Rob Cole: İbn-i Sina’nın Yolunda Bir Genç Hekim
-
Rob Cole: İbn-i Sina’nın Yolunda Bir Genç Hekim
Batı’nın Karanlığından Doğu’nun Aydınlığına; İbn-i Sina’nın Yolunda Bir Genç Hekim*
Makale Yazarı: Sibel Gögen
*Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI Nisan/Haziran 2016, 26. sayıda yayımlanmıştır.
“Hipokrat yemini” dünyada bilinen en eski tıbbi etik metnidir. Bugün dünyanın çoğu yerindeki hekim mesleğine #Hipokrat yemini ile adım atar ve hayatı boyunca bu yeminin öngördüğü etik ve ahlaki kuralları uygulayacağına dair ant içer. Bir meslek olmanın çok çok ötesinde, bir sanat ve yaşantıdır aslında hekimlik. Bu yeminle hekimler hayatlarını insanlık yoluna adayacaklarını açıkça bildirip söz verirken, kendilerine bu sanatı öğreten hocalarına olan saygı ve gönül borçlarını da her zaman koruyacaklarını ifade ederler.
M.Ö. V. yüzyılda yaşamış olan Hipokrat, gözleme dayanan modern tıbbın kurucusu olarak kabul edilir, iyi bir hekim olduğu ve tıp öğrencilerini özenle yetiştirdiği bilinir. Her ne kadar günümüzde tıp ve hekimlik ileri ve modern teknolojilerden en fazla nasibini alan alanlardan biri olsa da; bu sanatın ustadan çırağa, hocadan genç talebeye aktarılması ruhu ve kendini yetiştiren hocaya saygı ve vefa borcu hep korunur derinlerde bir yerde.
#AntikÇağ medeniyetlerinde iki çeşit hekim vardı: “Din adamı hekim” ve “Çıplak ayaklı hekim”, yani halk hekimleri. Halk hekimleri mesleklerini usta çırak usulüyle öğrenir ve pazarlarda, insanların toplu olarak yaşadıkları yerlerde oraya getirilen hastaları tedavi ederlerdi. #Mezopotamya’da, #Mısır’da, #Hindistan ve #Çin’deki “din adamı hekim”ler ise okuma yazma bilir, felsefe ile uğraşır ve eğitim görürlerdi. Hekimlik yapmak isteyenler kendini yetiştirir, iyi bir hekimin yanında usta çırak olarak yetişir veya tıp okullarında eğitilirler, ayıca kendi bilgi ve tecrübelerini yazarlardı.
İnsanlık tarihi boyunca hem hekimlik hem de tıp altın çağlardan geçtiği gibi, zorlu karanlık çağlardan da geçti. Avrupa’nın karanlık çağlara girdiği dönemlerde berber-cerrahlar ve hekimler çoğu zaman “büyücülük” ya da “şeytanın yöntemlerini uygulama” ile suçlanıp hem kilise hem de otoriteler tarafından şiddetle cezalandırılırken; Aynı çağlarda Doğu’da ilim, felsefe ve tıp yükselmekte ve altın çağlarını yaşamaktaydı.
Romanımızın kahramanı Rob J. Cole, Avrupa’da XI. yüzyılda karanlık çağlın hüküm sürdüğü, hasta tedavi eden kişilerin sık sık büyücülük ve şeytanın yöntemlerini kullanmakla suçlanıp ağır şekilde cezalandırıldığı ve hekimler tarafından tedavi edilebilme hakkının yalnızca soylu ve zengin zümrelere mahsus olduğu bir dönemde çıkıverir karşımıza.
#Londra’nın yoksul kenar mahallelerinden birinde yaşayan #Hıristiyan bir çocuk olan #RobCole’un, berber-cerrah ustasıyla başladığı fantastik yolculuğuna ve Doğu’da Müslüman dünyanın ilimde aydınlık çağlarını yaşadığı bir dönemde gerçek anlamda bilimsel tıbbı öğreten #İbniSina’nın öğrencisi olabilmek için Londra’dan İsfahan’a uzanan uzun, zorlu, muhteşem ve fantastik yolculuğuna tanıklık ederiz Noah Gordon’un Hekim adlı romanında.
