gibi içerik olarak da ve özellikle daha çok yaşamın bir parçası olarak yansıdığı görülür. Edebi eserlerde şiddet kullanımı içerik olarak incelendiğinde genellikle yazarların şiddet olaylarından söz ederken şiddete karşı olduklarını hissettirdikleri, ayrıntıya girmemeyi yeğledikleri dikkat çekse de özellikle yetişkin edebiyatında şiddet kullanımı daha çok fiziksel şiddet olarak örneğin; kadına dayak, cinayet – öldürme biçiminde kendini göstermektedir.Çocuk ve gençlik edebiyatında özellikle de çocuk edebiyatında şiddetin çok fazla kullanılmadığı genelde yaygın bir kanı ise de aslında şiddet ve nefret günümüz çocuk ve gençlik kitaplarında da sevgisiz bir toplumun ürünü olarak karşımıza çıkmaktadır. Özellikle Batı ülkelerindeki çocuk ve gençlik edebiyatı çocuklar ve gençler arasında giderek artan şiddet gösterilerini, nedenlerini gerçekçi bir biçimde işlemeye çalışmakta ve sorgulamaktadır.
Ben burada çocuk kitaplarındaki olumlanan şiddetten söz etmek istiyorum. Yani onaylanan, olumluluğu ortaya konan şiddetten. Çocuk kitaplarındaki hem yöntemsel hem de içerik açısından onaylanan şiddetten. Şimdi şiddetin onaylanması da olur mu diyeceksiniz. Evet olmaz. Üstelik şiddetin işlendiği kitaplarda yazarların özellikle çocuk kitabı yazarlarının her zaman açık bir biçimde şiddete karşı olduklarını hissettirdiklerini de biliyoruz.
Oysa kitaplar olumlama bağlamında incelendiğinde, bir grup yazarın maalesef şiddeti olumladıklarının farkında bile olmadıkları görülmektedir. Bu durumda yani çocuk kitaplarındaki şiddetin olumlanması bağlamında iki gruptan bile söz edebiliriz:
1) Şiddetin farkında olunmadan olumlandığı çocuk kitapları
2) Şiddetin bilerek olumlandığı çocuk kitapları.Şiddetin farkında olunmadan olumlandığı çocuk kitapları ile ilgili sayısız örnek gösterebilirim. Hatta bu çocuk kitaplarında uyumlandığı farkında olunmayan şiddetle ilgili bir gruplandırma bile yapabilirim. Bunun için Muzaffer İzgü’nün eserlerinden örneklerle inceleme yapmayı faydalı buluyorum.
Çocuk kitaplarında aile içi şiddetin olumlanmasına örnek:
Muzaffer İzgü’nün Süslü Kızlar (2002) adlı çocuk kitabında ilk öykü olan Nasıl Şarlo Oldum’da bir babanın çocuğuna söylediklerine bakalım:
“Ay ne güzel bot”, “Annem de böyle haykırdı, ben de öyle haykırdım paketin içinden çıkan botu görünce. Ama babam kızıyordu. Annem: Haydi babana teşekkür etsene dediğinde, babam yine kızıyordu. Bir hafta sonra sen gör ayakkabıyı Emel. Babamın maaşı azmış, çok parası olsa önemli değilmiş, ama bir ayakkabı kaçaymış! Anneme onaylatmaya çalışıyordu. Babam botun ederini söyledi, yine kızmaya başladı bana:
“Bir hafta sonra sol ayağındaki sağa, sağ ayağındaki sola yatar, aynı rüzgârda kalmış kavak ağacı gibi, ayakkabının içini de kayığa benzetirsin, al sana yan yatmış yelkenli.”
Babam benim yürüyüşüme öykündü. Bir kez yapsa neyse, odada birkaç kez gitti, geldi. Göstereceğim sana, diyordu babam, lokmasını çiğnerken.” ( S.7-9)Yukarıda verdiğim örnekte baba oğlunu tehdit etmekte, onunla dalga geçmekte ve maaşını öne sürerek çocuğunu duygusal anlamda da sömürmektedir. Üstelik anne üzerinde otorite kurarak (anneye uygulanan şiddet) ona da sözlerini onaylatmaktadır. Babanın gerek çocuğuna gerekse anneye uyguladığı sözel ve duygusal anlamda şiddet değil midir?
