Safiye Hüseyin: Bu Kadar Kolay Olmamalı
-
Safiye Hüseyin: Bu Kadar Kolay Olmamalı
Bu Kadar Kolay Olmamalı*
Makale Yazarı: Nesime Açılmış
*Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI dergisinin (Nisan/Haziran 2017) tarihli 30. sayısında yayımlanmıştır.
Küçüklüğümden beri şefkati, merhameti bol bir çocuktum. Bu yönüm belki oturma odamızın duvarında duran Florance Naightingale’in resmine olan hayranlığımdan ve yaptıklarını babamdan sık sık dinlemiş olmamdan kaynaklanıyor olabilir. Babam onun elini öptüğünü söylerdi. Büyükbabam onu Kırım’a götüren geminin süvarisiymiş.
Babam Bahriye’de makine baş mühendisiydi. Bahriye Fabrikalar Müdürlüğü görevinde bulunmuştu. Yurt dışına kongreye gittiği zaman iki yıl üst üste beni de yanında götürdü. Müzeleri ve sergileri onunla gezdim. Babam eğitimime özen göstermişti.
Hikâyem Balkan Harbi günlerinde başlar. Harp tüm hızıyla devam ediyordu. Okullar hastane olarak düzenlenmişti ancak hastabakıcıya ihtiyaç vardı. İstanbullu hanımlara çağrı yapıldı. Kurslar düzenlendi. Hiç düşünmeden kurslara ben de katıldım. Kurslardan sonra Kadırga Hastanesi’nin ‘şefkat hemşirelerinden’ biri olmuştum. Ahırkapı’da gemilerden indirilen yaralı askerler burada tedavi ediliyordu.
Ben İngiltere Deniz Ataşesi Ahmet Hüseyin’in kızı Safiye Hüseyin… Cesurdum, yaraları sarıp temizlemek ve müdahalede bulunmak konusunda uzmanlaştım. Ameliyatlara bile girdim. Tecrübe kazandım. İngiltere’ye babamın yanına gidip geldikçe İngilizceyi çok iyi öğrenmiştim. Daha sonra Fransızca ve Almanca da öğrendim. Bu yüzden Balkan Harbi’nde İngiliz Kızılhaç’ıyla birlikte Sanayi-i Nefise Mektebi’ndeki hastanede çalıştım. Aylarca zor şartlarda gelen ağır yaralıların yaralarını sardım. Dinlenmeye vaktimiz bile olmadan Harbi Umum-i ilan edildi. Bulabildiğim anatomi kitaplarını okumuş, kursları takip etmiş, pratik eğitim görmüştüm. Galata Hilal-i Ahmer Hastanesi’ne atandım. Başhemşire olmuştum.
Çanakkale Savaşı’nda nice gencimizin, nice yiğidimizin yarasını sarmak üzere gönüllü hemşirelik yaptım. Babam her zaman “Asıl düşünülecek şey vatandır” derdi. Uğurlarken, “Eğer ki şehit babası olacaksam bu göreve gönüllü koşan kızımın şahadeti sebebiyle gurur duyarım. Yolun açık olsun. Seni Allah’a emanet ettim.” demişti. Reşitpaşa Hastane Gemisi’nde çalışacaktım. Gemi Çanakkale’ye gidip alabildiği kadar yaralıyı İstanbul’a getiriyordu. Gemide gerektiğinde ameliyat bile yapılıyordu.
Oraya vardığımızda sadece gemide değil Eceabat’ta, Anafartalar’da, ordu karargâhlarında ve cephe gerisinde de çalıştım. İstanbul’a döndükten sonra kendimi tamamen hemşireliğe adadım. Yurt içi ve yurt dışında konferanslar verdim. Uluslararası madalyalar aldım 1964 yılında hayata veda ederken de bir hemşirenin kollarındaydım.
Bütün bunları neden anlattım? Çünkü hayatı dolu dolu yaşadım. Hayatımı milletime adadım. Bir savaş kahramanıyım ben. Yazar kitabının önsözünde aynen şu ifadeyi kullanmış: “Çanakkale’de kahraman askerlerimizin yanında görev yapan bir Türk kadınının, İlk Türk hemşiresinin tanınması, hatırasının bilinmesi, isminin ve yaptıklarının gelecek kuşaklarca öğrenilmesi dileği ile…”
Yazdığı kitaba adımı da verecek kadar yaptığım kutsal mesleği önemseyen yazarın beni bir kadın olarak da önemsemesini isterdim. Kitabı okudum, nerede ne kadar varım acaba, diye. Sadece savaşın kanlı yüzünün anlatıldığı bu kitapta bir motif, bir figür gibi kullanılmış hissettim kendimi. Bir renktim sadece, ilk Türk hemşiresi. Bu muydu yani? Öfkeliyim yazarıma. Askerlerimizin, o kahraman vatan evlatlarının cephede yüz yüze, korkusuzca çarpışmalarının, vatan uğrunda can vermelerinin yanında benim yaptıklarımın sözü bile olmaz diye de düşünmedim değil. Ancak o zaman kitabın adı Safiye Hüseyin değil, “Çanakkale Savaşı” olmalıydı.
Safiye Hüseyin kimdir, nedir, neden İstanbul’u bırakır da zor koşullarda bir ideale koşar? Neden yaşıtı genç kadınlar gibi tatlı, mutlu yaşamayı düşünmez bunları yaparken? Özlemleri ve istekleri nelerdir, gemiye binerken ardında kimleri bıraktı, sevdiği var mıdır gibi beni anlatan, fiziksel ve ruhsal olarak beni yansıtan hiçbir cümlenin içinde geçmiyorum. 226 sayfalık romanın sayfalarında ben sadece İlk Türk hemşiresi, cesur kadın Safiye Hüseyin’dim. Ah! Duygularım. Yazar dediğimiz, öncelikle yarattığı karakterin yerine geçebilmeli. Tabi kadın olunca karakter, bu pek kolay olmamış belli ki! Öyleyse neden? Neden adımı kullandınız?
Öfkem büyük bu yüzden…
Çanakkale Savaşı’nda savaşan Tommy’nin Anna’sı, Bekir Çavuş’un Emine’si yer alıyordu sık sık satır aralarında. Mıstık’ın ve öteki erlerin yavuklularına özlemleri sık sık vurgulanıyordu. Onların sevdaları, düşleri vardı. Ben Safiye Hüseyin cesur, yaraları diken, onlara moral veren, yaralılara şefkat gösteren bir robot gibiyim orada sadece. Acıkmayan, susamayan, ağlamayan, yorulmayan, öfkelenmeyen… Çaresiz hissettiğim anlarımın, zayıf yönlerimin, pişmanlıklarımın ve özlemlerimin de yer alması çok mu zordu sorarım size? Şöyle bir baksaydınız herhangi bir fotoğrafıma anlardınız. Ama bir erkek bakışıyla bir kadının hüznünü, özlemini, düşlerini yansıtabilmek pek kolay olmayabiliyor. Yaşam öykümü roman bittikten sonra kitabın sonuna eklemek daha kolaydı da ondan değil mi? Ve siz kolay olanı seçtiniz.
Öyleyse neden? Neden adımı o kapakta kullandınız? “Adı var, kendi yok” gibi oldu şimdi bu. Doğrusu beni hayal kırıklığına uğrattınız.
Kaynak
İsmail Bilgin, “Safiye Hüseyin”, Timaş Yayınları, 6. Baskı, Mart 2015, 226 sf
Sorry, there were no replies found.