Rob Cole’un henüz dokuz yaşındayken hekim olabilmek yolundaki zorlu ve bir o kadarda imkânsız yolculuğu, annesini Londra’nın yoksul bir mahallesinde, berbat bir ahırda, sancılar ve kanlar içinde sekizinci kardeşini dünyaya getirirken kaybetmesiyle başlar. Bundan çok kısa bir süre sonra da babasını kaybeder. Öyle yoksuldur ki ailesi, annesinin ve babasının cenazeleri ancak Londra Marangozlar Loncası’ nın yardımıyla kaldırılabilir. Bütün kardeşleri dağıtılır, başka ailelerin yanına verilir. Rob ise “Berber” adı verilen gezgin bir berber-cerrahın yanına çırak olarak girer. Çalışkan, saygılı, öğrenmeye hevesli, sorgulayıcı ve bilgiye aç bir çocuktur. İki gezgin İngiltere’nin doğusundan batısına, kuzeyinden güneyine diyar diyar dolaşırlar. Ustasından diş çekmeyi, kan akıtma yöntemini, cerahat boşaltmayı, bazı otlarla tedavi ve şifa yöntemlerini, kırık ve çıkıkları tedavi etmeyi, ama asıl hokkabazlık ve akrobatlık yaparak halkı eğlendirmeyi ve böylece ustasının çeşit çeşit bitkilerden hazırladığı iksirleri ve ilaçları topladıkları kalabalıklara satabilmeyi öğrenir küçük Rob. En çok da gittikleri kasabalardaki kalabalıklara türlü sahne gösterileri yaparak “gençlik iksiri” adı verdikleri ilacı satarlar.
Romanın ilk bölümünde arka planda XI. yüzyıl başındaki İngiltere’yi, kuzeyden gelen bitmek tükenmek bilmez Danimarkalı ve Viking istilalarını, karantinaları, giderek artan yoksulluğu, hummadan frengiye, kangrenden mide urlarına kol gezen hastalıkları, eğitimli hekimlerin sadece soylu ve zengin halka hizmet verebildiği, sıradan yoksul halkın ise sadece gezgin berber cerrahlardan hizmet alabildiği karanlık çağlara girmiş bir Avrupa görürüz.
Rob Cole altı yıl karın tokluğuna çıraklık eder ustası Berber’e. Kırmızı atlı arabaları ile diyar diyar dolaşırlar İngiltere’yi, ta ki bir gün ustası Rob’un da artık “berber” olduğunu ve kendi hastalarını kabul edebileceğini söyleyene kadar. Oysa bir süre sonra tüm bunlar yetmez olmuştur genç Rob’a, 16 yaşına gelmiştir ve tedavisini bilmedikleri hastalıkları, insan vücudunun işleyişini merak eder durur sürekli. İçinde hep daha fazlasını öğrenme ve yapabilme isteği vardır. Bilgiye açtır Rob. Ustası Berber ise yollarda geçen bu zorlu yaşantıdan dolayı günden güne güçsüzleşmektedir, gözleri iyiden iyiye görmez olmuştur.
Bu yolculuklardan birinde Rob ustasını tedavi etmesi için, hekimlikte ileri ve modern yöntemler uyguladıklarını duyduğu Yahudi bir hekimi arar bulur. Ustası “katarakt” olmuştur ve bu Tettenhallü Hekim #Merlin, ileri cerrahi yöntemlerle bu tür göz hastalıklarını bile tedavi edebilmektedir. Rob, bu Yahudi hekimin modern tedavi yöntemlerini hayranlıkla izler ve bu tedavileri yapabilen hekimlerin çok uzak bir Doğu diyarında “Akademi” denilen bir hekim okulunda eğitim gördüklerini, modern hastanelerde çalıştıklarını ve bu akademinin başında da hekimlerin hekimi İbn-i Sina’nın olduğunu öğrenir. Yani Batı’da bilinen adıyla “Avicenna”, öğrencilerinin söylemiyle “Reis”.