Kitapta anne tarafından da uygulanan bir şiddet var. Şöyle ki; çocuk istese de istemese de babasına teşekkür etmesi için annesi tarafından zorlanmaktadır. Annenin bu davranışı da olumlanan sözlü şiddet değil midir?
Yine aynı bağlamda bir başka örnek vermek istiyorum: Ülkü Tamer’in Günışığı Hoşça Kal adlı çocuk kitabındaki aşağıda vereceğim cümlelerde hem fiziksel hem de duygusal anlamda bir şiddet mevcuttur.
“İkinci ders matematikti… Kapı açıldı, bir kadın girdi içeri. Zeki Öğretmen’e bir şey demeden koşarcasına Hüseyin’in üstüne yürüdü, çocuğu dövmeye başladı. Bir yandan da “Körolası” diye bağırıyordu. Zeki öğretmen koşup kadını tuttu. Kadın kendini kurtarıp Hüseyin’in sırtına iki yumruk daha attı. “ Sen kimsin?” “Anasıyım”, dedi kadın. Masanın üstünde yirmi kuruş vardı, okula gelirken onu da almış.” Hüseyin’e bir yumruk daha atmak istedi. Zeki öğretmen kadını bin güçlükle sınıftan çıkardı.” ( S.55-56) Ya da örneğin, Gülten Dayıoğlu’nun Kumluktaki Yavru Martı (1999) adlı çocuk kitabındaki Açıkgöz adlı öyküde Bilgin adındaki bir öğrencinin açıkgöz davranışları ve bunun sonucunda başına gelenler aşağıdaki cümlelerle anlatılmaktadır.
“Bilgin, öğretmenin yaklaştığını anlayınca yere yaydığı örtünün bir ucuyla yiyecekleri örtmeye kalkıştı. Öğretmen çocuğun bu davranışını da yadırgadı.
-Yediklerin yarasın oğlum. Neden arkadaşlarına katışmadın?
Tek başına yemek sıkıcı ‘Annem, yemeklerini ortaya dökme. Bir köşeye otur. Kendin ye.’ dedi .” ( S.21)Yazar öyküde çocuğun olumsuz davranışını göz önüne sermekte ve bu tür olumsuz davranışlarda bulunmamaları konusunda öğüt vermekte. Ama hiç üstünde durulmayan bir nokta var, o da Bilgin’in davranışlarının nedeni. İşte bu bağlamda Bilgin’e annesi tarafından uygulanan şiddet değil mi?
Nezihe Meriç’in Alagün Çocukları (1990) adlı çocuk romanında aile büyüklerinden olan bir babaannenin torununa karşı sözlü şiddetine bakın:
“Seni terbiyesiz seni. Seni utanmaz seni. Çabuk yukarı. Hele gelme de bak ben seni ne yapıyorum!” (s. 72)Ya da Tarık Dursun’un Kerem’i Kimse İstemiyor (1997) adlı tatile giden bir çiftin dayısının yanına bıraktıkları çocuğun öyküsünün anlatıldığı kitapta Kerem dayısına şöyle soruyor:
“Dördüncü zeytini yedikten sonra çekirdeğini çatalına çıkarırken Kerem, açıklama gereği ile:
‘Annem diyor ki, çok zeytin yiyen çocukların karnında zeytin ağacı çıkarmış. Doğru mu dayı?’ dedi, bekledi dayısının karşılığını.”(S.82) Annenin uyguladığı yöntem bir şiddet göstergesi değil midir?Öykü Kişisi Öğretmenler Tarafından Uygulanan Şiddetin Olumlanmasına Örnek:
Sevim Ak, Dörtgöz (1999) adlı çocuk kitabındaki Rol isimli öyküsünde öğretmenler tarafından uygulanan ve bizlerin de hiç fark etmeksizin olumladığı bir şiddete tanık olmaktayız. Okulda öğretmenlerin fiziksel şiddet uygulamadıkları söylenir. Öğretmenlerin fiziksel şiddet yerine genellikle öğrencileri ilgi duydukları alan ve işlerden mahrum bırakmaları ya da bu şekilde cezalandırmaları da bir şiddet değil midir? İşte bir örnek:
“Müzik grubunda melodika çalacağım. Bale yapacağım. İlk terslik Burcu’nun yüzünden geldi başıma. Hep birlikte bale yapıyorduk. Öğretmen de seyrediyordu. Bir ara nasıl oldu bilemiyorum, parmağım Burcu’nun gözüne girdi. Sulu gözlülük etmese bir şey olmayacaktı. Bastı yaygarayı. Öğretmen de grubu bozdum diye kızdı. Beni balerinler grubundan çıkardı.”Ya da “…Seçmelerde Neşeli Ol parçasını çalarken ucuz melodikamın tuşlarından biri pencereden dışarı uçuverdi. Eksik tuşla çalmaya devam ettim. Öğretmen, ‘kuyruğu kapıya sıkışmış kedi sesini çıkaran kim?’ diye bağırınca kıpkırmızı kesildim.” ( S.10-11)
Öğretmenin yaptığı benzetme ve çocuğu içine düşürdüğü konum çocuğa uygulanan duygusal bir şiddetten başka bir şey değildir.