Bir süre sonra Rob’un ustası aniden ölür. Kendisini yetiştiren ustasına vefa borcunu ona mermer bir mezar taşı yaptırarak bir nebze göstermeye çalışır Rob. Kilisenin ve papazın onaylamamasına rağmen Berber’in mezar taşının üzerine “Henry Croft, berber-cerrah, 11 Temmuz 1030’ da ölmüştür” yazdırır.
Bir süre Yahudi hekim Merlin ile evlere hasta ziyaretlerine giderken görürüz Rob’u. Bu ziyaretlerinde hekimin “hastalarıyla konuşmaya ne çok vakit ayırdığı” dikkatini çeker. Aslında bu günümüz hekimlerine tıp fakültelerinde ilk derslerden biri olarak öğretilen “hastadan anamnez alma” yani hastanın hikâyesinin etraflıca sorgulanması ve dinlenmesinden başka bir şey değildir. Rob’a göre hekim Merlin hastalarına ne yiyip içtikleri, çocukluğu, annesi, babası, dedeleri, nineleri ve neden öldükleri konularında sonu gelmez, bitmek tükenmek bilmez sorular sormaktadır. Hastalarının ellerini avuçlarına alışını, el bileklerinden ve boyun damarlarından nabız atışlarını izleyişini, kulağını hastasının göğsüne dayayıp kalp atışlarını dinlemesini, bir çıbanın içindeki irini boşaltışını Rob ilgi ve hayranlıkla izlemektedir.
İşte bilgiye ve öğrenmeye olan bu sonsuz isteği nedeniyle Rob, gerçek tıp ilmini öğrenebilmek ve berber cerrah değil hekim olabilmek için bir kervana katılarak Londra’dan Fransa’ya, Bohemya’ya, Balkanlara, oradan Konstantinopol’e, gemiyle Rize limanına, Erzurum, Bayburt ve Orumiyeh Gölü’ne, Kebir Tuz Çölü’nden İsfahan’a dek uzanan zorlu, tehlikelerle ve fedakârlıklarla dolu bir yolculuğa çıkar. Bu yolculuk sırasında Konstantinopolis’ten ötesinin Müslüman dünya olduğunu ve Akademi’ye Hıristiyanların alınmadığını öğrenir. Ancak Yahudilere tolerans biraz daha fazladır bu Müslüman coğrafyada. Bir Hıristiyan olarak doğan Rob J. hem Yahudiliği öğrenmeye hem de Farsça öğrenmeye başlar kervandaki Yahudi tüccarlardan. Doğuştan sünnetli olması da büyük bir şanstır ve kendine “Jesse Benjamin” adını verir. Artık Leedsli Jesse Benjamin’dir Rob, Doğu topraklarında.
Nihayet Abbasi Halifeliğine ulaşır, ama tıp okuluna öyle hemen kabul edilmez, bir süre sokaklarda dolaşır, evsiz barksız kalır, ama yine de bir gün İbn-i Sina’nın talebesi olabilme düşünden hiç vazgeçmez. Şans yüzüne İran Şahı’yla karşılaşması ve tıp fakültesinin kapılarının açılmasıyla güler. Rob gerçek anlamda tıp eğitimi almaya başlar.
Romanın bu bölümünde arka planda Müslüman Doğu’yu, Selçuklu akınlarını ve İbn-i Sina’nın astronomi, felsefe ve günümüz modern tıbbına kazandırdıklarını, el yazması eserlerini, kütüphaneleri, modern hastaneleri, İsfahan’ı esir alan veba salgınını, İbn-i Sina’nın ve talebesi olan hekimlerin vebayla mücadelelerini görürüz. Ancak hekim unvanı alabilmek için sadece bu zorlu çalışmalar değil, zorlu bir sınavdan da geçmek gereklidir.
Bir hekim olarak bana göre romanın doruk noktası Rob’un hekim olma hakkına sahip olup olamayacağının belirleneceği sınava girişidir. İtiraf etmeliyim ki romanın bu bölümünde hekimlik hayatım boyunca karşıma çıkan pek çok zorlu sınav kadar heyecanlandım Rob’un sınavı esnasında. Sınav, İbn-i Sina’nın da aralarında bulunduğu zamanın önde gelen hocalarından oluşan bir kurul önünde tıp, teoloji, felsefe ve cerrahi gibi alanlardan yapılır. Rob bu zorlu sınavda kendisine yöneltilen çiçek ve kızamık hastalıkları arasındaki farkları, dizi çıkmış bir hastayı nasıl tedavi edeceğini, karmaşık bir felsefe sorusunu, zorlu bir teoloji sorusunu ve daha pek çoğunu büyük bir zekâ ve bilgelikle ancak tevazuyla yanıtlar. Bu sınav sonunda “Hekim” lik unvanı verilir ve İbn-i Sina kendisiyle çalışmasını ve asistanı olmasını istediğini söyler Rob’a. Bir süre sonra ise İbn-i Sina’nın Rob’u yanına çağırarak karısını tedavi etmesini istediği ânı ise yazarın kendi cümleleriyle aktarmak daha doğru:
“Karım hasta. Onu muayene edersen sevinirim.” Rob eğilerek selamladı hocasını. Anlayamamıştı. İbn-i Sina’nın karısını muayene etmekten onur duyacak seçkin meslektaşları vardı… Yaşlı kadın samandan bir yatak üzerinde yatıyordu. Boş ve sanki görmeyen gözlerle onlara baktı. İbn-i Sina yatağın kenarında dizlerinin üzerine çöktü: “Reza.” (s.442) Kendisinden istenenin kadının zayıf ellerini kendi ellerinin içine alıp yumuşak yumuşak konuşması olduğunu anlamıştı Rob. Kadının elini eline alıp her zamankinden daha uzun tuttu o şekilde. Gözlerinin içine baktı. (s.443)
Bir hekimin meslek hayatında sınandığı en büyük ve zorlu sınavlarından biri de kendisini yetiştiren ve bu sanatı öğreten hocalarının ya da hocasının yakınlarından birinin kendisine teslim edildiği ve tedavisini üstlendiği zamandır bana göre. Bir o kadar da onur verici bir görevdir bu bir hekim için.“Hoş geldin yavrum.” diyor yaşlı kadın gülen gözlerle, her zamanki köşedeki koltuğunda, dizlerinin üzerinde kırmızı bir yün battaniyeyle otururken. Pencereden güneş süzülüyor ve bembeyaz saçlarının arasında ışıldıyor kadının. “Yürüyemiyorum yavrum, ağrım çok. Çok çabuk yoruluyorum. Şu banyonun önündeki eşik bana sanki kocaman, yüksek, aşılamaz bir dağ gibi geliyor artık!” diyor yaşlı kadın zorlukla. Bir hekim olarak zamanın karşısında aciz ve çaresizim. Bildiğim, öğrendiğim tedaviler bu nur yüzlü, pamuk saçlı kadının yorgun ve ağrılar içindeki bedenine şifa olamıyor. Yaşlı kadını teselli edip, ağrısını dindirecek birkaç ilaç ve merhem veriyorum. Hiç değilse yorgun ruhuna çare olmaya çalışıyorum kadının ve ellerini avuçlarımın içine alıyorum. Elleri sıcacık ve nemli, içime su serpiliyor. Bana çocukluğundaki evini ve geniş kocaman bir tarlayı anlatıyor. Kendimi XI. yüzyılda İsfahan’da Hekimlerin Hekimi İbn-i Sina’nın talebesi Rob Cole gibi hissediyorum. Örnek aldığım, bana ders veren, saygı ve minnet duyduğum bir hocamın annesinin elleri avuçlarımın arasındaki…
Kaynak: İbni Sina’nın talebesi Hekim, #NoahGordon, Çeviri: Oktay Etiman, Yurt Kitap Yayın, 736 sayfa.

Sorry, there were no replies found.