Gülten Dayıoğlu’nun devleti yalnız üstün zekâlı bilginlerin yönetmesi görüşünü savunduğu Işın Çağı Çocukları (1997) adlı kitabından bir alıntı vermek istiyorum: “Özel eğitimden geçmiş görevlilerce çalınan bebekleri, bu çiftlikte özenle büyüttük. Eğitim öğretimle dehalarını biledik. Sonra da yetenek ve istekleri doğrultusunda bilim dallarına yönelttik. Dünyaca ünlü, yaşlı bilim kurulu üyeleri, yıllarca onlara öğretmenlik yaptılar. Ayrıca dahi çocuklara yaşamdan tat almalarını sağlamak için dünyayı tanıma gezileri yaptırdık.” (S.21)
Yeni doğmuş çocukların çalınıp, İleri Görüşlüler adı verilen bir ülkede özel bir eğitimle dahi olarak yetiştirildiği bu kitapta çocuklar belki her çocuğun sahip olamayacağı olanaklara sahipler; ama kaçırılmaları, ailelerinden uzakta yetiştirilmeleri çocuklara ve ailelere uygulanan bir şiddetin kanıtıdır. Sekiz adlı bilginin annesinden ayrılışı, ölürken cebinden annesinin tarağına sıkıca sarılarak birlikte mumyalanışı bir tür şiddete maruz kalmayı göstermektedir.
Sanırım yukarıda verdiğim örnekler çocuk kitaplarında rastlanan yazarlar tarafından ve hatta okur tarafından bile fark edilmeden olumlanan şiddet şekli. Çocuk kitabı yazarları özellikle fiziksel şiddeti kullanmamaya bilinçli olarak dikkat ettiklerini sansalar da, yukarıdaki örneklerle de ifade etmeye çalıştığım gibi duygusal ve sözel anlamda şiddeti farkından olmadan olunmadıkları da bir gerçek.
Bir de bilinçli olarak olumlanan şiddet var çocuk kitaplarında. Edebiyat eserinin hele de çocuk kitaplarının en vazgeçilmez unsurlarından biridir gerilim yaratmak. Ama bazı kitaplarda bu gerilimin dozu kaçıyor ve iş şiddete kadar uzanıyor. Gerilim çoğu kez şiddetle karıştırılıyor. Hele de neredeyse şiddet, saldırganlık ve terör olaylarının bireysel olduğu kadar toplumsal alanda da giderek tırmandığı bir dünyada yaşıyorsak gerilimin kitaplardaki kullanılış derecesi ve olumlama şekli bence daha da önem kazanıyor.
Şiddetin olmadığı bir toplumu varsaymak nasıl gerçeği görmezlikten gelmekse çocuk kitaplarından tamamen kaldırıldığını görmek de olanaksız gibi. Çocuk kitapları incelendiğinde, babaları ya da üvey anneleri tarafından dövülen ya da eziyet gören çocuklar, dayak yiyen kadınlar, kardeşler arası kavgalar yani aile içi şiddet, okulda öğretmenleri tarafından dövülen (fiziksel şiddet) ya da cezalandırılan çocuklar, insanların hayvanlara ya da hayvanların hayvanlara gösterdiği fiziksel şiddet hatta günümüzde özelikle yabancı edebiyatlarda görülen ırkçı düşüncelere dayalı özellikle de yabancıya karşı uygulanan şiddet çocuk kitaplarında işlenen önemli konulardan değil mi?
İşte Üzeyir Gündüz’ün Masal Kutusu (1998) adlı kitabından bir örnek: Yazarın Kederli Bostan Korkuluğu adlı masalında kötü yürekli Mestan Dayı ile geceleri dans etmeyi seven korkuluk arasında geçen diyaloğa bakalım:
“Ama ben gün boyunca çalışıyorum, dedi korkuluk. İşlerimi aksatmak istemiyorum ki. Geceler ise benim dinlenme zamanım. Onu dilediğim gibi kullanabilirim. Kötü yürekli Mestan dayı öfkeden küplere binmişti:
“Sus bre ahmak, diye bağırdı. Sen kendini ne sanıyorsun? Seni gidi korkuluk bozuntusu! Zavallı korkuluğun gözleri dolu dolu olmuştu.
Canım Mestan Dayı, diye yalvardı. Ne olur bana haksızlık etmeyin. Biraz anlayışlı davranın.” Bu sözler Mestan Dayı’nın yüreğini yumuşatmaya yetmedi. Üstelik öfkesini daha da arttırdı. Kederli korkuluğa öyle bir yumruk attı ki, gövdesini oluşturan saman çöplerinin yarısı yere döküldü. Birkaç gün sonra: ‘Sen ne laf anlamaz korkuluksun,’ diye bağırdı. Dans etmenin yasak olduğunu sana kaç defa söyledim… Kötü yürekli Mestan Dayı onu dinlemiyordu bile. Durmadan yumruk atıyordu. Zavallı korkuluk, her yumruk darbesiyle vücudunun yeni bir bölümünü kaybediyordu. Her seferinde ya birkaç tahta parçası yere dökülüyor, ya da bir iki tutam saman çöpü rüzgârda uçuşup gidiyordu. Nihayet korkuluğun vücudunu örten eski kukla elbisesinden başka bir şey kalmamıştı…” (s.60-63)
Ya da İzzettin Dinamo’nun Kenti Yiyen Çocuk (2000) adlı çocuk kitabından birkaç cümleye bakalım: “Bu yaşta dişsiz olması gereken bu çocuğun, kocaman ağzında iri ve keskin dişleri varmış. Annesi, onu bir iki hafta kadar güçlükle emzirebilmiş. Ondan sonra kadıncağızın memelerinden kan gelmeye başlamış. Çünkü çocuk zavallı kadıncağızı iliklerine kadar sömürüyormuş. Bir gün anasının memesinin bir parçasını koparıp yutan bebek, artık inek, koyun, keçi sütü ile beslenemez olmuş.” (S.6) Yine aynı kitaptan:
“Evet yavrularım bu babanızın dölü ve sizin gerçek kardeşiniz değildir. Hiçbirinizin evde bulunmadığı bir yaz günü, kapıdan koskoca bir insan azmanı girdi. Ne olduğunu anlayamadım. Beni tuttuğu gibi yatağın üstüne attı. Donup kalmıştım. Ne insana, ne de ayıya benzetemediğim korkunç bir yaratık, işte bu çocuğun babası oldu…” (S.20) Kapağındaki resmin bile şiddet içerdiği kitap, çocuklar için kaleme alınmış!Duran Yılmaz’ın Çoban Çocukları (2000) adlı kitabındaki Boz Ayıyla Çocuklar adlı öyküsünde ayının anlattıklarına ne demeli?: “…Çingene çocukları değnekle oramı buramı dürtmeye, canımı acıtmaya başladılar. Öyle yaramazlardı ki çingene çocukları… Tuttum birini ısırıverdim. Çocuklardan kurtulduğum için sevinmeye başlamıştım ki koca bıyıklı çingene geldi. Belinden kerpetenini çıkardı. Ayaklarımı bağladılar. Sonra ön dişlerimi birer birer çekti. Ağzım kana bulandı…
Kızgın bir şişle burnumu deldi şurasından. Sonra bir halka geçirdi. Canım öyle yandı ki, anlatamam… Büyük bir ateş yaktılar. Üstüne geniş bir sac koydular. Sonra benim gözlerimi bağladılar. Kızgın sacın üstüne çıkardılar. Ayaklarım kötü yanıyordu.” (S.35-36)Yazarların kullandıkları gerilim açık bir biçimde şiddet olarak görülmelidir. Bunun gibi daha birçok örnek gösterebiliriz. Bu kitaplar genel olarak değerlendirildiğinde içerikleri dışında dilin kendisinin de önem kazandığı ve şiddetin kullanılış biçimi olduğu gözlenir. Örneğin; hakaret etmek, küfür etmek, emir vermek, tehdit etmek, kınamak, alay etmek vs. gibi.
Peki, kim bilerek olumluyor bu şiddete varan gerilimi?
1. Yazarlar (Okunurlukların artması amacıyla)
2. Okur (Gitgide macera ve şiddeti sever hale gelmeleri)
3. Anne-baba (Durumun farkında değiller yahut da ilgisizlik)
4. Eğitimciler (İlgisizlik ve donanımsızlık)
5. Yayınevleri (Doğal olarak kâr etme ve satış niyetinde olmaları)
6. Medya (Reklam, reyting peşinde olmaları)Yukarıda şiddete varan gerilimi bilerek olumladıklarını belirttiğim grupların hepsinin de bir noktada ya işlerine geliyor bu durum ya da işin ciddiyetinin gerçekten de farkında değiller veya çok önemsemiyorlar. Bu bağlamda dünkü oturumda üzerinde tartışılan Harry Potter’ı örnek olarak vermek istiyorum. Gazetede okudum, Avusturalya’da çocuklar için yasaklanmış bir kitap bizde Milli Eğitim Bakanlığı tarafından okullara tavsiye edilen kitapların listesine alınmış.
Peki, nasıl olmalı çocuk kitaplarındaki bu gerilimin derecesi derseniz, ben öncelikle insanca olmalı diyorum. Yazar olmak hele de çocuk kitabı yazarı olmak çok zor. Her an –yukarda verdiğim örneklerde olduğu gibi– dozu kaçırıp anlatımda sunduğu gerilimde fiziksel ve duygusal anlamda rahatlıkla şiddete kayabiliyor yazar.
Ben şiddetin ne bizim evrimsel mirasımızda ne de genlerimizde olmadığı düşüncesine inanmak isteyenlerdenim. Ne var ki ne geçmişte ne de günümüzde şiddeti önlemek bir yana dursun, şiddet giderek tırmanıyor. “Çocuklarda ölüm kavramı yoktur, bu nedenle zarar vermeyi bilmezler ve şiddet tanımları da yoktur, bilerek şiddet kullanmazlar, şiddetten uzaktırlar.”diyenler bile onların da ailelerinde, sokakta, okulda şiddetle iç içe olduklarına şahit oluyorlar artık. Bundan kaçış yoksa hiç olmazsa onlara sunduğumuz kitapları bir kez daha titizlikle gözden geçirelim. Edebi eserlerde insan yaşamının doğal bir parçası olarak yer alan kötülüğün göstergesi olan fiziksel ve duygusal anlamda şiddeti çocuk kitaplarında olumlamayalım. Keşke şiddeti öncelikle gündelik yaşamımızdan ve en önemlisi geleceğin yetişkinleri olan çocukların kitaplarından hem içerik hem de şiddetten arındırılmış bir dil ile mümkün olduğu ölçüde kaldırabilsek… Madem bu mümkün değil, çocuklarımıza kitap okumayı ve yorumlamayı öğretebilsek.
Yazarlara düşen en önemli görev ise insanın aşağılanmaması ve kötüyle zikredilmekten uzak tutulmasıdır. Sanırım çocuklarımıza bırakacağımız en büyük miras insan sözcüğünün kalitesi olmalı.
Kaynakça:
Johan Galtung (1993): Kulturelle Gewalt. Zeitschrift für Kulturaustausch, 1993-4, S. 473-487
Sorry, there were no replies found.
